Gaspıralı’nın İstanbul’daki Konferansı

*


Hazırlayan: Muzaffer Çandır

[Temmuz’un 19.uncu akşamı, Pazartesi gecesi, saat birbuçukda Ahmet Mithat Efendi hazretleri kolunda İsmail Bey Gasprinski hazretleri oldukları hâlde sahne-i hitabeti teşrif buyurdular. Şiddetli alkışlarla karşılandıktan sonra Ahmet Midhat Efendi, Gasprinski hazretlerini huzzâra takdim etti]

– Efendilerim! Size bu akşam İsmail Bey Gasprinski hazretlerini takdim ile müşerrefim. Tahsil-i ibtidâî hakkında umûmî bir idâre-i efkâra dair bir güzel makale îrâd buyuracaklardır. Vakıa, “söyleyene bakma, söylenen söze bak” denilmişse de biraz da söyleyene bakmak lâzımdır. Hakikat her kimin ağzından çıksa hakikattir, ama bihakkın takdir eden âdemin ağzından çıkması başka letafet gösterir.

İsmail Bey Gasprinski … içinizden pek çoğunuz bu büyük ismi işitmiştir. Yirmi sekiz seneden beri Kırım’da neşrolonunan Tercüman gazetesi her ne kadar Memâlik-i Osmaniyyeye duhul şerefinden mahrum edilmek istenilmişse de duhûlü menn’olunmak istenen sair asar-ı mütebere gibi o da dahil olunmuştur. İsmail Bey Gasprinski hazretleri Bahçesaray ahalisindendir. Bundan yirmi sekiz-otuz sene evvel memleketin ahvaline nazar etmiş, bu ahâliyi meâric-i terakkiye sevketmeyi kendine emel, emel-i mahz edinmiş. O zaman Kırım’ın Kazan’dan, Kazan’ın Orenburg’dan haberi yok iken aksâm-ı İslâmiye meyânında irtibat bulunmuyorken Tercüman ile Rusya sâha-i vâsiindeki aksam-ı İslamiyeyi birbirine tanıtmış, bunların maarifçe ne kadar noksanı bulunduğunu tefhim etmiş. Bir yandan gazetesi ve diğer taraftan kütüp ve resail ile ilkâât ve irşâdâtta devam ile beraber memlekette, tedrisat-ı ibtidâye usulünü yerleştirmiş. Kendisi İstanbul’a gelerek, Mısır’a giderek, tedrisatın mahiyetini iyice tedkik ettikden sonra, onu süzerek, bir güzel analizden* [metinde yanlış yazılmıştır, tarafımızdan bu şekilde düzeltilmesi uygun görüldü.] geçirerek kendi hemşehrilerine takdim etmiş. Rus müslümanları için bir lisan-ı umûmî lâzım olduğunu düşünmüş. Zira lisan bir kavmin hayatıdır. Her şeyden evvel bu cihete büyük himmetler sarfı iktiza eder. Bakmış ki, lisanlar pek muhtelif . O kadar milyon halk aynı lisanı tekellüm ettikleri hâlde çokları birbirinin dediğini anlayamıyor; doğrudan doğruya bi’s-sühûle konuşamıyorlar.. Bu muhtelif lisanları ıslâh ve tevhide çok gayret etmiş ve fakat bununla beraber İstanbul’un Osmanlıcasından da ayrılamamış. Zira biz lisanı bu hâle getirinceye kadar neler çekdik… Nergisîlerin, Veysîlerin şan ve şerefini tevkif ederek biraz da kendi anlayacağımız lisanı söyleyelim dedik. Hayli çalıştık.Vakıa mümkün mertebe muvaffak olduk, lâkin güç muvaffak olduk. Bununla beraber hâlâ bazı büyük kalemlerden çıkan eserleri kiminiz rahatla anlayamıyorsunuz. İsmail Bey Gasprinski hazretleri bunu gördüğü için lisanı herkesin rahat rahat anlayabileceği bir surete koymuş; “süzmüş”, dediğim bu.

Usul-i tedris de böyle. Fazlaları çıkarıp eksikleri itmam etmiş. Öyle mekatib te’sis eylemiş ki hakikaten miftahü’l-ulûm yolunu tutmuştur.

Zanneder misiniz ki bu muvaffakiyâtı bilâ-müşkilât husûl-pezir oldu? Mümkün mü? O saadet kime müyesser olmuş? Bu gayûr zatın da önüne bir çok mevâni çıktı. Birincisi kendi içimizden zuhûr etti. Bu yolda teceddüdat ve terakkiyatı menfaatlerine mugayir gören bir kısım halk, münanaât edilmez müşkilat çıkardılar; mezahim ihdas ettiler. Bunu iktiham hakikaten büyük kahramanlıktır.

Sonra orası, bir sene evvel bizim memleketimizi ezen, bâr-ı tazyîkî altında inleten bir hâl ile musâb idi. Akvâmın tayakkuzatı bir cinayet idi. Lâkin bu gayûr ve dirayetli zât-ı muhterem maksadını icra hususunu öyle bir suret-i âkılânede tertip etmiş ki uğraştığı meselelerin siyasiyata zerre kadar taalluku olmadığını Rusya’ya temin ederek onun pençesinden kendini kurtarmıştır.

Bir yandan kendi hemşehrilerinden edilecek mümânaat, diğer cihetten Rusya’nın meslek-i şedid ve mişvâr-ı garibi bu teşebbüsâtı semeresiz bırakmak pek kâbil iken Gasprinski hazretleri, işi ileri götürmeye muvaffak olmuş. O kadar ki Kırım, Kazan, Orenburg taraflarından terâkkiyat�ı lisâniye ve ilmiye hakikatten bir süret-i hasene peyda etmiş, her sene yüzlerce tullâb burada tahsil-i maariften sonra giderler, memleketlerinde hizmet ederler.

Meslisi şereflendirmek üzere bunların içerisinde birinin ismini zikrediyorum: Fatih Kerimof hazretleri (şiddetli alkışlar) Bu zât Oranburg’da bir matbaa açtı. Üstadı bulunan büyük İsmail Bey Gasprinski hazretlerinin peyrevi oluyor.

Hatta daha ziyade memnuniyetimizi mucip ahvaldendir. Ahiren şu birkaç gün evvel Buhara’dan buraya birkaç efendiler geldiler, otuzbeş seneden beri bu millete hizmetkârlıkla iftihar eden acizleriyle görüşerek bazı mekâtib-i leyliyeyi temaşâ ettiler. Alacakları misâl üzere memleketlerine gidip ıslah-ı tedrisata çalışacaklardır. O da bu zât-ı muhteremin -İsmail Bey Gasprinski- gayretidir.

Diğer cihetten Çin müslümanları daha evvel davranmışlar İsmail Bey Gasprinski hazretlerinin irşâdatından aldıkları misâl üzerine Çin’de güzel bir mektep yapmışlar. İçlerinden bir zâtı, Ma’sum Efendi’yi buraya göndermişler. Bu zât senelerce burada tetkikâtta bulunduktan sonra şimdi memleketinde tedrisatla meşguldür.

İşte bu zat -Gaspirinski- bir taraftan kendi memleketine hizmetle beraber, diğer cihetten de bütün dünyadaki müslümanların terakki ve teâlisini nuhbe-i âmâl edinmiş.

[Yaşasın İslâmiyet…hayret fezâ alkışlar… Yaşasın Gasprinski hazretleri … şiddetli alkışlar… ]

Bundan iki sene mukaddem Mısır’da ilk dâî kendisi olmak üzere bir mü�temer-i İslâmiyeye, bir müslüman kongresine davet etmiş. Mısır’ın bütün ulema-yı fehhâmı, ricâl-i siyasiyesi yani İslâmın erbâb-ı gayret ve hamiyeti bu davete icâbet etmişler. Her ne kadar bazı taraflardan bu hareket mucib�i tevehhüm olmuşsa da Gasprinski hazretleri temin etmiş ki siyasiyâtla iştigal yok. Zaten bu gayret, bu hareket ictimâî, ilmî, medenî. O kongrede İslâmın terakkiyat-ı umumiye-i beşeriyeye mukabil nasıl bir medar-ı tahsil bulunduğunu meydana koymuş. İslâmın bir noktaya muhtaç olduğunu isbat etmiş. Demiş ki: İslamın bütün aksâmı birbirini tanımalı. Hevâyic-i iktisâdîye ve ictimâîyelerini anlamalı. Yekdiğere muavenette bulunmalı. Bütün milletlerin ilerledikleri şehrâh-ı terakkide onlar da, bütün müslümanlar da büyük adımlarla kat’-ı mesâfe etmeli. [Yaşasın âlem-i İslâma hizmet edenler…]

Şimdi bu kongre hâsıldır. Fakat gerek burada, gerek İran’da kardaşlarımız bir inkilab üzere bulunduğumuzdan, şu yerleşip ahvâl-i tabiîye takarrur edinceye kadar o kongrenin ikinci ictimâı teahhur etmiştir. Kongre vardır, nizamnâmesi muntazamdır; neşrolunmuştur. Bir müddet sonra o büyük kongre burada da ictima edecek ve şüphe yok ki bütün civanmerd Osmaniyan lebbeyk-zen-i icâbet olacakdır. [Paydâr olsun ittihâd-ı efkâr, … alkışlar…]

İşte gerek memleketin ahvâline ve gerek bütün âlem-i İslâm’a büyük hizmetler etmiş ve muvaffak olmuş olan bu gayretli ve muhterem zât, bu akşam size tedrisât-ı umumiye hakkında tetkikatının neticesini söyleyecek. Bu malumâtı bir yere cem’edebilmek hakikaten çalışkan bir adamı yoracak himmetlere vâbestedir. Fakat himmetleri dağları yerinden koparacak bu gibi zevât-ı âliye için bu yorgunluklar bî-hemtâ bir zevkdir. Bu akşam böyle bir zâtı size takdim şerefiyle kesb-i iftihar ederim .[Alkışlar bütün şiddetiyle bir kaç dakika devamdan sonra Gasprinski hazretleri söze başladılar ]

…..

Hazerât! bu akşam bizim Rusya talebelerinin cemiyetine teşrif ve benim olur olmaz sözlerimi dinlemeye tenezzül buyurduğunuz için teşekkür ederim.

Ûstad-ı ekrem Ahmet Midhat Efendi hazretleri şimdi buyurdukları lütufda bir söz söylediler: “Büyük İsmail Gasprinski” buyurdular. Benim için bu sözü reddetmek vallahi vicdanıma pek ağır gelecektir. Fakat tasdikını da yapamayacağım. Ben o “büyük” sözüyle ibraz buyurulan teveccuh ve iltifatı başka bir kelime ile tebdil etmek isterim: Bahtiyar İsmail… Ben büyük değilim, fakat bahtiyarım.

Hazerât! Vaktiyle hükümdarın biri fena hâlde hastalanmış tedavisine son derece gayret edildiği hâlde hiçbir çare bulunamamış. Nihayet doktorlar anlamışlar, demişler ki: Bu rahatsızlık bedenî değildir, manevîdir. Bunun şifayab olması için ilk elde bahtiyar bir adam bulunmalı, onun gömleğini buna giydirmeli o vakit belki şifayab olur…

Her tarafa adamlar gönderdiler, “bahtiyar” bir zât aradılar. Fakat mümkün mü? Bulamadılar. Nihayet avdet edecekleri sırada yetmiş-seksen yaşlarında bir adama tesadüf ettiler. “Buna da bir soralım” dediler, sordular :

– Sen kimsin?

– Ben işte kendi yağıyla kavrulan bir adamım.

– Senin bu dünyada hiç bir gamın yok mu?

– Hayır, hiç bir gamım , hiç bir derdim yok.

– Demek sen bahtiyarsın?

– Hay hay… dedi.

Sevindiler, böyle bahtiyarlığını itiraf eden bir adam buldular, bir de ne baksınlar gömleği yok…

Bendenizin gömleği var: Ben gömlekli bahtiyar… Fakat ne cihetle bahtiyar olduğunu sorsanız size derim ki: benim bahtiyarlığım milletime, pek sevdiğim müslüman kardaşlarıma hizmet etmekliğimdir. Her tarafı gezdim, hemen ekser âlem-i İslâmı dolaştım. Gezdiğim yerlerde birçok şeyler söyledim. İyi mi söyledim, faideli mi söyledim, her ne söylediysem muhatablarım olan hamiyetli ve hakikat-perver müslümanlar kabul ettiler ve tatbik ile âlem-i İslâm faidesini gördü. Demek ki âlem-i İslâma velev ki naciz olsun. Bir hizmetim, bir sayim geçti ve semere-dâr oldu. İşte bunun için bahtiyarım. Milletimin doğru sözü kabulde ve icrâdaki istidâd-ı fevkalâdesi beni pek bahtiyar ediyor… [ Bahtiyar olsun erbâb-ı hamiyyet… alkışlar. ]

Şimdi gelelim bahsimize….

Eminim ki meclis, bendelerinden pek parlak bir lisan beklemez. Ben perişan ve kaba Türkçe söylerim. Rica ederim lisanımdaki pürüzlere bakmayınız, asıl manaya dikkat ediniz. İbtidâî tahsilden, tahsil-i umumiden ve icmalen mektepden bahsedeceğim.

Tarihe nazar edildikte görülür ki bu tahsil- umumî hakkında pek az malumat var. Yalnız Avrupa’nın ilm-i tedris hususunda tahsil�i umumî ve mektep hakkında iki rey görüyoruz.

1 – Tahsil-i umumînin Luter zamanından, yani Avrupa’da reformanisyonun zuhuru esnasında ortaya çıktığını iddia ediyorlar.

2 – Fransa’nın büyük inkilâbına hamlediyorlar.

Bu iki fikrin her ikisi bir dereceye kadar haklıdır. Fakat her ikisi de tamam değildir. Biraz sonra söyleyeceğim zaman anlaşılacaktır. Medeniyetin her bir kökü, başlangıcı şark tarafında olduğu gibi tahsil-i umumînin de mekân-ı zuhuru şarkdır. Bu fikir şarkda doğmuştur. Sonra adım adım ilerleyerek teali etmiştir.

En eski zamanlarda da mektep ve tahsil-i ibtidaî mevcut olduğunu tarih gösteriyor. Tarihe nazar edilince Hind’de , Çin’de, Babil’de mektebin bulunduğu görülüyor. Badehu bu fikir Mısır’dan Yunanistan’a, Yunanistan’dan Roma’ya intikal eyleyerek, sonra da Roma harabelerinde vücut bulan Hıristiyanlık aleminde görülür.

Fakat o devirlerde olan mektep ve tahsil-i ibtidâi bizim şimdi anladığımız tarzda değildir. Arada büyük fark vardır. Ezcümle o zamanlar yazı yazmak ve yazılan şeyi okumak- Çin’de olsun, Hind’de olsun, Babil’de, Mısır’da olsun ahâliye, millete ait bir şey değildir. Bu yalnız bir sınıfa mahsus idi, bir imtiyaz gibi idi. Öyle mektep ve tahsilin beni âdemin saadetine hizmet eder bir âdet olduğu fikri yoktu. Belki ahâliyi istibdâd altında tutmak için yalnız kâhinlere mahsûs bir âlet Pek çok zaman, otuz asır kadar bu hâl devam etti.

Çin’de “okumak-yazmak” ahâliyi kullanmak içindi. Zaten o vakitler beşer, hukuk-ı insaniyesine malik değildi ki. Her taraftan istibdat zincirleriyle bağlı idi. Velev ki meşru olsun, istediğini yapamıyor, hürriyete nâil olamıyordu. Ahâli kâhinlerin menâfi�i mahsusalarına hizmet eder esirler idi. Bütün hâlk bir esaret-i umumiyeye zebûn olmuştu.

Hindistan’da da böyle idi. İtiyadat-ı diniye ile ahâliyi kullanmak fikri kâhinlerin en birinci vasıta-i tahakkümü idi. Daima ahâliyi ezmek için, onların zimâm-ı manevîlerini, akide-i vicdâniyelerini elde etmişlerdi. Ahâli okumak, yazmak, öğrenmek hakkından mahrum idi. Kâhinler ne derse ona inanacak, kâhinler hangi yolu gösterirse oradan gitmeye mecbur olacak, irade ve ihtiyardan bi-nasib bir sürü hayvan… İşte ahâlinin varlığı, hukuku böyle idi.

Bâbil’de olsun, Mısır’da olsun hep bu hâl-i esâret hüküm-fermâ idi.

Yunanistan’a gelince,orada cüzî bir tagayyür görürüz. Isparta’da her ne kadar bu hâlde idiyse de Atina’da mektep ve tahsil başka türlü idi. Okumak ve yazmaktan başka biraz da terbiye-i fikriye matlabı var idi.

Mamafih, burada da okumak, yazmak bir sınıfa mahsus idi. O derecede ki o sınıftan hariç bir kimsenin kalem alması memnu’ idi. Hatta esnaftan yahut tacirden birinin kitap okumak arzusunu izhar etmesi günah-ı kebairden addolunurdu.

Tâ onaltıncı asra kadar her tarafta bu hâl devam etti. Bu hususta müstesna olarak yalnız eski Yunanı görüyoruz ki, orada yazdırılmakla iktifa edilmeyip biraz da malumat vermek, şakirdanda terbiye-i fikriye husule getirmek matlabına hizmet edilirmiş. Fakat maattessüf din nazariyeleri Yunan’a işlenmiş olduğundan o güzel mektepler yavaş yavaş münkarız olmuş.

Okuyup yazmak sanatının intişarı pek yavaş yavaş olmuştur. Bu betaete şüphesiz okuma yazmanın güçlüğü de sebep oldu. Filhakika o mıh yazısını öğrenmek kolay bir şey değildi. Bununla beraber o güç tahsili güzel kullanmışlardır. Bu güç yazı ile idi ki, ilm-i heyetle hayli terakkiyat gösterdiler.

Mıh yazıları, dedim. Şüphesiz ekseriniz işitmişsinizdir, Bâbilin mıh yazısı en eski yazı addolunur. Cümle yazıların esası gibi kabul olunmuştur. Beş-on sene mukaddem Mogolistan kıtasında o granit kayaların üzerlerinde bir çok yazılar, nakışlar keşfolundu. İlm-i elsine uleması bunları görüp ne olduklarını anladılar ve bunlara “Arhun” namını verdiler. Şekilde, tertibatta o Arhun yazılarının Babil yazılarıyla münasebeti olduğu zahir oldu ve bazı ulemanın zannına göre Babil’den mukaddemdir.

Malum ya Türkler birçok vakitler âlem-i medeniyette çobanlık, çiftçilik ve her daima çapulculuk ile mahkûm olmuş bir millet idi. Şimdi tarih ve âsar-ı atika bize açıyor, gösteriyor ki, o çobanlar, o çapulcular âleme en ibtidâ yazıyı vermişler. Rahmet o çobanlara [alkışlar]

Her nasılsa okumak yazmak sanatı Yunanistan’dan Roma’ya geçti. Çiçeron’un tarihine ve itikadına göre mektep öyle bir yerdi ki, yazmak ve okumak orada tahsil olunurdu.

Sonra Roma münkariz oldu. Harabeleri üzerinde Hıristiyan cemiyeti vücut buldukta her ne kadar eski Yunan’ın illeti bunlara da intikal eylemişse de ruhban tarafından yazıya olan ihtiyaç takdir edildiğinden, tahsil kabul olunarak bir hayli mektepler teşkil ettiler. Onun için manastırlarda bir hayli tesisat vücud buldu. Maahaza onlar da bir sınıfa, kilise ehline mahsus bir şey idi. Ahâlinin bundan istifadesi yok idi.

Kurûn-ı vustanın son devrinde Avrupa’da katolik âlemi büyük bir inkılaba düçar oldu. Luter birçok âdâtı protesto etti ve ayrıca bir din yani Protestan mezhebini meydana çıkardı. Bu mezhebin tevassuu ve terakkisi lâzim idi. Bu da ancak yazmak ve okumakla hâsıl olacağı şüphesiz idi. Bunun üzerine mektep işi beş-on adım ileriye atladı. Fakat yine mahdut dairede kalmıştı.

İşte hazerât! Bu söylediğim otuz asırlık tarihçenin fihristi gösteriyor ki bundan üçyüz, dörtyüz sene mukaddem tahsil-i umûmî ilminden istifade etmek ciheti, tenevvür eylemek fikirleri gayr-ı mevcut idi. Şu hâlde bu fikrin mebdeî, menba-ı mebzulü neresidir?

Çin milleti eski nizamcılığa, Hintliler… hizmet ettikleri gibi Mısırlılar da ticarete, Yunaniler sanayi ve felsefeye, Romalılar da intizam ve kanuna hizmette bulundular. Fakat mektep işi yani ilmi mağaradan çıkarmak, yalnız bir sınıfa mahsus olan her şeyi umuma vermek… Bu da Türk çobanları âleme yazıyı bağışladıkları gibi -Arabistan çobanları tarafından çıkarılıp âleme, âlem-i medeniyete bahşedilmiştir. [Alkışlar]

Dikkat buyurun! O Arabistan çöllerinde, vadilerinde tanin- endaz-ı yakazat olan icaz-nüma sadâ-yı hakikat, o nurânî teklif neydi?

Cümleniz okuyacaksınız. İlim cümlenize farz olmuş. Beşikten mezara kadar ilmi arayacaksınız. Her nerede ise gidip alacaksınız. Devr-i İslâma gelinceye kadar ilim, tahsil-i umûmî mağaraları içinde mahbus idi. O cevâhiri ka’r-ı zulmetinden saha-i vücuda çıkaran, âlem-i medeniyete bahşeden İslamiyettir ve müslümanlardır.

[Yaşasın İslamiyet… pek şiddetli ve birkaç dakika devam eden sürekli alkışlar]

Tahsil-i umumiye ettikleri hizmeti söyledim. Bu Türk ile Arabın refikliği, yoldaşlığı daha devam ediyor. Yayan yürüyerek dünyanın bir cihetinden diğer cihetine giden ilim neşreden Araplar idi. O Arapların getirdiği ilimleri okumak için medreseler inşa edenler Türklerdir. Araplar Çin’den kâğıd getirdiler, Avrupa’ya verdiler. Onlara rahleler yapan.Yine Türklerdir. [Yaşasın Araplar ve Türkler… alkışlar]

Arap, Türk…onlar büyük isimlerdir. Beyinlerinde de iki büyük işçi olacaklarına hiç şüphem yoktur. [Alkışlar…. ]

Bu söylediklerinden hoşnut olduğumuzu görüyorum.

Fakat şimdi maatteessüf söylemeye mecbur olduğumu bazı şeyler hoşa gitmeyecektir. Müslümanlar o kadar nuranî almış oldukları o emri lüzumu derecesinde ifa etmediler. Çalıştılar, ulumu ilerlettilerse de vazifemiz olduğu dereceye getirmeyi Avrupa’ya bıraktılar. Onlar bizim kaidelerinimizi tamamen tatbik ettiler ve bu sâyede şimdi bizi taht-ı esârete aldılar. Biz çalışırız, hammallık ederiz, onlar rahat ederler. Bizden kırk paraya aldıkları her şeyi hüner ve sanat sayesinde kırk kuruşa yine bize satıyorlar. Biz de insanız, onlar da insan. Biz de geçiniriz, onlar da geçinir. Ama aradaki farkı siz takdir edin. [sükût-ı hazin…]

[Meclisin evvelki neş’e ve şetareti şimdi derin bir ye’se munkalib olmuştu. Mazisi bütün şan ve şereften ibaret bir kavmin böyle acı hakikatler karşısında müteessir olmaması kâbil değildi. Bizim hâlimizden hiç bahsetmeye gelmez. Biz müslümanlar böyle ecdadımızın mehasinini tâdât ile mecd ve şeref hülyaları içinde imrâr-ı hayat ederiz. Fakat hakikat daima böyle acı hitaplarla bizi hazin sükûtlara, derin yeislere düçâr edecektir. Bir zamanlar bütün cihan-ı medeniyete marifet ve san’at neşreden o kavmin ahfâdı bugün her şeyden mahrûm olursa bu hitaplar karşısında lâl ü ebkem, vakfe-gîr-i elem kalmaz mı?

Bu kangren olmuşceriha üzerinde neşterini yürütmek iyi olamayacağını hemen takdir eden tabib-i dekayık-bîn burada kesmek mecburiyetiyetini hisseti. Beş dakika istirahat talebiyle çekildi. Biraz sonra yine o sevimli çehre bütün enzârı bir noktaya toplamıştı.]

Hazerât! Demincek demiştim ki eski zamanlarda kadınların okuması tahrim edilmişti. Eski Yunan’da yalnız kız çocuklara mahsus mektepler var imiş. Eski zamada mektepte kızları okutmak veya kıza lâzım olan yolu göstermek ibtida İran’da görülmüş. Bunun İran’ın şerefine aid bir şey olduğunda hiç şüphe yoktur.

Sonra bu mektepler hakkında efkâr ve nazar değişmiş ve böyle pek çok asırlar geçmiştir. Fakat her hangi milletin ruhunda bir hâl var ise inkilâbât-ı asır ile o unutulsa da yine bir gün bir alâmeti zuhur edecektir. Çünkü ruhtur. Geçen asrın ibtidaî rubunda ma’lumumuzdur ki İran’da yeni bir mezhep çıkmıştır. Bunun neden ibaret olduğunu bahsetmek programımıza dahil değildir. Fakat şu hareket içerisinde nazar-ı dikkate alınacak bir şey var. Bu da o hareket-i akliye, ruhiye, mezhebiye…. Her ne desek bir derece caizdir. İçinden bir kız zuhur etti. Ekseriniz işitmiştir. Bu “Hırretü’l-ayn” denen civan kız kadınların tahsilini tabiî görerek bu hususda teşebbüsatta bulunduğu için kurban gitti.

Bu “Hırretü’l-ayn) zannederim eski İran’ın ufacık bir timsali�i ruhudur. İran dince kardaşımızdır. Arada revabıt vardır. Çünkü bir kere şarklıdır, sonra ekserisi Türktür. Demincek ne dedimse İran’a da aittir.

Burada şarkdan geçelim; gelelim vaktiyle şakirdimiz, bugün muallimimiz alan o müterakki Avrupa’ya: tahsil-i umûmî ve mektep teşkîline inkilâb-ı kebir bâis oldu diye ortaya atılan fikir bir dereceye kadar doğrudur demişler. Vakıa Avrupa’da tahsil-i umumî Fransa inkılâbından sonra başlamıştır. O inkılabla ilân olundu ki müsâvat, hürriyet cümle için câridir. O zamanda tabiî tahsilde cümlenin hakkı oldu. Ondan sonra Avrupa okumaya ve semerâtını iktitâfa başladı.Tafsilâta girişecek olsak sadedden çıkarız. Onun için muhtasar olarak yalnız Avrupa mekteplerinin ibtidailerinden bahsedelim.

7 den 14 senelerine kadar çocuklara mahsus çocuk bahçeleri filanlar var. Fakat bunlardan da bahsetmeyeceğiz. Çünkü bunların tatbiki bizim için şimdi mümkün değildir. Onun için bugün şarkda taklidi mümkün olanlardan bahsetmek isterim.

Avrupa mektepleri (Köy mektepi ) ve ( Şehir mektebi) olarak iki büyük kısma münkasımdır. Ondan da maadâ o mekteb�i ibtidâîler proğram ve derecât itibariyle üç kısımdır.

1 – Adî ibtidâi mektepler

2 – Mutavassıt ibtidaî mektepler

3 – Bir de âli ibtidaî mektepler var ki programı, okuyan şakirdi mükemmel, münevver, malumatlı çıkarmaktır. Fakat onlar çok pahâlıdır. Onları tatbik pek güç. Onun için tafsilata lüzum görmem. Bahsedeceğim âdi köy mektepleridir. Bunların programı her yerde bir değildir. Birbirinden farklıdır. Fransa’ da bir türlü Almanya’da bir türlü İngiltere’de bir türlü. Bunlardan da vazgeçerek umumî hâllerini söyleyeceğim.

Umumî proğramları din ve mezheplerini öğrenmek hisabı akıl kaymamak için mümkün derecede mükemmel bilmek, millî tarihlerini, muhtasar tarih�i umûmi, millî coğrafyaları, muhtasar umûmî coğrafya, her sene tedrici bir sürette ulûm�ı tabiîyeden bir parça lâzım gelen mâlûmat.

Avrupa mekteb�i ibdtidaîyesinden proğramında münderic dersleri okuyarak ihmal edip çıkan delikanlı okumaya heves ile her okuduğunu anlamaya bir istidat peydâ etmiştir. Çıktıktan sonra istifâdesine aid ne görse bir cihete çalışır.

Bir hâl daha var. Her nekadar maksat temin�i matlab ve tenvir�i efkâr ise de dünyalıkça da güzel efkâr nazar�ı dikkate alınmış, binaenaleyh sanatlarda gösterilir.

Öylece bir cihetten efkâr�ı medeniyeye hizmet ederler, diğer cihetten ahval�i ictimâiye ve iktisâdiyeye medar olurlar. Fakat mektepleri bu hâle getirmek için büyük bir ikdam ve uzunca bir devam ister.

Bu husustaki terakkiyatın Avrupa’da ne derece olduğunu açık açık göstermek için bir miktar mâlumat� ı istatiskiye vermek lâzım. Bilirim Bu da sizin zihninizi yoracak ve zapt edilmesi müşkil olacak. Fakat tafsil etmeyerek en mühim aksamı arz edeceğim. İstatislikler en sahih bir malumattır ve farkı nisbeti pek açık gösterir. Bugün bir fen hâline giren istatistik malumatına her zaman ve herşeyde ihtiyaç vardır. Bunun için bunları söylemek mecburiyetinde bulunuyorum. Hem Avrupa’nın on sene evvelki istatistiklerini söyleyeceğim. Avrupa’ nın daha o zaman ki hâliyle bizim hâl�i hazırımız arasındaki farkı anlamak için. Hâlbuki bu son on sene zarfında terakkiyatı yakında neşrolunacak istatistiklerinden tedkik ederek gördüğünüz zaman büsbütün hayret edeceksiniz.

Benim elime hemen bu geçtiği için bir kaç rakamı kaydettim. Nazar�ı intibahı açmak için bu da kâfidir.

Nüfus�ı Umumiye Köy ve Şehirde Mikdar-ı Mektep Mikdar-ı Talebe Maarif Tahsisatı Kaç Nüfusa Bir Mektep Senelik Maaş-ı Muallim
İngiltere: 40,000,000 40,000 7,500,000 13,000,000 975 100-120 lira
Almanya 57,000,000 57,000 8,000,000 16,000,000 900 60-80 lira
Macar[istan] 16,000,000 17,000 2,300,000 1,200,000 820 30-40 lira
Finlandiya 2,500,000 3,000 57,000 300,000 833 40-50 lira
Romanya 6,000,000 3,800 250,000 795 30-40 lira
Bulgaristan 3,500,000 4,000 280,000 150,000 762 50-60 lira

Bunlardan İngiltere ve Almanya birinci derecede, Macar ikinci derecede ötekiler de küçük devletlerin bütçeleridir.

Şimdi Memâlik�i Osmâniye mekteplerinden söz söylemek lâzım. Fakat teessüf ederim aradım, mekâtib�i ibdidâîyeye dair malumat�ı lâzime ne Avrupa mecmualarında bulabildim ne de bizim maarif salnamesinde. Bunun için bu hususda size kati malumat veremeyeceğim ve zaten bu hususta sizin malûmatınız benden daha ziyadedir.

Şimdi Memâlik�i Osmaniyede Mekteb �az mı çok mu her ne ise gerek çokluk, itibariyle ve gerek program itibariyle Avrupa’ya nisbetle mektep peyda etmek için ne lâzımdır. hesap edelim. Ne kadar lâzım ise mevcut olanlarını tenzil edelim. Bakisini vücuda getirelim. Avrupa’nın bugünkü derecesine birden bire varamayız. Yalnız ona doğru yürüyelim de şimdiki ahvâlimize göze ıslah ve teksir�i mekâtip edelim ve�tahsil�i umûmiyi yoluna koymağı düşünelim. Bunun için ne tedabir lazımsa îfâ edelim.

Memâlik�i İslâmiyede ne kadar nüfus olduğunu bilemem. Akvam�ı gayr�ı müslimenin mektepleri mükemmel olduğundan onlardan bahsetmeyerek tahminen akvam-ı müslimeyi yirmi milyon addedelim. Belki ziyadedir. Avrupa’da olduğu gibi yediyüz sekizyüz âdeme bir mektep çok görelim. Bin nüfusa bir mektep isabet ettirelim. Bu hâlde yirmibin mekteb�i ibdidâi lâzım.

Bakalım, iyice teftiş ve tedkik edelim. Güzelce anlayalım. Eğer meselâ 15.000 mektep varsa beşbin zammedelim. Eğer üçbin varsa 17 bin zammedelim.

Maaşlara gelince, İngilizler gibi altıyüz lira vermeyelim. Hocalarımızı ehl�i kanaat addedelim, ellerini öpelim, rica edelim, az para ile bizi okutsunlar. Herhâlde bir muallim lâakal 36 lira almadıkça okutamaz. Bunu da tahmin edelim. 36 liradan 20 bin için 720 bin lira lâzım. En ekalli dörtbin talebesi bulunan muallimler lâzım. Her hazırlıklı muallimler olmalı. [Alkışlar]

Sonra ikişer yüz talebe 20 darülmuallimin lâzım. Her bir darülmuallimin için vasatî olarak hesap edelim. 1500 lira sarfiyat lâzım ki yirmisi için 30 bin lira lâzım.

Mektepleri açtık, muallimleri tayin ettik, şimdi kitap lâzım. Her mektebe bir kütüphane lâzım ara sıra talebe kütüphanelerdeki şeyleri okurlar, bunun için her mektebin büyük, küçük bir kütüphanesi olmalı. İşte bunlar tertip okunduktan sonra mekteplere nezaret lâzım. Bunların harcırahları da var. İşte bütün bunların yükünün bir milyon liraya baliğ olur. Çok para fakat hiç ürkmeyiniz. Hem çokdur, hem değildir. Tekrar ederim ürkmeyiniz. Çünkü size Rusya müslümanlarını misal getireceğim. Onlarda bir çok noktalardan size benzerler. Bir kere akçesizdirler, geride kalmışlardır. Bunların tecrübesini size arz edeyim:

O vakit bir milyon lira çok görünmeyecek. Buhara, Hive Hanlığı ayrılınca Rusya’nın taht�ı idaresinde17 milyon müslüman kaldı. Bu 17 milyon müslümanın istatistik ile kaydolunan mekâtibi oradaki idare�i ruhaniyemize tâbidir. Mektep, cami, medrese hep idare�i ruhaniye tarafından kaydolunmuştur. 5640 mektep mevcuttur. Asya�i vusta idare-i ruhaniyeye tâbi değildir. Orada tahminen laakal dörtbin mektep vardır. Cümlesi 9600�10.000 kadardır. [Kız mektepleri bundan hariçtir. Volga nehri boyunda ıslah edilmiş üçyüz kız mektebi vardır. Kırım ‘da da islah edilmiş iki üç mektep var. Volga’da üçyüz mekteple iftihar ederim.] Kız mekteplerini hesaba idhâl etmiyorum, bahis sade olsun diye. Bu mekteplerde 650 bin erkek okuyorlar. 9600 mektebin üçbini ıslah edilmiştir. Bakisi eski usül üzere idare olunur.. Onlar işte evvela bir müddet elifbayı görür, sonra amme cüzlerini, sonra da Kur’an� ı Şerifi de bir iki sene okur. İşte bu kadar. Yazı yok, ilmihâl yok, hesap yok, eski usul ve mektepler budur. O, üçbin ıslah edilmiş mektepler, Onlar ötekilere nispetle çok yukarıda; proğramları : Türkçe, fakat sade okunup yazmak, ilmihâl, hesap, hesapdan amal�i erbaa ve mualimin iktidarı var ise biraz daha ilerisi. Sonra muhtasar umumî coğrafya, muhtasar tarih�i umumî, ayrıca tarih�i İslam, ilm�i iktisad ve ilm�i eşya ve ulûm �ı tabiadan biraz malumat.

Müddet� i tahsil iki yıl. Azıcık malumatı olan muallim, iki senede talebeyi çıkarır. Usulsuz olursa üç sene devam eder.

Şimdi gelelim mekteplerin sarfiyatına: Ne ile bunlar idare olunur? Üçbin ıslah edilmiş mektep180 bin lira ile idare okunur. Ama bu hazineden değil, belki vaıif olarak, şakır şakır milletin ceb�i hamiyetinden çıkıyor. [Alkışlar… Yaşasın Rusya müslümanları…] Baki kalan 6100 mektep için 210 bin lira sarf olunur. Mecmuu 390 bin lira eder. Öte beri masraflarlar dahil olursa şüphesiz 350 , belki 400 bin lira vermektedir. Ve bunun da hiç kimse tarafından ağırlığı duyulmamaktadır. [Alkışlar] Lâkin 1750 nüfusuna bir mektep isabet eder. Demek ne lâzım? Evvela 15 bin mektep olacak, şu hâlde beş altı bin mektebe daha ihtiyacımız var. Muallimlere isabet eden maaş yeni usul 40, eski 25 lira kadardır.

Şimdi mekâtib�i ibdidâiyeyi Memalik �i Osmaniyede çoğaltmak ve programlarını ıslah için lâzım olan bir milyon liradan bahsedeceğiz. Müsaade ederseniz beş dakika daha istirahat edelim.

Şimdi rüfeka ile görüşüldü. Bir zattan aldığım malumâta göre Memâlik�i Osmaniyede 40-42 bin mektep�i ibdidîi mevcut imiş. Çok şükür. Çok memnun oldum. Diğer bir malumata göre de mevcut mekteplerin adedi kırkbinden çok aşağı imiş Bu iki malumatın her ikisi de doğrudur. 42 bin mektep var. deniyor, evet olabilir, fakat zannederim maatteessüf isimleri mevcut Hakikaten mektep namına şayan olanları varsa, herhâlde 42 bin mevcut ise iş biraz sadeleşir. Hiç yoktan bina etmek başkadır, usulsüz ve fakat mevcut mektepleri ıslah yine başkadır.

Mevcut olduğu takdirde en ziyade dikkat edeceğimiz nokta , onların noksanını ikmal etmektir. Eminim ki binaları da biraz tamir ister. Çünkü hayvanlar gibi ahırlar içinde toplanıp okutmak şanımıza ve hatta imanımıza elvermez. Herhâlde çok ise de ıslahı için o dediğim milyon ve belki daha ziyadesi lâzım olacak. İster hükümet marifetiyle cem ve sarf olursun, ister millet vasıtasıyla. Verecek yine millettir. İnkâr olunmaz, fakiriz. Kârımız, kesbimiz azdır. Binaenaleyh her beş paramız bir kıymeti haizdir. Bu hâlde o (bir) kuruşu severek verdirmek için muallimlerin harekât ve tedrisatında faide görülmeli .

Üçbin mektebi ıslah ederek ikiyüzbin lirayı kendi kendiliklerinden tedârik esbabına bakalım. Eski usul mekteplerin çocukları beşbuçuk, altı, yedi onüç yaşına kadar gel git ömür zayi eder; geçirirler. Eski mekteplerde yedi sekiz senede istihsal olunamayan malumatı yeni mekteplerde iki, nihayet üç senede kesbettiler. Bunu görünce ahâli verince verdiler. Yeni mekteplerde kaidedir: Her bir çocuk haftada bir ruple verir. Haftada yirmi para veren ahâli haftada dört beş kuruşnasıl verebildi? Semere gördüğü için. Bu terakki ne sayesinde oldu? Bir derece programın ıslahı ve elifbanın az vakkitte elde edilmesi sayesinde ki, bendeleri onu tertip etmiştim. Daha âlâ elifbalar mevcuttur. Bu babda iki türlü usul istimal okunur.

1 � Tedricî, 2 � Savfî

Tedricî demekten maksad, elifbanın hepsi harakesi mütebeddiye birden gösterilmemek. Çocuğa evvela üç harf gösterilir: elif�be�te. Bununla yazmak ve okumak ameliyatına başlanır. Bu üç harf birkaç türlü okunur. Mesela:bat, tab, baba, bat, eb, et, tata,…Cümlenize pek aşikârdır ki bir anda otuz kırk türlü hurufu zaptetmekten ise üç harfi zaptetmek elbette daha kolaydır.

Üç harf ile yazıp okumak sanatına giren çocuk bir kaleyi fethetmişgibi sevinir. Vakıa da öyle olur. Çoçuklar bir kere lezzet aldı mı sonra bizden evvel koşarlar.

Bu üç harfi belleyince sonra bir harf daha zammolunur. Bunu da zapteder. Çocuk böyle bir şey öğrenmeye başlayınca akşam sevine sevine pederine koşar, böyle tedricen elifba gösterilir. Kırkbeşgün içinde ikmal edilir. Tamam olduğu gün çocuklar kaba Türkçe yazarlar. okurlar. Bu kırkbeşgün usulsüz bir talim ile olursa elli altmış güne varır. Bu işte tetricen elifbayı göstermekten hasıl olan bir muvaffakiyet.

İkincisi ise usul�i savtiyedir. Şimdiki buradaki usulüne göre hoca efendi diyor:

� Bu “elif”… çocuk da “elif.”..

Hoca efendi: Bu “be” ..çocuk da  “be”…� Oku bakalım şimdi!

� “Elif be”…

� Hayır öyle değil “âb”

Çocuk şaşar kalır. Ne münasebet? “Elif “ile “be” bir yere bittabiî gelince “elifbe” olur. Neden “âb” olsun?

Çocuk bu hususta pek haklı. “Elif” [ | “e”] insanın ağzından çıkan savtın biridir. Hakeza “ :be” de öyle. “Elif”in “e”, ” “nin de sâkin olarak “be” olduğu gösterilirse, sonra ikisi bir yere gelince çocuk “elifbe” diye okumaz. Çünkü “elif” ne demektir, bilmez o. Onun bildiği ” :e”dir. Sonra ( “be” ) de bilmez. Belki sâkin olarak ( be) sedâsını yalnız bilir. Şu hâlde yan yana gelince “âb” der. Kezalik () te’yi (“te”) olarak işitmemiştir. Belki “ ât” ın nihayetindeki gibi sâkin olarak “te” bilir. Yalnız o savtı bellemiştir. Binaenaleyh ” ” ile “ ” yan yana gelince “at” okur da “elif-te” okumaz. İşte böyle yalnız melekesi ve kulağı ile okur, yazar. Hıfzı ağırlaştırmaya hacet kalmaz Bu, bittecrübe görülmüştür. Yeni usulde olan mekteplerde muvaffakiyeti göre göre az zamanda mektepler 10. bin kilometre yeri geçip gitti. Hep bu usülün suhületi sayesinde. Ve öyle görülüyor ki on beş sene zarfında dokuz on bin mektebin umumu böyle olacak.

İşte bu tecrübeye arka vererek ekser Memalik�i Osmaniye’de mektep işine ve idaresine tamamen aşina olanlar önayak olursa bir sene içinde ne kadar mektep varsa cümlesi ıslah edilecektir.

Muallim yetiştirmek için kolay var. Rusya muallimlerinin cümlesi bir mektebden neş’et etti. Bir muallimin geldi:

�Bilâ ücret öğretilecek dedin, fakat yalnız şu şartla ki öğrendikten sonra fi-sebilillah iki muallimi öğreteceksin ve ona da ayniyle bu tavsiyede bulunacaksın. Böylece birbirinden öğrenerek bir muallim iki oldu; iki dört oldu, dört sekiz oldu ve Türkistan’a kadar sirayet etti. [Alkışlar]

Bu uzunca söylediklerimi kısaltayım: Eğer millet görse ki mektep bir şey öğretiyor, mektep çocuğun vaktini zayi etmiyor. O vakit para kaygısı, kasaveti hiç olmaz. Bir milyon büyük paradır. Yirmi milyon ahâli, istatistik kavaidine göre dört milyon aile demektir. Bir milyon lirayı dört milyon ocağa taksim edin. Bu taksim acaip bir hesap gösterir. Bir milyon lira yüz milyon kuruş eder. 40 milyon ocağa taksim edince 25 kuruş düşer. Yevmî 2 buçuk para eder. Rumeli’de olsun, Anadolu’da olsun hiç bir adam tasavvur olunabilir mi ki ikibuçuk parayı vermesin. Beş para ile iki milyon hasıl lira olur.

Bizler ki okur, yazar milletin sayesinde yaşıyoruz; bizlerin borcumuzdur onlara bildirmek, onları müstefid etmek Bizde o amelî ve umumî himmet olursa millet o beş parayı, on parayı her zaman seve seve verecektir. [Alkışlar]

Bahsin nihayetine gelindi. Benim pek kavi itikadım vardır. Eğer teşşebüs edersek, cidden arzu edersek ve kendi bilmediğimizi ehlinden istişâre etmeğe tenezzül edersek bizim mekteplerimizi pek az zamanda ıslah edilecektir.

Sözümden anlaşılmasın ki maarif nezareti var da bir işe yaramaz. Hâşâ, fakat bunu da her vakit doğrudan doğruya gözüne bakaraktan, gözünü yummayaraktan derim ki: İngilizler gibi, Almanlar gibi mektep ve tahsilin ehli değiliz. Kendi tasavvurumuzla iş görmeye muvaffak olamayacağız. Onların üç yüz senede yaptığını biz, beş on satırla üç beş günde yapamayız. Oradan ne alırsak vakit kaybetmeyerek alalım. Böyle olursa bilcümle mekâtib�i islamiye Avrupa derecesine gelmek yoluna girecektir.

Artık hazerât! Kaba kaba laflarımızla sizi taciz ettim. Fakat dilimi dinlemeyiniz, gönlümden çıkan sadaya bakınız. [Şiddetli ve uzun alkışlarla saat üç buçukta meclis nihayet bulundu]


*) Alındığı yer: Kardaş Edebiyatlar, Ekim-Aralık, 1995, Sayı: 33, s. 12-22). (Bu Konferansın aslı Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlanmıştır. Konferansı dinleyen Eşref Edip Bey, İsmail Gaspıralı Bey’in konuşmasını yazıya geçirmiş ve Sırat-ı Müstakim’de yayınlamıştır. Oradaki metin Arap harflerinden çevrilerek, yeniden Kardaş Edebiyatlar’da yeniden yayınlanmıştır.

İsmail Gaspıralı, Konferans, Sırat-ı Müstakim, (I. Kısım), 19 Recep 1327 / 1909, Sayı: 48, s. 345-346; (II. Kısım), (“Konferans: Tedrisat-ı Umumiye Hakkında” ismiyle) 26 Recep 1327 / 1909, Sayı: 49, s. 359-364)

İsmail Gaspıralı’nın Mirasını Yeniden Yorumlamak. Kırım’ın Atatürk’ü mü, Rus İşbirlikçisi mi Yoksa Rusya İmparatorluğuna Pan-Türkçü Bir Tehdit mi?


Dr. Brian G. WILLIAMS *

Çeviren : Bülent TANATAR

19. yüzyılda Kırım Tatarlarının kimliği büyük ölçüde içe dönük, gelenekçi İslâm tarafından şekillendirilse de, izleyen yüzyılda söz konusu halkın kimliğini Batılı ‘Hıristiyan’ bir sosyo-politik kuram olan milliyetçilik şekillendirecekti. Doğu Avrupa’nın en kayda değer dönüşüm örneklerinden birinde, Kırım Yarımadasının ölmekte olan küçük Müslüman-Tatar etnosu bir cemaat olarak kendilerine yönelik kavramlaştırmalarını tamamen değiştirecek ve bu süreç içinde, doğdukları toprakla olan bağlarını yeniden şekillendirecek olan sosyo-politik bir canlanma yaşadı. Bir ömürlük bir süre içinde, bu siyasete ilgisiz, dinî temelde tanımlanmış halk dünyadaki en seküler, siyasî olarak seferber olmuş milletlerden biri haline geldi. Bu dönüşümle birlikte, yerli bir Tatar intelligentsiyasının Kırım Yarımadasını vatan olarak düşünmeye başlamasıyla Kırım Tatar topluluk kimliği toprağa bağlanma niteliği kazandı.

Kırım Tatarları örneğinde, Kırım Yarımadasını anavatan ve Kırımlı Müslümanları millet olarak tahayyül etme büyük eğitimci ve yazar İsmail Gaspıralı’nın (1851-1914) başlattığı kültür reformu hareketiyle yakından bağlantılıydı. Her ne kadar Gaspıralı’nın kendisi dar anlamda milliyetçiliğe odaklanmış bir önder olmasa da, geride bıraktığı eser Rusya İmparatorluğu içinde dar anlamda bir Kırım Tatar millî hareketinin  filizlenmesi için toplumsal temeli attı.

İsmail Gaspıralı, ‘Rus İşbirlikçisi’ mi ‘Milletin Babası’ mı?

Gaspıralı çapında bir adam ele alındığında, farklı tarihî yorumlamaların olması gayet doğaldır. Bu bakımdan, Sovyetlerin Gaspıralı’nın hayatına dair öyküleri ile Kırım Tatarlarının öykülerinin birbirlerine zıt düşmeleri hiç de şaşırtıcı değil. Şahin Giray Han’ın hükümdarlığından bu yana Kırım tarihinde herhangi bir gerçek tarihî önemi haiz ilk Kırım Tatarı olan İsmail Gaspıralı 1851’de Bahçesaray’a bağlı Avcıköy’de alt kademeden bir mırza ailesi içinde dünyaya geldi. Bu hafifçe ayrıcalıklı hane içinde büyümesi küçük Gaspıralı’ya Bahçesaray’daki geleneksel Tatar mektebi ile Rus okuluna ve delikanlılığında da Voronej’deki Harp Okulu ile Moskova’daki muteber Milyutin gimnaziyasına girme imkânını verdi. Bu ve 19. yüzyıl sonunun modernleşmekte olan Osmanlı İmparatorluğuna seyahatlerin yanısıra Pan-Slavcı Mihail Katkov’un yanında öğrencilik etmek ve Paris’te büyük Rus yazarı İvan Turgenyev’in yanında çalışmak gibi daha sonraki deneyimleri genç Gaspıralı’ya, çoğu sıradan Kırım Tatar soydaşının bihaber olduğu, değişip modernleşen bir dünyayı tanıttı. Hepsinden önemlisi, bu deneyimler Gaspıralı’yı bu can çekişmekte olan halkın ve gerçekte Rusya İmparatorluğu  içinde yaşayan tüm Türk-Müslüman grupların kültürel yeniden yeşerme ile sosyo-ekonomik selâmet yolu olarak ıslahata ihtiyaç duyduklarına ikna etti.

Gaspıralı ‘halkının’ (ki bu terimi kademeli olarak Rusya İmparatorluğundaki tüm Müslüman-Türklere uygulamıştır) gerici, muhafazakâr İslâmın boğucu cenderesi altında kültürel anlamda ölmekte olduğunun farkındaydı. Batılı Hıristiyan milletlerdeki kültürel ilerleme ile Rusya’daki Müslüman hayatının çürümüşlüğü arasındaki “neredeyse kaçınılmaz” mukayeseyi yapmış ve Batılı fikirlerin bazılarından ödünç almanın, bazılarını da uyarlamanın  cemaâtlerinin bekâsı için zorunlu olduğu sonucuna varmıştı.[1]

Gaspıralı Rusya Müslümanlarının içe dönük, gelenekçi eğitim sistemini halkının Batıdaki ilerleme ve modernleşmeye uyarlanmasının önündeki ana engel olarak görüyordu. Bir keresinde şu yorumu yapmıştı: “Günümüz Müslümanlarının en geri kalmış halklar olduğu tartışmasız bir gerçek. Hayatın hemen her alanında Ermenilerin, Bulgarların, Yahudilerin ve Hinduların gerisinde kaldılar.”[2] Halkının eğitim seviyesini artırmak ve onları modern kültürle tanıştırmak amacıyla Gaspıralı 1884 yılında Rusya İmparatorluğu ve ötesinde Müslüman eğitimini baştan aşağı yeniden şekillendirecek olan ihtiraslı bir eğitim reformu programını yürürlüğe soktu. Gaspıralı ve sayıları giderek artan aynı kafadaki yardımcıları Kırım Yarımadasında Rusya İmparatorluğu boyunca yaygınlaşacak ve Rusya’daki İslâmî mektep ve medreselerin zamanı geçmiş eğitim sistemlerini alaşağı edecek olan bir dizi Usûl-ü Cedid okulu açtılar.

Gaspıralı’nın kendi körelmiş Türk Müslüman toplumlarını modernleştirme peşindeki izleyicileri Cedidciler adını Usûl-ü Cedid teriminden aldılar. Gaspıralı öldüğünde Rusya İmparatorluğunda devrimci, modern müfredatlarıyla 5,000’den fazla Usûl-ü Cedid okulunun kurulduğunu bilme mutluluğuna ermişti.

Bu muhteşem başarıya ilâveten, 1883’te Gaspıralı Rusya İmparatorluğu boyunca Müslümanlar tarafından geniş biçimde okunan Kırım Tatar tarihinin Tercüman olarak bilinen ilk gazetesini yayınladı. Gazetesinin sayfaları arasında Gaspıralı sıradan okuyucularının zihinlerine sabırla dış dünyayı soktu, incelikle dinî taassuba saldırdı, Müslüman toplumu içinde kadınların özgürleşmesi için savaş verdi ve Ruslar ile İmparatorluğun büyük Müslüman Türk nüfusu arasında daha geniş çaplı bir karşılıklı kültürel alışveriş ve temas için çağrı yaptı.

Tüm bu girişimlerinde Gaspıralı ve Cedidci destekçileri Rusya İmparatorluğu içindeki Müslüman köylülerin üzerinde hâlâ kayda değer denetimlerini sürdüren muhafazakâr İslâm ulemasının hassasiyetini zedelemek ile en önemlisi, Rus devletinin sansürcülerinin herşeyi gören gözleri arasında uzun ince bir yolda yürümek zorundaydılar. Bu ikinci görev, aslına bakacak olursak, Gaspıralı’nın Rusya ve onun halkının kültürüne karşı gerçek bir sevgi göstermesiyle daha da kolaylaşmıştı. Gazetesinin sayfaları boyunca, Gaspıralı Rusya İmparatorluğundaki Müslümanlar ile Ruslar arasında yakınlaşmanın (sblijenie) çağrısını yaptı. Bu bakımdan, eserleri sömürge karşıtı (yani Rus karşıtı) ya da militanca milliyetçi addedilemez.

Çok tipik bir makalesinde Gaspıralı şöyle yazıyordu: “Rusça, ne mutlu ona ki, mamur niteliği sayesinde yalnızca biz Kırım Tatarları arasında değil, aynı zamanda, gözlemleyebildiğimiz kadarıyla, gerek Kafkasya gerekse Orta Asya’da da ‘kendi evinde’ ve ‘bir yerli gibi’ yaşıyor. Dolayısıyla, Allaha şükürler olsun, bizim Müslüman halklar arasında Ruslara karşı iyi niyetten gayrı bir duygu yoktur. [3] “Gaspıralı’nın Rus (bir başka deyişle modern) olan şeylere yönelik hayranlığı o kadar ileri gidiyordu ki, bir keresinde, hattâ şöyle demişti: “Benim bir Moskovalıdan daha Rus olduğumu söyleyenler bile var.”[4]

Bu açıdan bakıldığında, çoğu eski düzeni savunan muhafazakâr mollalar olan Gaspıralı’nın çağdaşı eleştirmenler bu aydınlatıcıyı Ruslaşmanın tehlikeli bir elçisinden başka bir şey değil gibi görüyorlardı. Gaspıralı’nın devrimci çabaları bu Ruslaşmış Tatarda ve onun Ruslarla yakınlaşma planlarında kendi İslâmî kimliklerine bir tehdit görenlerce sürekli olarak kötüleniyordu. Gaspıralı kendisini eleştirenlerce bir Rus muhibi olmaktan sapkın olmaya dek her sıfata layık görüldü.

Şurası ilginçtir ki, Gaspıralı aynı zamanda İmparatorluğun çöküşünün arifesinde Rusya İmparatorluğu bağrında ortaya çıkan ilk Müslüman Türk milliyetçiler kuşağınca da yeterince devrimci olmadığı gerekçesiyle reddedildi. Gaspıralı’nın özerklik ve millî bağımsızlık çağrısı yapan devrimci siyasî hareketlere karşı temkinli tavrının sonucu onun cemaâtinin durumunun düzelmesi için Çarlık sisteminin içinde çalışma arzusuna dudak bükenler tarafından “otokrasinin uşağı” diye yaftalanması oldu.[5]

1914’de vefat eden Gaspıralı Sovyet döneminin ilk on yılında daha olumlu bir bakışa mazhar oldu. İlk devir Sovyet eserlerinde Gaspıralı Rusya İmparatorluğundaki geri kalmış Müslümanlara aydınlanmayı götürme gayretleri Sovyetlerin kendi hedefleriyle çakışan bir modernist olarak tasvir ediliyordu. Nitekim Sovyet rejimi Gaspıralı’nın Bahçesaray’daki evini müze haline getirdi ve söz konusu simayı bir Sosyalist kahraman mertebesine yükseltti.

Mamafih, Yosif Stalin’in 1930’larda Kırım Tatarları ve diğer Sovyet milletleri arasındaki ‘milliyetçi sapmaya’ saldırmasıyla birlikte, Gaspıralı’nın bir sosyalist ikona olarak rolü aniden son buldu. Ardından, Gaspıralı ‘ölüm sonrası baskıya’ uğradı ve müze-evi 1930’da kapatıldı.[6] 1930’ların ortasından itibaren, Gaspıralı Sovyet yayınlarında Çarlık hükûmetinin maşası ve sömürücü burjuva sınıfının bir temsilcisi olarak görünmeye başladı. Sovyet İslâm uzmanı Lyutsiyan Klimoviç Çarlık Rusya’sında İslâm (İslam v tsarskoy Rossii) adlı eserinde “Tatar burjuva sömürücülerinin en şaşaalı sözcüsü” olarak yaftaladığı Gaspıralı’ya karşı borda ateşini başlattı.[7] Anılan eserinde Klimoviç şöyle yazıyordu:

“Öyle ki, Rus otokrasisinin gerek iç gerekse dış politikaları meselesinde, cedidci Gaspıralı (otoriteler nezdinde) tümüyle güvenilir biriydi. Öğretilerinin ‘özgül noktaları’ arasında neler yer alıyordu? Gaspıralı’nın, Rusya’nın askerî-feodal emperyalizminin bu borazanının öbür yüzü neydi? Gaspıralı büyümekte olan Tatar burjuvazisinin, özellikle de onun liberal çevrelerinin çıkarlarını ifade eden ideoloğu olarak temayüz etmişti.” [8]

Buna ilâveten, Klimoviç Gaspıralı’nın “tüm halklar için bir karabasana dönüşen Rus Çarlığını yeniden ayağa dikmek uğrunda kayda değer bir çaba” harcadığını ileri sürüyordu. [9]

Kırım Tatarlarının 1944 sürgününden sonra Gaspıralı’nın adı Sovyet tarih kitaplarından silindi ve ancak 1989’dan itibaren Kırım Tatarları en ünlü vatan evlâtlarını yeniden keşfettiler.[10] Halihazırda Kırım Yarımadasında kendi toplumlarını yeniden kurmakta olan Kırım Tatarları, hayli ilginç bir biçimde, Gaspıralı’nın portresini Kırım Tatar milliyetçiliğinin kurucusu ve Kırım Tatar milletinin babası şeklinde çizen bir imaj inşa ettiler. Diasporadaki Kırım Tatarları da Gaspıralı’yı Arın Engin’in onun katkılarını tasvirinden de görülebileceği üzere, bu açıdan görüyorlar. Engin şunu öne sürüyor:

“Dergileri ve gazetesi Tercüman aracılığıyla ilk ışığı yaymaya ve Türklere milliyetçiliğin ve uygarlığın yolunu göstermeye başladı. Bu büyük önderin işareti ve Rusya’da başlayan özgürlük hareketleri sayesinde, Kırım Türk gençliği milliyetçi bilinçlerini oluşturdular ve siyasî örgütler teşkil etmeye başladılar.” [11]

Gaspıralı’nın Kırım Tatar milliyetçiliği bakımından yeniden keşfedilen önemi bugün Kırım’da her yerde ortaya çıkıyor: Gaspıralı’nın Bahçesaray’daki evi bir kez daha müzeye çevrildi; Bahçesaray’daki mezarına yeni bir baştaşı (aynı yerde daha büyük bir abidenin inşa edleceğini bildiren bir plaketle birlikte) yerleştirildi; Kırım’daki en büyük Kırım Tatar yerleşim yerlerinden birinin (Gözleve’nin varoşlarında bulunan) adına İsmail Bey adı verildi; Akmescit’te beynelmilel destekle Gaspıralı Kütüphanesi olarak bilinen bir Kırım Tatar kütüphanesi açıldı; Akmescit’te mart 1991’de (Gaspıralı’nın doğumunun 140. yıldönümü) Gaspıralı üzerine bir milletlerarası sempozyum düzenlendi ve bir nesil Kırım Tatar çocuğuna Gaspıralı’nın 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki ıslahat programlarıyla milletlerinin temellerini çattığı öğretildi.[12] Müslüman taassubuna karşı mücadelesinde ve milletini birleştirme ve laikleştirme çabalarında Gaspıralı’ya gerçekten Kırımlı bir Atatürk rolü atfedilmiştir.

Gaspıralı’nın Ruslarla ilgili görüşleri ve Kırım Tatar milletinin temellerinin atılmasındaki rolüyle ilgili gerçek bu önderin bir ‘Ruslaştırmacı’ ve ‘Kırım Tatar milletinin kurucu babası’ şeklindeki yorumların arasında bir yerde yatıyor.

Kırım’ın Müslüman Kimliğinin Geleneksel Temellerine Bir Meydan Okuma Olarak Gaspıralı’nın Usûl-ü Cedid Okulları

Gaspıralı’nın modern Kırım Tatar kimliğinin temellerinin atılmasındaki rolünü tam olarak kavramak için eserini yaratmaya başladığı dünyanın temel bir değerlendirmesini yapmak elzemdir. Bu bağlamda en önemlisi de, gelenekçi İslâmın Kırımlı Müslümanlar arasında modernleşmenin engellenmesindeki rolü anılmalıdır. Bu devirde çok az Kırım Tatarı Ruslardan bir şeyler öğrenmeye hevesliydi, daha da azı çocuklarını Rus hükûmeti tarafından Müslüman çocukları eğitmek için kurulan okullara göndermeye istekliydi. Rus kâfirlerinden bir şeyler ödünç almak gerçekten bid’at addediliyordu.

Genç Gaspıralı Kırımlı Müslümanların geleneksel dinî kimliklerinin dışsal tezahürüne tanıklık etmemezlik edemezdi. 1874’te, Gaspıralı’nın doğumundan on dört yıl sonra, binlerce Kırım Tatarı dinî bağlılıklarını, dinî kimliklerini Çarın Hıristiyan Ordusunda hizmet etme bulaşıcı hastalığından korumak için Rusya İmparatorluğundan göç ederek göstermişlerdi. Gaspıralı’nın gençliğindeki Kırım’da Kırımlı Müslümanların kimliğinin bu dinî temeline karşı her türlü tehdit algılaması korku yaratıyordu. Bu dinî temelli, Rus varlığına karşı savunmacı komünal tepkinin aslında Kırım Tatarlarını örf ve adetlerini kaybetmekten ve 19. yüzyılda Rus olarak özümlenmekten alıkoyduğu da tabiatıyla iddia edilebilir.[13]

Bununla beraber, 19. yüzyılda Kırım Tatarları (ve Rus hâkimiyeti altında yaşayan tüm Müslümanlar) arasındaki bu içe dönük savunmacı İslâm geleneğinin olumsuz bir yanı da vardı. Bu halkın eşsiz kültürü ile kimliğini yok olmanın eşiğine getiren Osmanlı İmparatorluğuna kitlesel göçlere kısmen Kırımlı Müslümanların geleneksel İslâmî dünya görüşleri sebep olmuştur.[14] İşin kötüsü, muhafazakâr mollalar, ancien régime‘in bu kendi kendine gelin güvey olan muhafızları, Rusya İmparatorluğunda kalanların çok işine yarayacak değişimlere veya düzeltmelere, söz konusu yeniliklerin kâfirlerden geldiği bahanesiyle, cevaz vermeyi reddettiler. Böyle davranarak, bu Kırımlı Müslümanların erdeminin bekçileri özellikle halklarının eğitimindeki gelişmenin önünü tıkamış oldular.

Kırım Tatarlarının edebiyatına dair 19. yüzyılda kaleme alınmış bir anlatıda Kırımlı Müslümanların Kur’an’dan gayrı bir kitabı kabul etmediklerine işaret edilmektedir. Bu kaynakta şöyle yazılmaktadır: “Bunların arasında edebiyat adına lâyık bir şeye zor rastlarsınız. Kırım’da yaşayan tek bir Müslüman yazar yoktur ve ben bu düşüncemi efendilere (din hocaları) belirttiğimde bana gerekçe olarak yazılmaya değer her şeyin zaten ellerindeki kitapta mündemiç olduğu cevabını veriyorlar.”[15]

Kırımlı Müslümanların mektep ve medreseden müteşekkil maarif sistemleri son derece taşlaşmıştı ve yıllarca öğrenim gördükten sonra Kur’an ve Hadisleri arapçadan ezbere okumaktan (gerçekte arapçayı bilmeden!) başka bir şey yapmaktan aciz öğrenciler yetiştiriyordu.[16] Rusya İmparatorluğundaki Türkî halkları ziyaret etmiş bir Batılı bu çürümüş İslâmî eğitimin sonucu olarak söz konusu Müslümanlar arasında millî kimliğin bulunmadığını görmüş ve şu görüşü öne sürmüştü: “Her taraftan Ruslarla kuşatılmış olan Rusya Türkleri için artık bir halk denemez; onlar için din zorunlu olarak milliyetin yerine geçmiş.”[17]

Modern bir Rus lisesinde okumuş, Paris’te ve reform geçirmekte olan Osmanlı İmparartorluğunda yaşamış ve Rusya’daki edebî çevrelerde dolaşmış Gaspıralı gibi  bir Kırım Tatarının Rusya İmparatorluğundaki Müslüman-Türk soydaşları arasında hüküm süren gidişattan dehşete düşmüş olması hiç şaşırtıcı olmasa gerek. Rus eğitimi ve Rus dili aracılığıyla Batı medeniyetine erişmiş olması dolayısıyla (tabii İslâm-Tatar kimliğini ihtimamla koruyarak), Gaspıralı’nın modern Rus kültürünün devralınmasını Rusya Müslümanlarının kültüründeki hastalıkların tedavisi için deva olarak görmesine de şaşmamak gerek. Gaspıralı, uzun vadede, muhafazakâr mollaların Rusya Müslümanlarının eğitimi üzerindeki tekelini korumalarına izin vermenin toplumlarını çöküşe götüreceğini sezmişti. Ruslar ilerlemeye devam ettiklerinden, geri kalmış Tatarların ve muhayyelesindeki Türk-İslâm milletinin diğer üyelerinin geri kalacağından endişe ediyordu.[18]

Bu farkındalık, Gaspıralı’yı, Kırımlı Müslümanların çoğunun geleneksel dünyaya bakışlarıyla karşı karşıya gelme gibi imrenilemeyecek bir konuma soktu. 1884’den sonra modernleşmeci okullarının popülerliğinin artmasıyla (geleneksel bir medresedeki 8 yıllık öğrenimin ardından mezun olanların genellikle başaramadıkları, basitçe, öğrencilerinin birkaç ay içinde okuma-yazmayı öğrenmelerine dayalı olan) birlikte, Gaspıralı kendini, okullarını Kırımlı Müslüman topluluğun kimliğine sapkın bir tehdit olarak gören muhafazakâr mollalarla sürekli bir kavganın içinde buldu. Hattâ, kadimci (gelenekçi) bakış açısını temsil eden bir molla “Allah’a ve Muhammed’e inanan bir kişinin modernlik yanlılarına düşman olması gerekir” diyecek kadar ileriye gitti. “Onlar için şeriat ölüm cezasını talep ediyordu.”[19]

İşte Gaspıralı’yı Kırımlı Müslüman halkı Ruslaştırmaya azmeden bir Rus ajanı şeklinde resmeden bir kampanya başlatanlar bu eleştiricilerdi. Talihin garip bir cilvesidir, bir yandan İslâmcı gelenekçiler tarafından bir Ruslaştırmacı olarak itham edilirken, diğer yandan Rus bürokrasisinin memurlarının çoğu da Gaspıralı’yı “kendi milletini savunmak için Rus kültürünün tüm avantajlarını kullanmaya çalışan” şu Müslümanlardan biri olabileceği şüphesiyle bir tehdit olarak görüyordu.[20]

Geleneksel Müslüman din adamlarıyla yakın bir çalışma içinde olmuş olan Rus memurları Gaspıralı’dan ve İmpapatorluğun siyasete ilgisiz Müslüman grupları arasındaki statükoyu tehlikeye düşürme potansiyeli olduğunu hissettikleri ıslahatlarından hiç de hazetmemişe benziyorlar. Bu açıdan bakıldığında, Gaspıralı’nın Rus kültürü aracılığıyla kendi halkını ıslah etme ve modernleştirme çabaları onu hiç de “Çarlığın borazanı” yapmaz. O, daha çok, Rusya’nın mukayeseli olarak ileri kültüründe kendi Müslüman-Türk halkına yarar getirebilecek ne varsa kullanarak halkını korumaya çalışan bir modernleştiriciydi.

Gerek muhafazakâr din adamlarının gerekse şüpheci Rus yetkililerin direnişine rağmen, sayısız Kırım Tatar genci Gaspıralı’nın okullarına yazılmıştı ve Rus Devriminin arifesinde coğrafya, tarih, fen, edebiyat, vb. ders konularını görmüş koca bir nesil yetişmişti. Bu yeni nesil için eğitim öylesine önemli bir hale gelmişti ki “okul görmek insana mutluluktur” deyişi hâlâ revaçtaki bir Kırım Tatar atasözüdür.

Eğitim yoluyla geleneksel sınırlarından kurtulma sürecindeki çoğu Kırım Tatar genci, tıpkı başöğretmenleri gibi, “kitlesel göç veya cehalet kabuğu içinde ümitsizce tecrit olma gibi, bir  topluluğun geleneksel kendini koruma biçimlerinin gerçekte çözülme sürecini hızlandırdığı” sonucuna vardılar.[21] Bu kavrayış, savunmacı İslâmın kendini modern, laik terimler içinde görmeye başlayan bu yeni nesil için Kırım Tatar kimliğinin tanımlayıcı unsuru olmaktan çıkmasındaki ilk önemli adımdı.

Bir “Türk Milleti” Yaratılmasının Aracı Olarak Gaspıralı’nın Tercüman’ı

Gaspıralı’nın eğitim reformundaki çığır açıcı eserinin dengine yine onun özgün eseri olan Kırım Tatarlarının ilk gazetesi Tercüman‘ın yayınlanması erişebilmiştir. Bu yenilikçi adımın, çoğu durumda, Kur’an’dan başka bir eseri tanımayan bir halk üzerindeki etkisi ne yapılsa abartılamaz. Kırım Tatarları için bir yayın çıkarma fikrindeki yenilik Gaspıralı’nın 1888’deki “daha kısa bir süre evvel, çok az Müslüman size bir gazetenin ne olduğunu söyleyebilirdi, üstelik dönemsel yayının ne olduğunu bilenler de, muhtemelen ona şeytan işi, gerçek müminlerce kaçınılması gereken bir şey gözüyle bakarlardı” deyişinden bellidir.[22]

Genç öğrencilerin Tercüman sayfalarından yüksek sesle bir şeyler okumalarını dinlemek üzere köy camii etrafında toplanan Kırımlı Müslüman köylüler ilk kez kendi doğrudan dünyalarının ötesinde cereyan eden hadiselere açıldılar. Tercüman’ın sayfalarında Gaspıralı A.B.D.’deki teknik icatlardan, Balkanlardaki savaşlardan, Japonya’nın modernleşmesinden, Osmanlı İmparatorluğundaki ıslahattan, Avrupa sömürgeciliğinin Asya ve Afrika’ya yayılışından, Batı’daki büyüyen kadın hakları hareketinden, vb. bahsediyordu. Tercüman’ın sayfalarının çoğu uluslararası haberlerden oluşsa bile, Gaspıralı’nın gazete makalelerinin çoğunluğu gerçekte onun geniş ölçekte tanımlanan milletine, Rusya İmparatorluğundaki Türklere hasredilmişti.

Gaspıralı ile daha sonraki Kırım Tatar milliyetçileri arasındaki asıl önemli ayrım işte burada yatar. Gaspıralı milletinin 19. yüzyıl sonunda Kırım’da yaşayan yaklaşık 200,000 kişilik küçük Türkî Kırım Tatar topluluğuyla sınırlı olmayıp onun milyonlardan oluşan daha geniş Türk milleti olduğuna inanıyordu.[23] Gaspıralı’nın programı doğası gereği Pan-Türkçüydü ve Gaspıralı gazetesi aracılığıyla Rusya İmparatorluğundaki dağınık Müslüman-Türk halkları birleştirmeyi hedefliyordu. Gaspıralı bu çabasında ilhamı kuşkusuz Pan-Slavizmden ve, zaman içinde, seçilmiş bir merkezî lehçe etrafında kaynaşan ve bir millet meydana getirmek üzere birleşen Almanya veya Fransa gibi ülkelerdeki milletleşme tecrübesinden alıyordu.

Gaspıralı “Dilde, fikirde, işte birlik” şiarını gazetesi için yarattığı, Türki diye bilinen bir Türk dili aracılığıyla fiiliyata geçirdi. Orta Türk Dili diye bilinen Gaspıralı’nın dili, geniş bir Kıpçak Türkçesi kelime hazinesi bileşeniyle birlikte, basitleştirilmiş bir Oğuz Türkçesi lehçesi (temel olarak karmaşık Arapça, Farsça ve saray Türkçesi gramerinden arındırılmış Oğuz Osmanlıcası) üzerine dayalıydı. İki büyük Türk dilini birleştiren bu melez dil Kıpçakça konuşan Nogayları, İdil Tatarlarını, Özbekleri, Kırgız ve Kazakları Oğuzca konuşan Türkmenlerle, Azerbaycanlılarla, Kırımlı Tatlar ve Osmanlı Türkleriyle birleştirmek üzere dizayn edilmişti.[24] Gaspıralı’nın ihtiraslı hedefi “Boğaziçindeki kayıkçı ile Kaşgarlı deveciyi” birleştirmekti.[25] Daha dar bir açıdan bakıldığında, bu dil, aynı zamanda, ilk kez Kırım bozkırlarının (çöl tarafının) Nogayca konuşan Tatarları ile Kırım’ın güney sahillerinin (yalıboyunun) Oğuzca konuşan Tat Tatarlarını birleştirecekti.

Burada Gaspıralı’nın Rusya İmparatorluğundaki Türk halkları arasında dil ve kültür birliği yönündeki çağrılarının açıkça siyasî bir mana taşımadığı belirtilmeli. Eğer böyle olsaydı, İmparatorluğun tarihindeki en uzun süreli (1883-1918) Müslüman dönemsel yayını olan Gaspıralı’nın gazetesinin Rus sansürcülerince kapatılacağından en ufak bir şüphe duyulamaz. Bu tehdit olmasaydı dahi, İmparatorluktaki Müslümanların Rus hâkimiyetinin modernleştirici etkilerinden yarar sağladığını düşünen Gaspıralı’nın Çarlık rejimiyle karşı karşıya gelmeye açıkça karşı çıkacağından şüphe edilemez.

Dolayısıyla, 20. yüzyıl başladığından bu yana, Gaspıralı’nın İmparatorluktaki çeşitli Türk halklar arasında dar bir alana odaklanmış milliyetçi hareketlerin yükselişine de karşı çıkmış olması şaşırtıcı değildir. Gaspıralı bu dar tanımlı milliyetçi hareketlerin daha geniş tanımlı Türk milletinin birliğini tehdit ettiğini kavramıştı. Bir çok vesileyle, nitekim, Gaspıralı Çarlık rejimine karşı gereksiz yere karşıt ve Türk milletinin birliği için zararlı bulduğu “dar milliyetçilik” ile “partikülarizm”e karşı çıkmıştı. Yaptığı tipik yorumlardan birinde, Gaspıralı, “Rusya’ya tâbi bulunan Türklere ‘Tatar’ lâkabı verilmiş ise de bu bir isnaddır, hatadır… Rusların ‘Tatar’ ve Buharalıların ‘Nogay’ tesmiye ettikleri halklar hakikat-i halde Türktür.”[26]

Rusya İmparatorluğu Rus Devriminin arifesinde karmaşa içine düşerken, Gaspıralı’nın Türk milleti mefhumu da ütopik gibi görünmeye başladı. Çin sınırındaki Kazak çobanın Kırım’ın güney sahillerindeki Kırım Tatar çiftçisiyle çok az ortak yanı vardı ve yalnızca küçük ama kendini adamış bir Pan-Türkçü aydın çevre kendini daha geniş bir ‘Türk milleti’ne mensup olarak tahayyül ediyordu. Buna ilâveten, çoğu Rusya Türkü böylesine geniş çaplı ve müphem nitelikli bir Türk anavatanı tahayyül etmekte zorluk çekiyordu ve 19. yüzyıl sonunda Rusya’da yaşayan Türk halkları arasında Turan ya da Türkistan diye bilinen geniş açıdan tanımlanmış bir Türk vatanıyla çok az ülkesel özdeşleşme vardı. 1905’ten sonra değişim peşindeki devrimci hareketler Rusya İmparatorluğunu silip süpürürken, geniş manada tanımlanan bir Türk milleti fikrinin, kaderlerini, ortak muhayyelede millî ‘vatanlar’ olarak inşa edilecek hemen yanı başlarındaki topraklarıyla bağlı gören yeni bir Rusya Müslümanları nesli için çok az çekiciliği vardı. Bu bakımdan, Gaspıralı’yı dar açıdan tanımlanmış bir Kırım Tatar milletinin ‘kurucu babası’ addetmek biraz zordur. Tam tersine, o böyle bir gelişmeye tamamen karşıydı.

Bununla beraber, Gaspıralı’nın Kırım Tatarları ve Çarın diğer Türk uyrukları arasında daha sonraki milliyetçi kimlik oluşumunun şekillenmesindeki önemi küçümsenemez. Gaspıralı’nın milleti İslâmî de olsa (Rusya İmparatorluğundaki Müslüman olmayan Türk kavimlerden (etnilerden) Gagauzlar veya Krışenler meselâ bu milletin bir parçası olarak tahayyül edilmiyordu), söz konusu topluluk, ilk kez olarak, dine değil, öncelikle Türk etnisitesi ve diline dayandırılıyordu. Rusya İmparatorluğundaki Türk halklarının grup kimliğinin yegâne tanımlayıcı unsuru olarak İslâmın rolünün giderek azalmasıyla birlikte (kısmen Gaspıralı’nın Usul-ü Cedid okulları ve gazetesi aracılığıyla İslâmî eski düzene meydan okumasının doğrudan bir sonucu), Rusya Müslümanlarının grup kimliğinin tanımlayıcı unsurları olarak belirleyici rolü dil ve etnisite oynamaya başladı. 1917 yılı itibariyle artık Çarın Müslüman uyrukları (özellikle elit) giderek artan biçimde kendilerini önce etnik Azerbaycanlı, Kazak, İdil Tatarı, Kırım Tatarı, vs., sonra Müslüman olarak tanımlamaya başlamışlardı.

Daha dar Kırım bağlamında, Gaspıralı’nın gazetesi (Lazzerini tarafından “iletişimde devrim” olarak tasvir edilen) Karl Deutsch’un klasik eseri Milliyetçilik ve Toplumsal İletişim’de matbaaya yüklediği önemli rolü oynadı. Şöyle ki, Kırım Tatar etnik grubunun üyelerine topluluklarının hiç karşılaşmadıkları öteki üyeleriyle özdeşleşme ve kendilerini etnisite temelinde diğer gruplara nispetle görme imkânı verdi.[27] Gaspıralı’nın ıslahatları, Bahçesaray emniyet müdürünün 20. yüzyıl başındaki bir rapora dayalı şu satırlarından da görülebileceği üzere, muhafazakâr İslâma dayalı eski düzenin meşruiyetini yitirmesine de katkıda bulundu:

“Emniyet müdürü, geçen 15 yıl zarfında, Bahçesaraylıların adetleri ve birlikte yaşam tarzlarında asli ve kökten bir değişim yaşandığına kaniydi. Din adamlarının nüfuzu giderek azalmıştı. Gençler artık eski adetlere eleştirel bakıyor, mollalar tiyatro oyunlarına gidiyor, fotoğraf çekiyor, hattâ Hıristiyanlarla aynı masaya oturabiliyordu. Çocuklarını mektepten sonra Rus-Tatar okullarına göndermeye bile çalışıyorlardı… Şehir sakinlerinin adetleri öylesine değişmişti ki, kahvelerde, müşteri çekmek için Rus gazeteleri okunmaya başlamıştı.”[28]

Özetle, Gaspıralı’nın çalışmaları Kırım’ın Müslüman nüfusunun daha sonraki etnikleşmesinin temelini ve entelektüel atmosferini yarattı ve Yaş Tatarlara, Vatan Cemiyeti’ne ve Millî Fırka’ya Rusya’nın Tavrida eyaletinde yaşayan siyaseten pasif bir Müslüman grubu bir Kırım Tatar milletine dönüştürme sürecini başlatma imkânını verdi. Yeni bir elite Müslüman köylülerden oluşan cemaatlerini şimdi etnik bir vatan olarak inşa edilen bir toprak üzerinde hakları bulunan etno-dilsel bir millet olarak tahayyül etme yolunda bir platform sağlayan onun eski İslâmî düzene karşı başarılı meydan okuması ve Türk etnisitesi üzerindeki vurgusuydu.

Gaspıralı halkının vatanı olarak daha geniş Turan’ı tahayyül etse de, I. Dünya Şavaşının arifesinde Kırım Yarımadasını kutsal vatan, Vaterland, Patrie ya da Homeland olarak gören yeni bir nesil gelmekteydi. Daha 1913’te, Yaş Tatarlardan Üseyin Şamil Toktargazı içeriği bakımından cüretkârca milliyetçi olan “Fi Medhi Kırım” adlı bir şiir yazmıştı:

“Hub ül vatan min ül-iman hadistir,

Vatanını sevmegenler habistir,

Bu vatan Tataroğlu varistir,

Digerleri saip olamaz Kırım�a.

Kırım kibi vatan var mı dünyada,

Tatarlık kibi şan var mı dünyada….” [29]

Bu Kırım Tatarlarının düşüncesinde radikal bir dönüşüme işaret ediyordu. Kırım artık İslâmî Osmanlı İmparatorluğunun Ak Toprak’ında yaşamak isteyen Kırımlı muhacirlerin terkettikleri bir yer değil, tüm Kırım Tatar halkının yegâne terekesiydi. Kırım Tatar halkı kendisine millî sembollerini sağlayacak olan, Kırım Hanlığı devrine dek geriye giden, zengin bir mirasa sahipti. Bu bakımdan, Gaspıralı fikirlerini doğal uzantısına dek ilerleten ve onun Sincan’dan Rumeli’ye uzanan bir Türk etnik milleti inşa etme büyük rüyasını, vatan Kırım�da daha yaşayabilir bir millet inşa etmek üzere hayata geçiren Kırım Tatar milliyetçileri neslinin babası olarak görülebilir. İşte bu açıdan, Gaspıralı, gerçekten, Kırım Tatar milletinin kendi isteği hilâfına babası olarak görmek mümkündür.


[*] Dr. Brian G. Williams makalenin yazıldığı tarihte Londra Üniversitesi, Şark ve Afrika İncelemeleri Okulu�nda öğretim görevlisiydi. Halihazırda akademik kariyerini Massachussets Üniversitesi�nde sürdürüyor.

[1] Kırım Tatarlarının milletleşmesinin daha geniş bir analizi için bkz. Brian Williams, The Crimean Tatars. The Diaspora Experience and the Forging of a Nation, Leiden, E.J. Brill, 2001; Edward Lazzerini, “Gadidism at the Turn of the Twentieth Century”, Cahiers du monde russe et soviétique, cilt 15, sayı 2, s. 246; Zeki Togan, “Gaspirali, İsmail”, Encyclopeadia of Islam, cilt 2, Leiden, E.J. Brill, 1965, s. 9979-9981.

[2] Alan Fisher, “A Model Leader for Asia. Ismail Gaspirali”, Edward Allworth (yay. haz.)The Tatars of the Crimea. Return to the Homeland, Durham, Duke University Press, 1998 içinde, s. 34.

[3] “Blizost Ruskih”, Tercüman, sayı 29, 28 Temmuz 1903, s. 124.

[4] Edward Lazzerini, Ismail bey Gasprinskii and Muslim Modernism in Russia, 1878-1914, yayınlanmamış doktora tezi, Washington Üniversitesi, Tarih Bölümü, 1973, s.36.

[5] Hakan Kirimli, National Movements and National Identity among the Crimean Tatars, Leiden, E.J. Brill,1996, s. 92.

[6] İ.A.Zaatov, “Rasskajite ob İsmaile Gasprinskom”, Yu. İ. Gorbunov (yay. haz.), Krımskaya ASSR (1921-1945). Voprosı, Otvetı, Simferopol, Tavriya,1990, s. 23.

[7] Lyutsian Klimoviç, İslam v tsarkoy Rossii, Moskova, Gos. antireligioznoe izd-vo., 1936, s. 181.

[8] A.g.e.,s 185-186.

[9] A.g.e.,s. 183 ve 287.

[10] Yine de, Gaspıralı’nın bir Rus piyonu şeklindeki yanlış takdimi günümüze dek sürdü. Muhafazakâr Türk dergisi Tarih ve Medeniyet‘te 1998 yılında çıkan Cedidcilerin Bilinmiyen Yönleri başlıklı bir makalede Alaeddin Yalçınkaya, meselâ, Gaspıralı’ya bir Rus ajanı diye saldırdı. Söz konusu yazar Gaspıralı’nın Rusya Müslümanları için Rus hükûmetinden daha büyük bir tehdit teşkil ettiğini ileri sürdü. Bkz. Alaeddin Yalçınkaya, “Cedidcilerin Bilinmeyen Yönleri”, Tarih ve Medeniyet, Ekim 1998, s. 22-27.

[11] Arin Engin, The Voice of Turkism, Ataturkist Cultural Publications, no. 18, Istanbul, 1964, s. 35.

[12] Sempozyumda yapılan konuşmaların bir özeti için bkz. S.M. Çervonnaya, “İsmail Gasprinskiy- Vyaduyuşçiysa Krımskotatarskiy prosvetitel i gumanist “, Etnografiçeskoe Obozrenie, Ocak-Şubat 1992, no. 1.

[13] Örneğin, Beltold Spuler ” Tatarların Ruslara özümlenme yoluyla bir millet olarak tamamen ortadan yok olmalarının önüne geçen yegâne engelin dinî ayrılık olduğu teorisini kabul etmek için yeterli gerekçeler bulunduğunu” ileri sürer. Bkz. Bertold Spuler, The Muslim World. A Historical Survey, Bölüm II: The Mongol Period, Leiden, E.J. Brill, 19, s. 52.

[14] Brian Glyn Williams, “Hijra and Forced Migration from Nineteenth Century Russia to the Ottoman Empire”, Cahiers du monde russe, cilt 41, sayı 1, Ocak-Mart 2000, s. 63-92.

[15] Robert Lyall, Travels in Russia, the Krimea, the Caucasus and Georgia, Londra, Routledge, 1812, s. 349.

[16] Hakan Kirimli, National Movements and National Identity among the Crimean Tatars, Leiden, E.J. Brill, 1996, s. 26. [Tekrar gözden geçirilmiş türkçe versiyonu için bkz. Hakan Kırımlı, Kırım Tatarlarında Millî Kimlik ve Millî Hareketler, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1996, s. 28]

[17] Anatole Leroy-Beaulieu, The Empire of the Tsars and Russians, Londra, G. Putnam and Sons, 1893, s. 93.

[18] Alan Fisher, The Crimean Tatars, Stanford, Hoover Institution Press, 1978, s.101.

[19] Edward Lazzerini, “Ismail Gasprinskii (Gaspirali): The Discourse of Modernism and the Russians”, Edward Allworth (yay. haz.) The Tatars of Crimea. Return to the Homeland, Durham, Duke University Press, 1998 içinde, s. 53.

[20] Edward Lazzerini, Ismail Bey Gasprinskii and Muslim Modernism in Russia, 1878-1914. yayınlanmamış doktora tezi, Washington Üniversitesi, Tarih bölümü, 1973, s.31.

[21] Hakan Kirimli, a.g.e., s. 37.

[22] Edward Lazzerini, a.g.e., s. 23.

[23] V.D. Yaremçuk ve V.B. Bezverhiy, “Tatarı v Ukraini (İstoriko-Politologiçiy Aspekt)”, Ukrainskiy İstoriçniy Jurnal,cilt 5, 1994.

[24] Yahya Abdoulline, “Histoire et interprétations contemporaines du second réformisme musulman (ou Djadidisme) chez les tatars de la Volga et de Crimée”, Cahiers du monde russe et soviétique, cilt 27, no. 1-2, Ocak-Haziran 1996, s. 79, dn. 1.

[25] Alexandre Bennigsen ve Chantal Lemercier-Quelquejay, La Presse et le mouvement national chez les Musulmans de Russie avant 1920, Paris; Mouton, 1964, s. 41.

[26] Hakan Kirimli, a.g.e., s. 41.

[27] Edward Lazzerini, “Ismail Bey Gasprinskii’s Perevodchik/Tercüman: A Clarion of Modernism”, Hasan Paksoy (yay. haz.), Central Asian Monuments, Istanbul, ISIS Press, 1992 içinde, s. 154 ve Karl Deutsch, Nationalism and Social Communication, Boston, MIT Press, 1962, s. 86-105.

[28] V. Yu. Gankeviç, Oçerki istorii Krımskotatarskogo narodnogo obrazovaniya, Simferopol, Tavriya, 1998, s. 115.

[29] A.g.e., s.97. Aynı sıralarda Genç Türkler de Osmanlı Anadolu’sunu bir Türk vatanı olarak inşa etmeye başlamışlardı. Meselâ 1900’de yazan Mehmed Emin [Yurdakul] şöyle sesleniyordu:

“İnsan olan vatanının kuludur…

Bu topraklar ecdadımın ocağı;

İşte vatan, işte Tanrı kucağı.

Ata yurdun evlât bozmaz…”

Bkz. Mehmed Emin, “Anadolu’dan bir Ses yahut Cenge Giderken”, Türkçe Şiirler, Istanbul, 1900, s. 37. Ondan önce, Genç Osmanlılardan Namık Kemal, Hazret-i Peygambere atfedilen Hubb ül Vatan, min ül-İman (Vatan Aşkı İman Aşkıdır) özdeyişini popülarize etmişti.

Gaspıralı İsmail Bey ve Ganibay Hüseyinov


Maymut TAHİR

Hüseyinoğulları (Hüseyinov’lar) 19, yüzyılın ikinci yarısında ticaret ve kültür sahasında büyük rol oynamış şahsiyetler yetiştiren Rusya’nın sayılı zenginlerinden Kazanlı bir soydur. Bunlardan Ahmed, Abdulgani ve Mahmut adında üç kardeş meşhur olup, hususiyetleri servetlerinin mühim bir kısmını 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başlarında Rusya içindeki Türk boyları arasında hızlanan millî yenileşme hareketlerine yardım olarak sarfetmiş olmalarındandır.
Hüseyinoğulları’nın kültür sahasındaki hizmetlerinin başta geleni o sırada eski usulle tedrisat yapan mekteplerin yerine yeni usul mektepler açılmasını hedef tutan usul-ü cedid hareketini tam olarak desteklemeleri ve bu iş için büyük paralar harcamalarıdır.

Yeni usul’ün veya usul-ü cedid hareketinin esas kahramanı Kırımlı İsmail Gaspıralı olmakla birlikte, Abdulgani Bay [1] da bu sahada yalnız para ile yardım eden kimse olmayıp kültür ve tahsil işlerini diğer zevatla programlaştırarak yer yer dolaşan ve bunun propagandasını yapan bir mücahit idi.
Abdulgani Bay ile İsmail Gaspıralı Semerkand’da karşılaşmışlar ve İsmail Bey de bu karşılaşma ile ilgili hatırasını şöyle kaleme almıştı :

Maşinalı Mektep (Makinalı Mektep)

“1893 senesinin Temmuz ayında Buhara-Türkistan seyahati ile Semerkand’a gelmiş idim. O esnada Semerkand’da ikamet eden Abdulgani Bay Hüseyinov gelişimden haber aldığı ile misafirhaneye teşrif buyurup hoş istikbal ettiği baadinde erteye ziyafete davet etti. Tabii memnunen kabul ettim, çünkü Bay’in meclisinde Semerkand’ın muteberânı ile görüşüv olarak, bana lazım olan hayli malumat hasıl olacak idi. Hal olursa numunelik usul-ü savtiye mektebi açılmasını cemaate teklif edecek ve bunun faydalarını anlatacak olurdum.

Ertesi gün ziyafete varıldı. Yerli ve Rusyalı muteber adamlardan yirmi yirmi-beş kişi cemm olmuşlardı. Cümlesi ile gayet ihlaslı suretle görüşüldükten sonra yemekler, çaylar takdim olundu. Maveraünnehir’in ahvalinden, mekteplerin berbat-Iığından bahisler baadinde Abdulgani Bay ayağa turup bana hitaben şu sözleri dedi :

“İsmail Bey’in Semerkand ziyaretine bir yadiğer olmak olmak üzere on seneden beri neşir etmekte olduğu yeni usulde bir mektephane tesis kılıp şu asan usuldan bu tarafları haşe-mend etmek lazımdır, Lakin, usul bilen muallim yokluğundan aciz bulunuyoruz. Bu halde isin çaresini aziz misafirimizden istemeye mecburuz…”

Cümle cemaat, rica eyleriz, rica eyleriz ile bana hitap etti. Öz tarafımdan kozgalıp, cemaat tarafından rica edilmesi beni mesrur ve müteessir etmişti, Böyle ricanızı memnuniyet ile kabul ederim, icrası ile iftihar eylerim cevabını vermiştir. Şu hayırlı sefere başında Abdulgani Bay haracatı ile hususi ve gayrı resmi suretde, numune açılacağı yerli ye Rusyalı Müslüman çocuklardan 20-30 kadar sabiyan cemm edileceği ve mektep ile usul ehl-i Semerkand’a gösterileceği tayin edildi.

İşbu seyahatimde Bakû’lü Rusça muallimlerinden Sultan Mecit Ganizade bulunuyordu. Mecit Bey Refik ve Saklavcı dost suretiyle bana koşulmuştu. Türkçe’den maada Farsçaya aşina olduğundan numune mektebini ve bir-iki muallime usul-ü savtiye göstermeyi bu arkadaşıma teklif ve emanet ettim. Kabul ederek kırk gün Semerkand’da kalarak Abdulgani mektebine muallimlik etti. Gelen gidene usul-ü savtiyenin asanlığı gösterildi. İmtihan ile sabiyanın derste olan terakkileri tayin edildi. Mektebin şöhreti her tarafa cayrap (yayılıp) tiz (çabuk) öğrettiğine göre Türkistanlılar bu mektebe kendilerince münasip bir isim verdiler. Bu da “Maşinalı Mektep” (Makinalı Mektep) idi.

Ağız ağızdan şöhreti maarif naçalstvası (başkanı) kulagına yetiştiği halde bela ruhsat açıldığından polis tarafından kapatıldı. Fakat matlap hamil oldu. Ehli Türkistan’ın dikkati kozgaldı. Bir hayli adamların muhabbeti celp olundu, Semerkand’da çıkan bu hoş davranışın semeresi olarak Taşkent’de, Fergane’de İslah mektep ve tedris işine başlandı.

Abdulgani Bay Orenburg’a döndükten sonra, Orenburg ve Ural cihetlerinde usul bilen muallim yetiştirmek üzere Bahçesaray’a dört hatimgir de yollanmış idi. Bunların vasıtasıyla bir çok muallim tedarik ederek mektepler tesis ettiği malûmdur. Bade bu işe kardeşim Muhammed Fatih Efendi Kerimî’nin dahi büyük himmeti görülmüştür.

Abdulgani Bay türbin fikirli ve milleti cidden seven bir adam idi. Ancak bir defa görüşebildim. Lâkin sohbeti unutulmuyor.

“İsmail Bahçesaray, 30 Temmuz 1912 [2]

Abdulgani Bay İsmail Bey’den yaşça büyük, zenginliği ile halk arasında muteber kimse olduğu halde refakatindeki biri vasıtasiyle değil de şahsen İsmail Bey’i misafirhanede bularak ziyafete davet etmesi Abdulgani Bay’ın onu ne kadar takdir ettiğinin göstergesidir.


[1] Bay Kazan Türkçesinde zengin kişi anlamına gelir (M. T.).

[2] Abdulgani Hüseyinof’un Terceme-î Hali hem Hüseyinoflar Firmasının Tarihi, Orenburg 1913, ss. 126-128.

İlk Türk Aydınlanma Hareketi: Ceditcilik ve İsmail Gaspıralı


Turgay UZUN (*)

GİRİŞ

Cedit Hareketi Türk milli bilincinin gelişimi ve Türk halklarının bağımsızlık mücadelelerine önemli fikri etkisi olmuş bir hareket olarak nitelendirilebilir. Osmanlı Devletinin yıkılış ürecine girmesiyle beraber, devletin kurtuluş reçeteleri olarak ileri sürülen Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin Müslüman ve gayrimüslim azınlıkların ayaklanmasıyla bir anlamda “anlamsızlaşması” Türk milliyetçiliği ideolojisini güçlü bir seçenek olarak ortaya çıkarmıştır. İşte bu dönemde Tatar toplumunda bir yenileşme hareketi olarak başlayan Cedit Hareketinin fikri etkisi, zamanla tüm Türk topluluklarına yayılmış, bağımsızlık mücadelesi veren Türk halklarına olumlu etkilerde bulunmuştur.

A. Cedit Hareketinin Niteliği

İlk Türk aydınlanma hareketi olan Ceditcilik adı verilen reform hareketi, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının başlarında dil, eğitim-öğretim ve dinle ilgili alanlarda bir yenileşme hareketi olarak başlamıştır. Bu hareketin önde gelenlerinden Abdülnâsır Kursâvi (1770-1814), Şihâbeddin Mercâni (1815-1889), Abdulkayyum Nasır (1824-1907) ve Hüseyin Feyizhâni (1826-1866) sayılabilir. Bu hareket genelde Rusya’daki Türk halklarında meydana gelen iktisadi değişikliklerin sonucunda ve bunların etkisi ile canlanan bir uyanış, yenilik hareketidir. Daha sonra Usul-ü Cedit hareketi Türk dünyasının tümüne yayılma yolları aramıştır.[1]

Bu hareket ilk önce eğitim alanında yenilikler getirmeyi amaçlamıştır. Tatar okullarında yeni bir okuma metodunun benimsenmesi tartışmalarıyla birlikte eski metodu savunan “kadimciler ile yenisini savunan “ceditciler ” arasında bir mücadele başlamıştır. Bu yeni metodu  savunan  hareket de bu nedenden dolayı “Usul-ü Cedit” adını almış, daha sonra bu mücadeleden yenilikçilerin zaferle çıkması, Cedit hareketine de yeni bir ivme kazandırmıştır.

Tatarların Osmanlı’da yaşayan halkla büyük benzerliğinin olması, Tatar olmayan topluluklar tarafından sevilmeleri ve tek umutlarının diğer Türk toplulukları ile ilişki kurmak olması, Türkçülük akımının bu halk içinde örgütlenmesini kolaylaştırmıştır.  Türkçülük düşüncesinin orijinalliği yanında, bir çok strateji ve kavramı Pan-Slavizmden [2] aldığını söyleyen Landau, Tatarların bu hareket içinde önemli yeri olduğunu, belirtmekte ve Rus yönetiminin bir  çok topluluğu baskı altına almasına rağmen, Tatarların Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma yönünde büyük baskılara maruz kalmasının bu sonucu doğurduğunu söylemektedir.  [3]

Türk milli bilincinin gelişiminde çok önemli yeri olan Türk milliyetçiliği düşüncesi iki büyük grup tarafından formüle edilmiş ve yayılmıştır. Bunlardan ilki Osmanlı aydınları ikincisi de Rusya’dan Osmanlı Devletine gelen aydınlardır. Rus Çarı’nın Rusya Müslümanları hareketini baskı altına almasından sonra, Kırımlı, Tatar, Azeri aydınlardan oluşan bir aydın grubu Türkiye’ye gelmiş, Jön Türk hükümeti de kendilerini iyi bir şekilde karşılamıştır. 1908 Devriminden bir kaç ay sonra, İstanbul’da Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Abdürreşid İbrahimov, Hüseyinzade Ali, Ayaz İshaki Halim Sabit gibi aydınlara rastlanmaktadır. Bu aydınlar tarafından göçmen örgütleri kurulmuş, kurulan gazete ve dergilerin sayısı hızla

B. İsmail Gaspıralı ve Cedit Hareketi

İsmail Gaspıralı, 8 Mart 1851’de Kırım’da doğmuş, bir süre medrese eğitimi aldıktan sonra iki yıl Akmescit (Simferepol)’deki Rus okuluna devam etmiştir. Daha sonra Moskova Askeri Okulu’na ancak tamamlayamadan okulu

bırakmıştır. Gaspıralı, Moskova’da iken Slafovil (aşırı Slav milliyetçiliği) hareketinin önde gelenlerinden Katkov ile tanışmış ve onun sayesinde Rus milliyetçiliği, liberal ve aşırı siyasal hareketleri tanıma fırsatı bulmuştur. Bir süre Kırım’da öğretmenlik yapan Gaspıralı, 1871’de medreseden ayrılarak Fransa’ya gitmiştir. 1874 yılında Fransa’dan İstanbul’a gelerek Askeri okula başvurmuş, ancak başvurusu reddedilince tekrar Kırım’a dönmek zorunda kalmıştır.

İsmail Gaspıralı, Türk milliyetçiliği düşüncesinin gelişmesinde büyük etkisi olan ve Türkçülüğün bir ideoloji haline gelmesi ve ulusal bilincin ortaya çıkarılmasında önemli katkıları olan bir aydındır. Gaspıralı, Rusya Türkleri içinde ortaya çıkan bir aydın hareketi olan Cedit Hareketi (Usul-ü Cedit) nin önde gelenlerindendir.

Gaspıralı’nın dahil olduğu Tatar Türkleri, diğer Türk halklarına göre eğitim yönünden daha gelişmiş bir düzeye sahiptiler.[4] On dokuzuncu yüzyıl da Türk halklarının yaşadığı toprakları gezen Türkolog Vambery ve K.Fuchs, Tatarlar arasında okuma yazma bilmeyenlerin sayısının, İngiltere ve Fransa’dakilerden daha az olduğunu ve Tatarların okuma yazma bilmeyenlere iyi gözle bakmadıklarını ifade etmektedir. [5]

On yedinci yüzyıl sonundan beri, Tatarlar içinde büyük ve aktif bir burjuva sınıfının gelişmiş olması, on dokuzuncu yüzyılın sonunda milliyetçi uyanışın temelini oluşturmuştur. Türkçülük-Benningsen ve Quelquesay’ın da belirttiği gibi- Tatar burjuvazisinin Ruslarla rekabetinin de bir ideolojik alt yapısını meydana getirmiştir. [6] Bu ideolojik alt yapının oluşumunda bir aydınlanma hareketi olarak nitelendirilebilecek olan reform hareketinin önemli payı bulunmaktadır.

C. Gaspıralı’nın Eğitim Faaliyetleri

Gaspıralı, kendi görüşlerini yaymak üzere 1881-1882 yılları arasında “Tonguç”, “Şafak”, “Kamer”, “Ay”, “Yıldız”, “Güneş”, “Hakikat” ve “Latail” olmak üzere bir dizi broşür  yayımlamıştır. Bu broşürlerde genel olarak dil sorunu incelenmiştir. Daha sonra bu dönemde ilk ikisi Türkçe olan ve Müslümanlara, coğrafya olaylarını, eğitim sistemlerini, basını, sağlık konularını anlatan, “Mirat-ı Cedid”(Yenilik Aynası) ve “Salname-i Türki” ile, Rusya’daki İslâm toplumunun durumunu ve modernleşme konusunu  incelediği, Rusça “Russkoe Musulmanstvo” adlı üç eser  yazmıştır. [7] Gaspıralı, bu eserinde, Ruslar ve Türkler arasında eşitliği savunmuş ve Rusların asimilasyon politikasına açıkça karşı çıkmıştır.

D. “Dilde Fikirde İşte Birlik” Düşüncesinin Doğuşu

İsmail Gaspıralı, bu dönemde yeni ve daha yaygın bir gazete çıkarma çalışmalarına başlamış ve gerekli izni alabilmiştir. 1905 devriminin yarattığı özgürlük ortamından yararlanarak çıkardığı Rusça-Türkçe “Tercüman” (Perevotçik) gazetesi  yenileşme hareketinin bayraktarlığını yapmaya başlamıştır.[8] Gaspıralı’nın önderliğinde  açılan okullarda Rusya’nın her tarafından gelen öğrenciler bu yenileşme düşüncesini kendi yörelerine taşımaya  başlamışlardır . Gaspıralı  Tercüman gazetesinde[9] yayımladığı yazılarda ünlü “dilde,  fikirde, işte birlik” ilkesini yayarak Türk halkları[10] arasında birlik ve dayanışma duygusunun yaratılmasına çalışmaktadır. [11] Yazar, başta kendi toplumunda olmak üzere bir dizi reformun gerçekleştirilmesini; Batılı eğitim kurumlarının açılmasını, Türk halkları için ortak bir dilin kullanılmasını, Rusya Türklerinin ekonomik durumunun düzelmesini ve ekonomik hayata katılmalarını, dinsel örgütlerin revize edilmesini ve Türkler arasında yardımlaşma örgütlerinin kurulmasını öngörmüştür.

Gaspıralı ve diğer Tatar aydınlar, coğrafi uzaklık nedeniyle, Türk halklarının anlaşma güçlüğü çektiklerini ve ortak bir dil yardımıyla bir yakınlaşmanın sağlanması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Türk topluluklarının konuştukları dil benzerdir ancak, aydınlar bir tür “üst Türkçe” ile anlaşabilmektedirler. Temel sorun Türklüğe ait, ortak özelliklerin belirgin bir biçimde bozulması ve edebi faaliyetin azalmasıdır. Ortak dil ve kültürel yakınlığın sağlanabilmesi için eğitim ve dil reformu, gazete yayımlama faaliyeti bu dönem Tatar aydınların temel uğraşısını oluşturmuştur.

Dilde, fikirde ve İşte birlikten Gaspıralı, bütün Türk halklarının arasındaki lehçe farklarının giderilmesi ve bütün Türklerin ortak bir dil ve alfabeye geçmesini, Türkçe’nin Arapça ve Farsça’nın egemenliğinden kurtarılmasını; modernleşme atılımlarının başarıya ulaştırılarak modern  bir devlet içersinde Türklerin  bağımsız olarak yaşamasını amaçlamaktadır. Bu görüşleri  cesaretle dile getiren bir gazete olan Tercüman, giderek yaygınlık kazanarak, İstanbul  gazetelerinden daha fazla sayıda bir okur kitlesine sahip olmuştur. [12]

Gaspıralı bu hareket içerisinde, daha sonra birlikte çalışacakları  Yusuf Akçura ile tanışmıştır. Gaspıralı ve Akçura, Rusya Müslümanlarının taleplerinin yerine getirilmesi için, 1904-1908 yılları arasında birlikte çalışmışlardır. Otoriteden hoşlanmamasına rağmen, Akçura, “hoca” olarak tanımladığı Gaspıralı’nın sadık bir öğrencisi olmuştur. 1911’den itibaren bu ikili İstanbul’da ünlü Türk Yurdu’nu birlikte yayımlamaya başladığında, Akçura, bu gazetenin Tercüman’ın “küçük kardeşi” olduğunu ilan etmiştir. [13]

Bu dönemde Gaspıralı’nın yanısıra, Kazanlı din ve tarih bilginleri, Abdülnasır Kursavi, Şehabettin Mercani [14], Muhammed Abduh ve Şeyh Cemalettin Afgani’nin, Müslümanların Batı’nın gelişmesine ayak uydurması ve özellikle din alanında reform niteliğinde öneriler getirme yönündeki düşünceleri Rusya’da yaşayan Müslümanlar arasında ilerici bir ulema sınıfının doğmasına yol açmıştır.  Diğer yandan tarih ve dil alanında çalışmalar yapan İbrahim Halfin, bu yenilikçi aydınlar arasında önemli bir yere sahiptir.[15]Bu sınıf, dini alanda hurafelere karşı mücadeleye girişerek, okullar aracılığı ile İslâmi uydurulmasını savunmaya başlamıştır.[16]

Rusya Müslümanları arasında bu yönde mücadelelerini sürdürenler arasında, Rızaeddin Fahreddin, Musa Curullah, Ziyaeddin Kemali, Alimcan Barudi, Hüseyin Fayyazhani, Abdullah ve Ubeydullah Bubi sayılabilir. [17] Milliyetçi düşünce bir çok Türk topluluğu içinde değişik bölgelerde destek bulurken, bu düşünceyi savunan aydınların, bazı konularda birbirinden ayrıldıkları görülmektedir. Örneğin, Gaspıralı’nın güçlü seküler anlayışı çok fazla İslâmi bir nitelik taşımazken, Çar aristokrasisine karşı Tatar bağımsızlığın savunan “Genç Tatar” hareketini Gaspıralı, karşısına almıştır.

Gaspıralı’nın çıkardığı Tercüman gazetesi, yazarın “dilde, fikirde, işte birlik” ilkesi doğrultusunda, Rusya’daki Türkler arasında başta dil birliğini sağlamak ve ortak bir anlaşma dili yaratılmasını sağlamak için çeşitli yazılar yayınlamıştır. Gazete, Osmanlı Türkçesine sadık kalmakla beraber, ağır Arapça ve Farsça terkipler kullanmayarak herkesin, özellikle İstanbul gazetelerinden haberdar olan aydınların anlayabileceği bir dil kullanılmıştır. Ancak 1905  I. Rus Devrimi’nden sonra nispeten  basın özgürlüğüne kavuşan değişik Türk boyları arasında bir gazete yayını patlaması [18]olmuş ve bunların çoğu da kendi mahalli şivelerini kullanmaya başlamışlardır. Bu durum ise, Gaspıralı tarafından ortak dilden ayrılma şeklinde yorumlanmıştır. [19] İsmail Gaspıralı, Türk ulusunun bir bütün olduğuna, coğrafi ve dilden gelen farklılıkların bu bütünselliği bozamayacağına inanmış ve bu nedenle, dil birliğini engelleyecek ve Türk halkları arasında anlaşmayı güçleştirecek unsurlara karşı mücadele edilmesini öngörmüştür. Gaspıralı Türk birliği için gerekli gördüğü düşünce birliği ilkesini, dil birliğine dayandırmış, dil birliği gerçekleşmeden, Türk halklarının birleşmesinden söz edilemeyeceğini savunmuştur.

Gaspıralı’nın önerdiği ve kullandığı dil olarak Kırım kelime ve tabirleriyle desteklediği basitleştirilmiş Osmanlı Türkçesini seçmesi rastlantısal değildir. Hiç şüphesiz ki o dönemde Osmanlı Türkçesi bütün Türk diyalektleri arasında en gelişmiş ve yerleşmiş olanıdır. Osmanlı edebi birikimi ve eğitim deneyimi ile bu dilde mevcut nispeten geniş edebiyat ve yayın diğer Türklerde sıkıntısı çekilen kültür ve eğitim boşluklarının doldurulmasına büyük katkıda bulunmuştur.[20] Ancak Osmanlı Türkçesinin özellikle edebi alanda kullanılan dilin ağır Arapça ve Farsça terkiplerden oluşması, bu yönde bir dil birliğinin oluşmasına da engel oluşturmaktadır. Bu nedenle Gaspıralı Osmanlı edebi dilini eleştirmiş, konuşulan ve yaşayan Türkçe üzerinde bir birlik kurulması gerektiğini söylemiştir.

Gaspıralı İsmail ve diğer aydınların aslında istedikleri kültürel bir birliktir. Konuşulan dilin Rusya’da yaşayan Türkler tarafından anlaşılması ve ortak bir alfabenin gerçekleştirilmesi bu aydınların başlıca amaçlarıdır. Gaspıralı da bu doğrultuda bir siyasal birlik düşüncesinden sürekli kaçınmış, ve bunu tehlikeli bulmuştur. Onun esas kaygısı özellikle böyle bir birliğin toplumsal ve kültürel altyapısını hazırlayabilmektir.[21]

Gaspıralı’nın temel yaklaşımı, “Lisan-ı Umumi” adını verdiği bir dil birliğidir. Bu dönemde bu birliği sağlamaya yönelik bir çok Türkçü dergi yayımlanmaya başlanmıştır. Ruslar bu yayımların milliyetçi olduğu kadar İslâmcı yayınlar olduğunu söyleyerek engellemeye çalışmışlardır.[22] Rus gizli polisi “Ohrana”nın raporunda, Türkçülük adı altında İslâmcılık yapıldığı ifade edilmektedir. Bu hareket içinde 1905’den sonra Tatar gazeteleri yanında Azerilerin çıkardığı gazeteler, Özbeklerin çıkardığı Özelikle “Turan” ve “Buhara-ı Şerif” bunlardan bir kaçıdır. [23]

E. Gaspıralı ve Türk Birliği Düşüncesi

Rusya’da yaşayan Türk ve Müslüman halklar arasında bir birlik kurma düşüncesi, siyasal ortamın da uygun olmasıyla bu dönemde yeni bir ivme kazanmıştır. İçlerinde İsmail Gaspıralı, Ali Merdan Topçubaşı, Seyid Gerek, Yusuf Akçura, Fatih Kerimi, Kadı Abdürreşid  İbrahim, Musa Curullah Bigi, Abdullah Apanay gibi Türk halkalarının önde gelen şahsiyetlerinin önderlik ettiği Rusya Müslümanları Kongresi (15 Ağustos 1905), Müslüman halklar arasında birliği kurma yönünde önemli bir fonksiyon üstlenmiştir. [24]

Bu yönde toplanan ilk kongre, Nidzhni-Novgrod’da  15-28 Ağustos tarihlerinde yaklaşık 150 delegenin katılımıyla toplanmıştır. Gaspıralı kongreye katılan liderlerden biridir ve Tatarlar bu kongrede çoğunluğu oluşturmaktadır. Kongreye Azeriler ve diğer Türk topluluklarından, Sibirya’dan, Türkistan’dan ve Rusya içlerinden temsilciler katılmıştır. Kongre aynı zamanda tüm Müslüman halkların haklarını da savunmaktadır. Kongrenin ilk açıklaması -Rusya’daki diğer liberal burjuvazi ile benzer olarak- Rusya’nın tüm Müslüman halklarının haklarını elde etmeye yönelik olarak oluşturulmuştur. Kongre sonunda, Rusya’daki Müslümanların tümünü içine alan bir örgüt kurulmasını kararlaştırılmış ve faaliyet alanı 18 bölgeye ayrılmış ve her birimin kendi meclislerini seçim yoluyla oluşturmaları öngörülmüştür. Merkezi asamble Bakû’de toplanırken, uygulamada bir çok yerel meclis toplanmış ancak bunlardan yalnızca Kazan Meclisi düzenli bir çalışma gösterebilmiştir. [25] Rusya Müslümanları kongresinin ikincisi, 13-23 Ocak 1906 tarihleri arasında St. Petersburg’da yaklaşık 100 delegenin katılımıyla gerçekleşmiştir. Bu kongre, Azeri ve Tatar milliyetçilerinin önderliğinde “Rusya Müslümanlarının İttifakı” olarak adlandırılmıştır.

Doğrudan siyasal bir eylem  niteliğindeki  üçüncü Kongre Nidzhni-Novgrod’da ilk Duma’nın dağılmasından hemen sonra, Ağustos 1906’da toplanmıştır. Bu kongrede tartışmaların merkezini, savunuculuğunu Yusuf Akçura’nın yaptığı, İttifak’ın bir siyasal partiye dönüştürülmesi sorunu oluşturmuştur. Gaspıralı siyasal parti düşüncesine karşı çıkmış ve hareketin din ve kültür alanı ile sınırlı kalmasını savunmuştur. Ancak özellikle Rus sosyalist devrimcilerine yakın olan ve başlıca önemli grubunu Tan’cıların (bu adı Tan Yıldızı adlı yayın organından almışlardır) oluşturduğu Ayaz İshaki[26] önderliğindeki Tatar sosyalistleri siyasal partiye, bütün sınıfların çıkarlarını savunacak bir partinin kurulmasının imkansızlığı nedeniyle tavır almışlardır. Akçura’nın savunduğu etnik ve dinsel yakınlığın bir siyasal parti kurmaya yetecek ortak noktalar olduğu düşüncesinin kabulü sonucunda aynı adı taşıyan “İttifak” adlı bir siyasal partinin[27] kurulması karara bağlanmıştır.[28] Rusya Müslümanlarının siyasal temsilini amaçlayan girişimler, Rusya’da yaşayan Türk halkları arasında ulusal bilince dayalı bir bağımsızlık anlayışının gelişmesine neden olmuştur. 1905 yılından sonra oluşan ortam, Başbakan Stolipin’in  iktidara gelmesiyle değişmiş ve halklara tanınan özgürlüklerin kısıtlanması yönünde uygulamalar başlatılmıştır. Bunun sonrasında da Birinci Dünya Savaşının başlaması toplumsal ve siyasal  hareketlerin tamamen durması sonucunu doğurmuştur.

Gaspıralı, “Rusyadaki Müslümanlar” makalesi ile, Türklerin geri kalma nedenlerini araştırmış ve dil birliğinin gelişme için gerekli olduğunu vurgulamıştır.[29] Gaspıralı, Rusya dışında, Müslümanların ve Türklerin birliğini ve gelişmesini  sağlamaya  yönelik konferanslar vermiş,  Müslümanların bulundukları ülkelerin ekonomik hayatına katılması yoluyla ancak gerilikten kurtulacaklarını ve güçlü birer topluluk olacaklarını söylemiştir. [30] Rusya’da toplanan kongrelerden sonra,  Gaspıralı’nın Mısır’da uluslararası bir Müslüman Kongresi düzenleme girişimleri ise sonuçsuz kalmıştır.

Rusya’da 1905 devriminden sonra yaşanan gelişmeler Türkçü aydınların çalışmalarını yakından ilgilendirmektedir. Anayasanın ilanı ile başlayan kısmi özgürlük ortamı bir çok Türkçü aydının rahat bir çalışma ortamı bulmasına ve siyasal görüşlerini yüksek sesle ifade etmelerini sağlamıştır. Bu doğrultuda, değişik Türk topluluklarında mitingler ve toplantılar düzenlenmiş, milliyetçi hareketin önderleri bu toplantılarda konuşmalar yapmışlardır.

İsmail Gaspıralı’nın, Türk halklarını “dilde, fikirde ve işte” bütünleştirme amacını taşıyan çalışmaları, özellikle Tercüman Gazetesi ve Usul-ü Cedit Hareketi, başta Rusya’da yaşayan Müslüman ve Türk topluluklarının ulusal bilinçlerini  kazanmasında, Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde ve bu ülkede yaşayan halkların hak arama mücadelesinde önemli  işlevleri yerine getirmiştir.

Kaynaklar

Devlet, Nadirİsmail Bey Gaspıralı, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1990

Kohn,  Hans Pan-İslavizm ve Rus Milliyetçiliği, Kervan Yayınları,İstanbul,  1986.

M. Landau, Jacop Pan Turkism: From Irredentism to Cooperation, Hurst Comp., London, 1995.

Schiltberger, Johannes Türkler ve Tatarlar Arasında 1394-1427, İletişim Yayınları, İstanbul, 1997.

de Tott,François Türkler ve Tatarlar Arasında On Sekizinci Yüzyıl Osmanlı Türkleri, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1995.

Devletşin, Tamurbek Sovyet Tataristan’ı, Çev.:Mehmet Demircan, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981

Oba, Ali Engin Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, İmge Yayınları, İstanbul, 1994

Mardin, Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İletişim Yayınları, İstanbul.

Georgeon,François Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1996.

Yamauchi, Masayuki Sultan Galiyev, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1998.

Kanlıdere, Ahmet “Kazan Tatarları Arasında Tecdid ve Cedit Hareketi (1809-1917)”,  Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı:46, Yaz- 1997.

Kırımlı, Hakan Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996.

Ilgar, İhsan Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990.

Ortaylı,İlber Çarlık Rusyasında Türkçülük Hareketleri ve Gaspıralı İsmail Bey, Ankara, 1968.

Akar, M.-Deniz, S.-Bilecik, F, Türk Dünyası Çağdaş Edebiyatı, Yesevi Yayınları, İstanbul, 1994.


* Yrd.Doç.Dr., Muğla Üniversitesi, İİBF, Kamu Yönetimi Bölümü

[1] Nadir Devlet, İsmail Bey Gaspıralı, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1990,s. 9.

[2] Pan-Slavizm hakkında bkz. Hans Kohn, Pan-İslavizm ve Rus Milliyetçiliği, Kervan Yayınları, İstanbul, 1986.

[3] Jacop M. Landau, Pan Turkism: From Irredentism to Cooperation, Hurst Comp., London, 1995, s.1.

[4] On dört ve on beşinci yüzyıllarda Tatar toplumsal yapısı ve gündelik yaşamı hakkında bkz. Johannes Schiltberger, Türkler ve Tatarlar Arasında 1394-1427, İletişim Yayınları, İstanbul, 1997; François de Tott, Türkler ve Tatarlar Arasında On Sekizinci Yüzyıl Osmanlı Türkleri, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1995.

[5] Arminius Vambery, Das Türkenvolk, Leipzig,1885, s.431; K. Fuchs, Kazanskiye Tatari v Statistiçeskom i etnografiçeskom Otnoşeniyah, Kazan, 1844, s.113. akt.: Tamurbek Devletşin, Sovyet Tataristan’ı, Çev.:Mehmet Demircan, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981, s.40.

[6] Landau, a.g.e., s. 8.

[7] Devlet, a.g.e., s.22.

[8] Tercüman Gazetesi, Kırım’ın Ruslar tarafından  işgali yıldönümünden iki gün sonra çıkmıştır. Diğer yandan Ruslar’ın bu gazetenin yayımına izin vermesini Nadir Devlet, Müslümanların Rusya’ya karşı sempati duymalarını sağlamaya yönelik olduğunu belirterek, Gaspıralı’nın ilk sayıda Ruslardan övgüyle söz etmesini de, gazete iznini sağlamaya yönelik bir hareket olarak nitelendirmektedir. Bkz.  Devlet, a.g.e., s.23.

[9] Rusya Türkleri arasında iletişimi sağlamak ve kendi sorunlarını duyurmak için bu dönemde en önemli araç gazete çıkarmaktır. Türklerin bu yönde yaptıkları bir çok girişim Ruslar tarafından engellenmiştir. Bu alanda bilinen ilk girişim yarı Türkçe ve yarı Rusça olan “Kazankiya İzvestiya”(Kazan Haberleri)dir. Ancak resmi makamlar bu gazetenin çıkmasına izin vermemişlerdir. Daha sonra “Bahr-ül Ahbar”, “Yıldız” ve “Tanğ Yıldızı” adlı gazeteler de aynı sona uğramıştır. 1870’de Türkistan Genel Valisi Kaufmann’ın izniyle “Türkistan Vilayetinin Geziti” adlı bir gazete yayımlanmasına karşın bunu bir Türk gazetesi saymak yanlıştır. İlk Türk gazetesi ise, Azerbaycanlı Hasan Zerdabi’nin, 1877 Osmanlı-Rus savaşında Türk yanlısı tutumu nedeniyle kapatılan, kısa ömürlü “Ekinci” (1875-1877) gazetesidir.  Devlet,a.g.e., s.20.

[10] 1897 yılında yapılan nüfus sayımına göre, Rusya’da yaşayan Türklerin sayısı 13.889.241’dir. 1912 başlarında bu sayı, 16.226.073’e varmıştır. Bu sayının en büyük kısmını Tatarlar (5.124.397) ve Kırgızlar (5.165.542) oluşturuyordu. Başkurtların sayısı ise, 1.769.962 idi. Yer bakımından Türklerin  dağılımı ise şöyledir: 3.335.000 Orta Asya’da yaşayanlar, Türkistan ve Steptekiler 7.995.000, Sibiryadakiler 120.000. R. Majerczak, “Une Nouvelle Statistique de la Population Musulmane en Russie et de la Presse Musulmane Russe”, Revue du Monde Musulman,Cilt:38, Eylül 1914, s.270, akt. Ali Engin Oba, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, İmge Yayınları, İstanbul, 1994, s.143.

[11] Gaspıralı’nın çıkardığı ve “dilde, fikirde, işte birlik” ilkesini savunan Tercüman dışında, Rusya Türkleri arasında benzer düşünceleri yaymaya çalışan bir çok gazete-dergi bulunmaktadır. Bununla beraber Türkler, 5 dinsel, 48 yardımlaşma, 34 eğitim derneğinde sahiptiler. Bu dergi ve gazeteler şöyle sıralanabilir: Vakit (Orenburg), Beyan-ül Hak (Kazan), Kuyah (Kazan), İkbal(Bakü), Seda-i Hak (Bakü), Semerkand (Bakü), Yolduz (Kazan), İdil (Astrahan), Turmuş (Ufa), Din ve Hayat (Orenburg), Nur (Sen Ptersburg), İl (Sen Ptersburg), Molla Nasreddin (Bakü),  Çura (Orenburg), Mektep (Kazan), Aykap (Toytzk), An (Kazan), Ayna (Kazan), İktisad (Kazan), Ed-Din vel-Edep (Kazan). Türklerin yaşadığı bir çok bölgede, Türklerin  gazete ve dergiler çıkmasına rağmen , yayımların en çok Kazan’da çıkması, Tatarların entelektüel alanda diğer Türk topluluklarından ileride olduğunu da göstermektedir.

[12] Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İletişim Yayınları, İstanbul, s.89.

[13] François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1996,  s. 26.

[14] Bu aydınlar dinsel alanda bir yenileşme yanında ulusal kimlik noktasında da yeni öneriler getirmişlerdir. Volga Bulgarları, Müslümanlar, Tatarlar, Kazan-Tatarları gibi çeşitli adlarla bilinen bu yöre insanları, Kazan-Tatarları adı altında ulusal kimlik ve imaj kazanma  mücadelesi de vermişler, bu yönde özellikle Şehabettin Mercani’nin önemli etkinliği olmuştur. Masayuki Yamauchi, Sultan Galiyev, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1998, s.60.

[15] Devletşin, a.g.e., s.31-35.  Bazı kaynaklarda İbrahim Halfin, Abdülkayyım Nasıri, Hüseyin Feyzhanov ve Muhammed Zahir Bigiyef gibi aydınlar milliyetçilikten uzak ve Sovyet sistemine uygun kişiler olarak ele alınmaktadır. bkz. Ahmet Kanlıdere, “Kazan Tatarları Arasında Tecdid ve Cedit Hareketi (1809-1917)”,  Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı:46, Yaz- 1997, s.91.

[16] Tarihçilerin ideolojik konumlarına göre, Tatar aydınlarını değişik biçimde değerlendirdikleri ve dinsel unsurun  milliyetçi ve Sovyet dönemi tarihçilerinde ihmal edilmiş  olduğuna yönelik görüşler de mevcuttur. Bu görüşe göre, Sovyet tarihçileri, dinsel endişeleri ağır basan Tatar reformcularını ya tamamen inkar etmekte, ya küçümsemekte ya da belli yönlerini öne çıkarmaktadırlar. Ahmet Kanlıdere, orijinal kaynaklara dayanarak, bazı yazarların, -Cedit Hareketine mensup aydınların- her türlü eski düşünceye karşı olan reformistler olarak nitelendirildiklerini, bunun ise, temeldeki  dinsel endişeyi saptırdığını ileri sürmektedir. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz  Kanlıdere, a.g.m., s.90-91.

[17] Oba, a.g.e., s.144.

[18] 1905 Devriminden 1917 Devrimine dek sadece Kazan edebi dilinde kırk kadar gazete ve otuz beş kadar da dergi çıkarılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Fikir (1905), Yıldız (1906), Vakit (1906), Azad (1907), Tan Yıldızı (1906), Tavış (1907), İl (1913), Söz (1915), Bizning İl (1916), Burhan-ı Terakki (1906), İdil (1907-1914), El-Islah(1907), Koyaş(1912).

[19] Devlet, a.g.e., s.41.

[20] Hakan Kırımlı, Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996, s..48.

[21] Gaspıralı, hayatının son yıllarında İstanbul’da Türk Ocakları başkanı Hamdullah Suphi’ye bu konudaki düşüncesini şöyle açıklamıştır: “Bazı düşünceler vardır ki o bize  yasaktır. Onları bizden sonra gelecek nesillere bırakalım, biz manevi birliği yapalım, dilleri birleştirelim. Siyasal birliği başkaları düşünsün” Kırımlı, a.g.e., s.47.

[22] Sovyet yönetimi, Cedit hareketine ve Tatar reformcularına olumsuz gözle bakmıştır. 1970’lerde yayınlanan ve Tatar okullarında ders kitabı olarak okutulan tarih kitabında, Ceditciler, “liberal burjuva milliyetçilerinin ideologları” olarak nitelendirilmektedirler. Aynı yönde milliyetçi olarak tanınan bazı tarihçilerin de  (Akdes Nimet Urat ve Tamurbek Devletşin gibi), Cedit hareketi aydınlarının tümünü, milliyetçi aydınlar olarak nitelendirmektedirler. Bkz. Kanlıdere, a.g.m., s.91.

[23] Landau, a.g.e., s.9.

[24] Devlet, a.g.e., s.78.

[25] Landau, a.g.e., s.11.

[26] Ayaz İshaki (İdilli), Tatar Türklerindendir ve 1905’de “Tancılar” adlı siyasal örgüt ve “Tan Yıldızı” adlı gazeteyi kurmuştur. Bu örgüt, Rus Çarlığını devrim yoluyla devirmeyi amaçlamaktadır. İshaki, 1905 Devriminden sonra Müslümanların oluşturduğu komitelere katılmış ve Ekim Devriminden sonra da Rusya’yı terk etmiş ve İdil-Ural bölgesinin bağımsızlığını savunan “Yanğa Millî Yul” dergisini çıkarmıştır. İshaki,  “Üyge Taba” ve “Dulkın İçinde” adlı eserlerinde milliyetçi-Türkçü düşünceyi ön plana çıkarmıştır. İhsan Ilgar, Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990, s.116

[27] Bu siyasal partinin tam adı “İttifak-ül Müslimin”dir. Partiyi destekleyenler edebi kuruluşlar, eğitim ve “Müslümanların Kültürel Gelişimi için Yardım Örgütü” gibi yardım kuruluşlarıdır. Partinin kuruluş yeri Astrahan’da Hanskaya Stavka’ dır. Orenburg’da “Vakit” ve Bakü’de “Sada” gibi gazeteler örgütün yayın organı niteliğindedir.

[28] Georgeon, a.g.e., s.57.

[29] İlber Ortaylı, Çarlık Rusyasında Türkçülük Hareketleri ve Gaspıralı İsmail Bey, Ankara, 1968, s.15.

[30] M.Akar-S.Deniz-F.Bilecik,Türk Dünyası Çağdaş Edebiyatı,Yesevi Yayınları, İstanbul, 1994, s.131

İsmail Bey Gasprinskiy’in Perevodçik/Tercüman’ı: Modernizmin Bir Sözcüsü


Edward J. Lazzerini

Çeviren : Bülent TANATAR

Bedene can veren ruhtur.
Friedrich Schiller
Fikir ve gaye yokluğu…
insanın cesaretini kırar,
onu uyuşturur ve zayıf düşürür.

İsmail Bey Gasprinskiy

1870’li yıllarda, bir zamanlar Doğu Avrupa’nın siyasî ve iktisadî hayatında önemli bir rol oynamış olan Kırım Tatarlarının ata yurdundan, Tavrida Eyâletinin güney tarafından bir genç adam tahammül olunmaz bulduğu toplumsal koşullar külliyatıyla başetmeye çalışıyordu. O sıralar yirmili yaşlarda olan İsmail Bey Gasprinskiy (Gaspıralı) bu bakımdan yalnız değildi. Bir süredir, Rusya İmparatorluğunun dört bir yanından çeşitli etnik kökenlerdeki genç tebaalar memleketlerinin kaderi konusunda kafa yoruyorlar, Aleksandr Herzen ve daha yenilerde, Nikolay Çernışevkiy gibi kimselerin yazdıklarıyla toplumsal bir bilinç geliştiriyorlar ve Rusya’yı değiştirmeyi amaç edinen gerek ihtiyarî [spontan] gerek örgütlü faaliyetlere girişiyorlardı. Bu gençler, tıpkı Çernışevskiy’in Ne Yapılmalı? romanında selâmlanan “yeni insanlar” gibi, sosyo-ekonomik ve siyasî statükoya ve ona dayanak olan geleneklere karşı öfke doluydular; bir çoğu, her ne kadar farklı farklı tanımlanmış olsa da, genelin iyiliği için kişisel avantaj ve gayelerini fedaya hazırdı. Bazıları tercihe şayan taktik olarak tedhişi seçecekti.

Bu aşırı uçtakilerden biri olmamakla beraber, Gasprinskiy de benzer duyguları paylaşıyordu. İnsanlığın maddî ve manevî refahının artırılmasına adadığı bir ömür boyunca, mütemadiyen şiddeti reddetti ve sebatla, akılcı söylemin uzun vadedeki değerini, bilginin ve eğitimin yaygınlaştırılmasını ve arzulanan, modern çizgideki toplumsal dönüşümün sağlanması için eğitimi savundu. 1850-1870’lerin entelektüel ikliminde olgunlaşan çoğu çağdaşı gibi, modern görüş açısını meşrulaştırmaya yarayan ilerleme ideolojisinin ikirciksiz bir avukatı haline gelmişti. Ampirik bilimin gerçeği keşif gücüne ve insan aklı, iradesi ve enerjisinin etkinliğine güvenen Gaspirinskiy halkın terbiyesi ve (yeniden) eğitiminin insan yaratıcılığının sınırsız hazinesini açığa çıkaracağına ve onu geleceği şekillendirme görevine sevkedeceğine inanıyordu. Alman şairi Schiller’in imâ ettiği gibi, teçhiz edilmiş bir ruh düşlere somut ifade kazandırabilirdi.

Tabiâtıyla, Gasprinskiy kendi neslinin diğer idealistlerinden yalnızca Rus(laşmış) bir tebaa olmamakla değil, daha geniş bir İslâm kültür geleneğinin yöresel bir varyantında yetişmiş bir Tatar olmakla da ayrılıyordu. Büyük ölçüde, hamillerini inorodtsı (“öbürleri”) sayan ve onları idarî tedbirlerle marjinalleştiren bir imparatorluk politikasının dayattığı özel talepleri ve yükleriyle bu daha karmaşık kimliği keşfetmesi ve yaşaması Gasprinskiy’in üstlendiği devâsa misyonu daha da karmaşık bir hale getiriyordu. Bunun bir sonucu olarak, yalnızca Müslüman kökenli aleyhtarlarının değil, aynı zamanda, daha da önemlisi, Rus kökenli aleyhtarlarının muhalefetiyle de çekişmek zorunda kalmıştı.

Bu açık muhalefeti asgarî bir düzeye indirmek ve genel Müslüman ahali arasında tipik bir durumdaki, değişime karşı kayıtsızlığın ve gizli direncin üstesinden gelmek İsmail Bey’in en meydan okuyucu görevi haline geldi. 1870’lerin ortalarına doğru vardığı karara göre, yapılması gereken şey, gerek fikirler, hünerler, hassasiyetler, hattâ gerekse korkular bakımından kültür-içi ve kültürler-arası iletişimin artırılması için çok yönlü bir strateji geliştirmekti. Modern hayatın gerekleriyle tutarlı bir öğrenim için uygun bir ortam yaratmak üzere yeni tip okullar tertip etmek bu stratejinin unsurlarından biriydi; kesinlikle pratik kaygıları yansıtan içerikleriyle kitap neşrinin teşviki ile kaynakları pekiştirmek ve sosyal faaliyeti belli bir yerde odaklaştırmak için cemiyet-i hayriyelerin teşkili de bunun parçalarından biriydi. Bunun sonucunda, otuz yıllık bir süre zarfında, Gasprinskiy, hem Rusya hem de Rusya dışındaki Müslüman cemaâtler içinde binlerce ıslah edilmiş (usûl-ü cedid) ilk ve orta okulun kurulmasına ya doğrudan doğruya önayak oldu ya da örnek teşkil ederek ilham verdi. Bu faaliyetle eşzamanlı olarak, Bahçesaray’da sahibi olduğu ve bizzat yönettiği küçük, ama üretken basımevi ya yeni okullarda doğrudan kullanım için ya da genel okuyucular arasında modern yöntemlerin takdir bulmasını teşvik etmek için cedid edebiyatının giderek genişleyen saflarına hiç de azımsanmayacak sayıda kitap ve risale kazandırdı. Nihayet, özellikle yüzyılın sonundan itibaren, Rusya Müslümanları arasındaki gelişen cemaât hissine önemli bir katkıda bulunan cemiyet-i hayriyelerin sayısı hızla arttı. Hep birlikte bu faaliyetler Müslümanların tecrübesinde temel yenilikler anlamına geliyordu. Tüm bunların arasında, O Müslümanların neye kadir oldukları konusunda Rusların endişelerini bertaraf etmekle uğraştı ve gerek onları gerekse kendi dindaşlarını karşılıklı saygıya ve ortak maksadın gerçekleştirilmesine dayalı diyalogtan elde edilecek faydalar konusunda iknaya çalıştı.

Bununla beraber, Gasprinskiy’in genel stratejisinin merkezinde bir gazete kurmak ve onu yaşatmak kararlılığı yer alıyordu. O, 1917 öncesinde Rusya’nın en uzun süre çıkmış Türkî dilli gazetesi haline gelecek olan gazeteyi neşretmek için resmî bir müsaade alıncaya dek, zaman zaman Kazan, Tiflis, Taşkent ve Bakû’de bu yönde yapılmış çeşitli girişimlere rağmen, dönemsel basın denen şey Gasprinskiy’in kültürel bakımdan kardeşleri arasında hemen hemen hiç bilinmiyordu. 1888’de kendisini ziyarete gelen bir Rusun, yerli halkın, Gasprinskiy’in teşebbüsünün içinde yeşerebileceği verimli bir toprak sunmadığı yolundaki yorumuna verdiği cevapta çiçeği burnundaki naşir şunu kabul ediyordu: “Daha kısa bir süre öncesine kadar ‘Gazete nedir?’ sorusuna cevap verebilecek çok az sayıda Müslüman vardı.” Fakat bunun Onun büyük projesini en etkili biçimde propaganda edebileceği, en geniş okur kitlesine ulaşabileceği ve modernizme muhalefetin üstesinden gelebileceği bir araç olduğunun da farkındaydı; bu aynı zamanda, cehâlet ve yanlış bilgiden kaynaklandığına inandığı Rus ile Müslümanı birbirine karşı bileyen kemikleşmiş önyargıyı budamak için olağanüstü bir güce sahip bir vasıtaydı. Üstelik, bir gazete, modernlik yanlısı bir program için forum oluşturmanın yanısıra, daha şimdiden ilerleme yoluna girmiş ama henüz narin ve dağınık olan güçlerin bir araya getirilmesine ve kaçınılmaz biçimde ileride bekleyen zor zamanlar boyunca onların teşvik edilmesine de yarardı. İlk başmakalesinde yazdığı gibi: ” [Gazete] Müslümanlara mümkün olduğu ölçüde [Rus] kültür[ü] hakkında doğru, yararlı malumat vermeye, öte yandan da Ruslara [Müslümanların] hayatı, görüşleri ve ihtiyaçlarını tanıtmaya yardımcı olacaktır.” Daha ileride şu yorumda bulunuyordu: “Uzunca bir süre cehâlet içinde kalmış büyük bir halkın yeniden doğuşu için basın kilit bir rol oynayacaktır.”

Gasprinskiy’in bahsettiği ve bütün kaynakları ve enerjisini kendisine adadığı gazete, himaye ettiği birçok gazetenin ilkiydi. En ayırdedici özelliği iki dilli biçimiydi: Rusça bir metin ile bunun Türkî dile [lisan-ı Türkî’ye] tercümesi. Yayın yeri ve tarihi (ve fiyatı) gibi faydalı bilgilerin yanısıra, başlık Rusça kısım için Perevodçik ve Türkî kısım için Tercüman adını taşıyordu. Her ikisi de “çevirmen” veya “yorumcu” anlamına geliyordu. Dolayısıyla, gerek başlık gerekse biçim yayının asıl maksadını ele veriyordu: hem İslâm toplumunun yeniden hayat bulması hem de Ruslarla sblijenie‘sinin (yakınlaşmasının) teşvik edilmesi bakımından, kültürel çizgiler boyunca, İslâm ve Rus/Batı kültürlerinin niteliklerini geniş çaplı kitle tüketimine açmak. Elde edilmesi beklenen neticeler, bir yandan, iktisadî gelişmeyi köstekleyen, toplumsal kayıtsızlığı körükleyen ve siyasî zayıflığı besleyen Müslümanların zihinsel tevekkülüne bir son verilmesi; diğer yandan, İmparatorluğun daha adil, daha ahenkli ve daha kuvvetli bir hale getirilmesinde Müslümanlar ile Ruslar arasında eşit bir ortaklığın başlatılmasıydı. Bu bir adam ve çiçeği burnundaki gazetesi için devasa bir iş olsa da, gayret ve zamanla “küçük şeylerin büyüyeceği, güç şeylerin kolaylaşacağı, [ve] uzak şeylerin yakınlaşacağına” dair sarsılmaz inancın sürüklediği Gasprinskiy ve Perevodçik/Tercüman için böyle değildi.

* * *

Rusya’nın her köşesinden Müslüman tacirler Nijniy-Novgorod fuarına geliyorlardı. Ben de her yıl [görüşlerimi] yaymak için oraya gidiyordum… Fakat resmî şüpheleri üzerime çekmemek için de, … gazeteme abone topluyordum.
İsmail Bey Gasprinskiy

Rusya Müslümanları için daha yenilerde kullanılabilir hale gelen matbuat devriminin teknik başarılarına dayanan bir söylem yoluyla bir başka, hâkim kültürün içinde yer alan bir kültürü değiştirme mücadelesi veren Gasprinskiy’in bir dinleyici kitlesine ihtiyacı vardı. Onun Nijniy-Novgorod fuarına ve daha sonraları da diğer önemli Müslüman merkezlerine yaptığı seyahâtler ancak zamanla çözülecek belirgin bir soruna getirilen hassas cevaplardı. Her yıl ağustos ayında iki hafta süreyle düzenlenen Nijniy-Novgorod fuarı Rusya’nın en önemli fuarıydı. Ama bilhassa Volga Tatar kavmiyetine mensup çok sayıda Müslüman tüccar ve işadamının katılımından dolayı hayatî iktisadî işlevlerinden daha büyük bir öneme sahipti. Öteden beri uzak mesafeli ticarî faaliyetlerin içinde bulunmaları, kayda değer ölçekteki diasporaları, bütün bunların neticesindeki yaygın bağlantıları, nüfuzları, tecrübelerinin yanısıra onları değişime daha açık hale getiren rekabetçi ruhları nedeniyle Gasprinskiy Volga Tatarlarını potansiyel bir müttefik olarak görüyor ve gayet zekice hareket ederek onların desteğini arıyordu. Fakat bunu ancak onların ve diğer Müslümanların cazip bulacaklarını umduğu bir proje geliştirdikten sonra fiiliyata geçirdi. Bu projenin -modernist konumunun propagandasını yapacak yolların bulunması- tamamlanması yoğun ve çoğu kez yıpratıcı çabalarla geçen birkaç yılı buldu.

1883 öncesinde, yaklaşık dört yıl boyunca İsmail Bey çeşitli alternatifleri denedi. 1879’da Rus yetkililerine bir gazete kurmak için ilk izin talebini sundu. Bu, Rusya’daki ilk Türkî dilli gazete olan Hasan Bey Melikov Zerdabî’nin Ekinci’sinin kapanışından iki yıl sonraydı. Bu, aynı zamanda, Said ve Celal Ünsizade’nin Tiflis’teki Ziya adlı gazeteleri için izin almalarıyla hemen hemen aynı tarihlerdeydi. Gasprinskiy’in talebinin reddedilmesinin nedeni de, bilahare “iki valiye ve üç bakana” sunduğu dilekçelerinin akıbeti de bilinmiyor. Bunda, Kırım ve Kafkasya’daki yerel koşulların yanısıra idarî önderlik ve mevzuattaki farklılıklar da etkili olmuş olmalıdır.

Önündeki yol şimdilik tıkanınca, o da yüzünü başka yayın biçimlerine çevirdi. Mayıs 1881’den başlayarak ve ertesi yıl da devam ederek düzensiz aralıklarla çıkan herbiri bir ya da iki sayfadan meydana gelen, gazete formatında oniki adet “makaleler derlemesi” yayınladı. Kırım Tatarca yazılan bu makale derlemeleri yalnızca herkese hitap eden genel konularda değil, kariyeri boyunca en çok öne çıkan bir konu olan dil reformunu işleyen bir sürü makale de ihtiva ediyordu. Resmî izin almaksızın bir dönemsel yayın çıkarıyor suçlamalarından kaçınmak için Gasprinskiy her koleksiyona farklı bir ad vermişti. Oniki taneden sekizinin adını tespit etmeye muvaffak oldum: Tonguç, Şafak, Kamer, Ay, Yıldız, Güneş, Hakikât ve Latail. Bahçesaray’da Arap harfleriyle basım yapmaya muktedir bir matbaanın bulunmaması sebebiyle, bunların ilk ikisi sırasıyla beşyüz ve bin adet olmak üzere Tiflis’te Ünsizade biraderler tarafından yayınlandı. Gasprinskiy 1881 yazında bir matbaa kurma izni aldığından bütün müteakip yayınları Bahçesaray’da basmaya (tirajları bilinmiyor) muvaffak oldu. Elinde bu izinle St. Petersburg’a gidip yayın planlarını (beheri üç rubleye, yılda elli sayı basılacak bir gazete) ilân eden bir sirküler bastırdı ve sonra da birkaç başka vilâyeti arşınlayarak bu sirkülerleri dağıttı. Bu 1881 yılının ağustos ayındaydı ve Nijniy-Novgorod’daki fuar devam ediyordu. “Seküler bir yayın” fikrine kayda değer bir direnç gösterilmiş olsa da, en azından birkaç Müslüman tüccar buradan mallarıyla birlikte “Avrupa ve Asya Rusya’sındaki bütün önem taşıyan yerlere” bu ilânları taşıdılar. Memleketine dönüşünden kısa bir müddet sonra, matbaayı kurmaya, mürettipleri yetiştirmeye ve yaklaşık ikiyüz elli abonenin desteğiyle ayakta duran makale derlemelerini meydana getirmeye başladı.

Bu hayırlı başlangıç henüz bilinmeyen bazı sebeplerle dumura uğradı. Söz verilen elli koleksiyondan sadece onu Tonguç ve Şafak‘ın peşinden geldi. Gasprinskiy’e bakılırsa, yetkililer onun oyununu anlamış ve onu “bir dönemsel yayın niteliğindeki” bu faaliyetini durdurmaya zorlamışlardı. Abonelerine karşı mahcup duruma düştüğü bunu izleyen şaşkınlık ve bocalama devresinde İsmail Bey iki strateji uygulamaya karar verdi: bunlardan ilki kısmî bir telâfi olarak iki kitapçığın derlenmesi, basılması ve abonelere dağıtılması; ikincisi de hükûmet yetkililerini ona bir gazete çıkarma izni vermeye ikna etmek için yeni bir girişimde bulunmak.

Bahis konusu kitapçıklar, Gasprinskiy’in kendisinin de kabul ettiği üzere, alelacele biraraya getirilmişlerdi. Bununla birlikte, izleyen otuz yıl boyunca kotaracağı diğer birçoklarındaki tipik özelliklere sahiplerdi: öğreticilik, bilgilendiricilik, sadelik ve açık sözlülük. Elcümle, başvuru kitaplarını sadece birazcık aşan kitapçıklardı. Bunların ilki “gelecek yıl için lüzumlu” bilgilerin bir özeti şeklindeki, ondokuzuncu yüzyıl tarzında kaleme alınmış bir “takvim” olan Salname-i Türki‘ydi. Verileri derlemek için Gasprinskiy Rusça, Türkçe ve Fransızca yıllıklardan, atlaslardan, istatistik eserlerinden ve diğer kaynaklardan yararlanmıştı. Muhtevası tarih ve coğrafyadan çağdaş hadiselere, çeşitli ülkelerdeki eğitim meselelerine, basının durumuna, tren tarifelerine ve hattâ frenginin tarihçesine, nasıl yayıldığının ve tedavisinin bir tasvirine dek uzanıyordu. İkincisi daha kısa bir kitapçık olan ve hayvanlar âlemine ilişkin bir makale, Rüsya Müslümanlarının Mekke’ye hac yolculuklarında kullanacakları güzergâhın bir tasviri, çay üzerine bir deneme, kahvehane sahibi üzerine nükteli bir hikâye, kısa bir İstanbul tarihçesi ve Kuzey yarımkürede geceleri gökyüzünde görülen renkli ışıkların [Aurora Borealis] bir tasvirini ihtiva eden, yine değişik malzemelerin bir derlemesi niteliğindeki Mirat-ı cedid (Yeni Ayna). Metni desteklemek üzere Gasprinskiy aralara İslâmın canlı varlıkların resminin çizilmesine karşı geleneksel yasağına alışkın okuyucularına izah etmek -bunu modern bilimsel tahlilin talep ettiği şekilde yapıyordu- zorunda olduğunu düşündüğü şeylere ilişkin çeşitli temsilî resimler (meselâ bir çay ağacı) -“muhteşem” bir karar- serpiştirmişti.

İkinci stratejiye gelince, üsteleme semeresini verdi. 1882 ağustosunda İçişleri Bakanı Kont Dmitriy Tolstoy’a hitaben yazdığı ve St. Petersburg’a bizzat götürdüğü dilekçeye olumlu bir cevap aldı. Gasprinskiy’e muhtevası hem Rusça hem de Türkî dilde basılacak ve önceden özel bir sansür kurulunun denetiminden geçecek haftalık bir gazete yayınlamaya başlaması için izin verilmişti. Her ne kadar ulaşılabilir kaynaklar bu hadiseyi ancak yüzeysel biçimde tartışıyorsa da, niçin sonunda başarılı olunduğunu açıklayabilecek bazı mülâhazalar ileri sürülebilir: V. D. Smirnov’un işin içine girmesi, Gasprinskiy’in Russkoe musulmanstvo [Rusya Müslümanları] adlı denemesinin yayınlanması ve çok kısa bir süre sonra Rusya’nın Kırım’ı fethi ve ilhâkının yüzüncü yıldönümünün kutlanacak olması.

Meslekten bir tarihçi-şarkiyatçı olan Smirnov’un Gasprinskiy’in bu zor kazanılan zaferine yol açan hadiselerde kuşkusuz bir yardımı olmuştu. Yalnızca ilgileri ve görevleri nedeniyle de olsa, Smirnov’un Gasprinskiy’in çekiciliğinden kaçınabilmesi çok zordu: bir tarihçi olarak, Kırım’a büyülenmişliğini bir ömür boyu sürdürmüş ve bölge tarihinin Rus-öncesi dönemine dair birçok inceleme yayınlamıştı; bir dizi Türk dilini çok iyi derecede bilen tam tekmil bir dilci olarak, Rusya Müslümanlarının yaptıkları yayınlarda sansürcü olarak görev almıştı; ve İslâm kültürünün bir talebesi olarak, mesele yoğun bir tartışmanın konusu olduğu bir sırada, Millî Eğitim Bakanlığının resmî dergisine konuyla ilgili gerek genel terimlerle ifade edilen gerekse özgül olarak Kırım’a uygulanmış şekilde ele alınan makaleler yazarak İmparatorluğa bağlı Müslümanların eğitilmesi sorunlarının tâ içine dalmıştı.

Russkoe musulmanstvo‘nun yerel bir Rus gazetesinde tefrika edildikten sonra bir kitapçık şeklinde yayınlanması Gasprinskiy’in adını ve fikirlerini Rusça okur kitlesine tanıttı. Birçokları bu denemede katılmadığı birçok nokta bulabilecek olsa da, diğerleri arasında, İsmail Bey’in Ruslarla Müslümanlar arasında bir sblijenie için yaptığı çağrı, Müslümanların Rus devletine şartsız bağlığına yönelik teyidi ve eski Müslüman eğitim sistemini mahkûm edişi, İmparatorluğun yeminli gericileri bir tarafa bırakılırsa, onu çekici bir sima haline getirmiş olmalıdır. Kendisi de geleneksel İslâmî eğitimin ve dinî kisveli cehâletin yaman bir eleştirmeni olan Smirnov bu Ruslaşmış Kırım Tatarının sempatik savlarından haz etmiş olmalıdır. Ve 1905 yılında Perevodçik/Tercüman hakkında yaptığı yorum -gazetenin “çıkışı büyük işler vaât ediyordu”- doğruysa eğer, ilk onayı onun verdiğini makul surette varsayabiliriz.

İsmail Bey’in en son dilekçesine verilen olumlu cevabı etkilemiş olabilecek bir üçüncü faktör de daha karmaşıktı ve Rusya’nın Kırım üzerindeki hâkimiyetinin nisan 1883’teki yüzüncü yıldönümüne dolaylı olarak bağlıydı. Geçerli bir iddiada bulunabilmek için şimdiye dek konuyu çevreleyen hiçbir iç yazışma veya resmî tartışma tutanakları ortaya çıkarılamamışsa da, hükûmet önderlerinin, şu aşağıdaki sebepler külliyâtını göz önünde bulundurarak, yüzüncü yıl kutlamaları vesilesiyle, yerli dilde çıkan bir gazetenin kurulmasına izin vermiş olmaları pekâlâ mümkündür: (1) onsekizinci yüzyıldaki bu vakıanın tarihî önemi ve aradan sadece bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, imparatorluk için beklenen iktisadî ve stratejik kazançlar; (2) bunun aksi istikâmetinde yer alan, bölgenin birçok beklentiyi, bilhassa iktisadî olanları gerçekleştirmekte karşılaştığı güçlükler ve belli ölçüde açıkça görülebilir memnuniyetsizlik ve karşılıklı güvensizlik yaratan yerli sakinlerin yaşam kalitesindeki genel gerileme; (3) bunun sonucu olarak, Kırım Tatarlarının çeşitli yollarla -Türkiye’ye arızî ve genellikle kitlesel göç ve Türkiye’den molla ithaline yüksek derecede bağımlılık şeklinde tezahür eden- göstermeye devam ettikleri Osmanlı İmparatorluğuna (en sonuncusu 1877-1878’de cereyan etmiş olan, Rusya’nın sık sık çatışmaya girdiği) yönelik belirgin sempati ve bağlılık.

Kendisine bir gazete çıkarma izni veren koşullar ne olursa olsun, Gasprinskiy Perevodçik/Tercüman‘ı yayınlamak için büyük bir çaba içerisine girdi. İlk sayısı yüzüncü yıl kutlamalarını iki günle kaçırarak, belki de gazetenin ilk sansürcüsü Smirnov’un gözden geçirmesi için St. Petersburg’a bir nüsha gönderilmesi gereği yüzünden, 10 nisan 1883’te çıktı. Gazete kısmen İstanbul’dan ithal edilen Arap hurufâtıyla ve yine aynı yerden getirilen bir dizgicinin yardımıyla matbaaya verildi. İsmail Beyin çeşitli basım işlerine yardımcı olmaları bakımından yerli insan yetiştirebilmesi için bir yıl beklemek gerekecekti. O zaman bile, gazetenin iki dilli niteliği “Rusça metinleri dizmeyi ve Tatarcayı karıştırmayı bırakmayı” çok yavaş öğrenen dizgicilere sorun yaratmaya devam etti.

Perevodçik/Tercüman‘ın ilk birkaç yılı malî bakımdan çok istikrasızdı. Eşi Zühre hanımın 1881’de evlenirken Gasprinskiy’e getirdiği çeyiz ile annesinden miras kalan bir mülkün satılmasının epey yardımı oldu, ama gazetenin uzun vadede yaşamasının anahtarı yayıncının abone cezbedebilme kabiliyetinden geçiyordu. Göz korkutucu bir görevdi bu. Her yerde olağanüstü bir kayıtsızlık, güvensizlik ve alaycılıkla karşılaşıyordu. Her ikisi de destek aradığı ileri gelen bir Müslüman topluluğa verilen ziyafetlerde cereyan eden iki hadise karşılaştığı bu güçlükleri çok iyi resmeder. İlki 1882’de Kazan’da vaki olmuştu. Yöredeki otellerden birinde büyük bir salon kiralayan ve şehrin Tatar cemaâtine bir edebiyat gecesi tertip edildiğini duyuran Gasprinskiy okuma-yazma ve Müslüman dillerinin sağladığı avantajlar üzerine bir konuşma yapmayı tasarlamıştı. Oysa geceyi şöyle nakleder:

Saat dokuz oldu. Daha iki saat bekledim, ama sadece üç misafir zuhur etti, onlar da Kazan’dan değil, başka şehirlerden gelenlerdi. Biri Kafkasya’dan Allahyar Bey ve diğer ikisi de daha sonra Orenburg’da Vakit gazetesini [Tatar dilinde çıkan bir gazete] neşreden Şakir ve Zakir Ramiyev biraderlerdi. Tabiâtıyla, gece tertiplendiği şekilde cereyan etmedi, ama şans eseri Kazan’da buluşan bu yolcular arasında çok yararlı bir fikir alışverişi yapıldı.

Cemalettin Velidov’a göre, Gasprinskiy’in gazete çıkarma tasarısını olumlu bulan ve onu bu çabasında teşvik eden tek Kazanlı, önde gelen reformcu âlim ve tarihçi Şihabeddin Mercanî idi. Bununla beraber, Şakir Ramiyev’in muhtemelen İsmail Bey’le buluşmalarından çok kısa bir süre sonra biraderine yazdığı mektubun da gösterdiği gibi, sempatizanların bile kuşkuları vardı:

Kendinden gördün, dolayısıyla biliyorsun ki, halkımız başına … sarık geçirmeyen birinin sözüne itibar etmiyor. Bazı kişiler Gasprinskiy’in bir gazete yayınlamaya hazırlandığını işitince dehşete düştüler ve sopalarını sallayarak şöyle dediler: “Gazete, gazete! Bu dünyanın sonu demek!”

Rusya Müslümanları arasında okuma-yazmanın ve aydınlanmanın yayılmasının fazlasıyla yanında olmasına rağmen, Şakir şahsen zamanın bir gazete çıkarmak için yeterince olgunlaştığından emin değildi.

İkinci hadise, birkaç yıl sonra, 1885’te Kafkasya’da bir abone yazma “avı” sırasında cereyan etmişti. Daha sonraları bu tecrübeyi hatırladığında Gasprinskiy şöyle yazmştı:

O zaman şehrin [Bakû] altını üstüne getirmiş ve neredeyse zorla birkaç yüz nüsha dağıtmış, ama abone olmak isteyen tek bir kişi bulamamıştık. Halk gibi, tüccarlar da kuşkusuz bizden korkuya kapılmışlardı ve bu da çabalarımıza ciddî şekilde engel olmuştu. Din adamları bizi sapkın olarak görmüş ve rastlantı eseri karşılaştığımız iki-üç entelektüel de bize deli gözüyle bakmıştı!

Perevodçik/Tercüman‘ın tarihinde herhangi bir zamanda ne kadar abonesi olduğunun teyidini yapmak imkân dahilinde değil. Daha ileri yıllar için, beş bini sadece Türkiye’de satılmak üzere, on ilâ onbeş bin rakamı ileri sürülüyor, ama bunların geçerliliği şüpheli. İlk beş yılın sonunda, Gasprinskiy’in Filipov’a söylediğine göre, gazete hâlâ sadece üç-dört yüz aboneye sahipti. C. Seydahmet’in 1883, 1884 ve 1885 için verdiği sırasıyla üç yüz yirmi, dört yüz altı ve binin üstü şeklindeki rakamlar düşündürücü. Bu rakamlar doğru olsaydı, 1890’ların başlarında, malî sıkıntının gerilemiş, sonra da ortadan kalkmış olması gerekirdi.

Başlangıcından 1905 yılının sonuna kadar, Perevodçik/Tercüman, Rusça ve lisan-ı Türkî bölümleri yaklaşık iki eşit parçaya bölünmüş dört sayfalık bir teknik formata sahipti. Öyle görünüyor ki, Gasprinskiy her zaman yazılarını önce Rusça yazıyor, sonra Türkçeye tercüme ettiriyordu. Abdürreşid İbrahimov, İsmail Bey’in uygulamasının böyle olduğunu, zira Türkçe yazamadığını iddia eder. Meselenin aslı, Gasprinskiy’in 1906 yılında kendi hakkında yazdığı gibi, Türkçede “edebî üslûp ustalığına” sahip olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Ana diline hâkim olup olmadığı ya da ne derece hâkim olduğu açık değilse de, yazılarının Türkçeye başkaları tarafından tercüme edilmesi uygulaması 1905 yılının sonuna dek sürmüştür. Her neyse, 1905’ten itibaren Rusça kısım yavaş yavaş sıfırlandı ve gazetenin adı Tercüman-ı Ahval-i Zaman oldu.

Başlangıçta haftalık bir yayınken, Perevodçik/Tercüman 1904’te haftada iki gün, bilâhare 1906’da haftada üç gün ve son olarak 1912’den kapandığı 1918 yılına dek günlük olarak çıkmaya başladı. Abonman bedeli başlangıçta yılda dört rubleyken, 1907’de üçe düştü ve son olarak da, günlük haline geldiğinde, beşe yükseldi. 1890’dan itibaren, her ne kadar Gasprinskiy bu konuda temkinli olmaya devam etse de, çizimler, resimler ve fotoğraflara da yer verildi. Temel mizanpaj bakımından tutarlılık esastı: Gasprinskiy tarafından kaleme alınan bir başmakale ve makaleler, Rusya içinden haberler, yurtdışından haberler, bir tefrika (zaman zaman edebî/didaktik, başka zamanlar doğrudan doğruya bilgilendirici), resmî duyurular (bilhassa Müslümanlarla ilgili olanlar), Rus (ve daha sonraları Müslüman memleketlerdeki) dönemsel yayınlarından iktibaslar, kitap haberleri ve ilânlar.

Perevodçik/Tercüman‘ın tipik bir sayısının muhtevasının bu kaba hatlarıyla tasviri gazetenin abidevî önemi konusunda bizi yeterince aydınlatmaz. Bir kere, gazetenin bizatihî varlığı bile, giderek artan sayıda Rusya Müslümanı için, yalnızca kamusal söylemin niteliğini değil, seviyesini ve tesirini de değiştiren, hızla genişleyen bir kitap neşriyâtı ve ticaret ağından da güç alan gerçek bir iletişim devrimine delâlet ediyordu. Başlangıçta, gazete basitçe yeni bir şeydi ve bütün yeni şeyler gibi geniş bir yelpazede tepkiye yol açıyordu: merak ve alkıştan şüphe ve mahkûmiyete. Müslümanlar için farklı, dolayısıyla da cesaret kırıcı olan, dünyaya ve insan faaliyetine bakış tarzının hem bir yansıması hem de bir dillendiricisi görevini görüyordu. Modernizmin bir sözcüsü olarak, zımnen yıkıcıydı. Bu da, İsmail Bey’in, kökü ister İslâmî isterse Rus pratiğinde olsun, statükoya kademeli olarak artan saldırı stratejisini açıklamaya yarar. Bu nedenle, bir taraftan, gazetenin muhtevasını, Müslüman okuyucuları için tartışma yaratmayacak konular üzerine en temel ve en yalın malûmâtla sınırlandırdı. Şöyle yazıyordu:

Üç yıl böyle geçti. Dördüncü yıl, gazetenin muhtevasını biraz genişlettim ve içine tenkidî unsurlar kattım. Yine de, bunu yapmak için, öncelikle, abonelerimi yaptığım tenkitleri alaycılıkla ya da rezilâne dedikoduculukla karıştırmamaları hususunda ikna etmem gerekiyordu. İnsanları bu hususta ikna etmek çok uzun zaman alıyor ve [bu görev] halen daha sürüyor. Şimdi [1888] bile okuyucularım zaman zaman benim dedikodu yaptığımı zannediyorlar ve onları bunun aksine ikna etmeye çalışmak bütün çabamı alıp götürüyor.

Diğer taraftan, Rusya’nın gücü ve hâkimiyetine riâyet ediyor, sansürcünün sopasından kaçınıyor ve 1905’te imparatorlukta şartlar değişene kadar, politikayı programının dışında tutuyordu. Yenilik olgusu geçince, Perevodçik/Tercüman yavaş yavaş sembolik, hattâ mecazî bir anlam taşıyan bir görüntüye kavuştu. Bu kısmen onun hayatta kalmayı başarabilmesinden, zengin ama gelişmemiş bir toprağa atılan bir tohumdan biten gürbüz bir bitki oluşundan kaynaklanıyordu. Mukayeseli olarak, 1917 öncesindeki birkaç on yıl boyunca dünya yüzü gören Müslüman dönemsel yayınların diğer çoğu örnekleri kısa ömürlüydü ve sahneye çok daha sonraları, büyük ölçüde 1905’ten sonra çıkmışlardı. Bununla beraber, hayatta kalıştan daha da manidar olan, yavaş yavaş sayfalarında ifade bulmaya başlayan, daha iyi bir gelecek kurmaya yönelik programdı. Kitap (doğru olanı şüphesiz) ve gazete okumayı teşvik ederek, Gasprinskiy daha geniş ve daha hoşgörülü bir fikir jimnastiğinin yolunu açmıştı: geleneksel eğitim sisteminin ıslahı, Arap alfabesinin basitleştirilmesi ve Türkî diller arasındaki farklılıkların azaltılması, başka kültürlerle ve bunların başarılarıyla köprü kurulmasının aracı olarak yabancı dil öğrenmenin önemi, vasıf geliştirme (bilhassa iktisadî olanlar) ve kabiliyetlerin önünün açılması (bilhassa kadınlarda) ve Müslüman dinî uygulamaları idaresinin yeniden yapılandırılması hakkında.

Bütün bunlar arasında en temelli olanı akıl ile dinin birbiriyle uyumsuz olmadıkları üzerindeki tavizsiz ısrarıydı; bunlar sadece farklı insanî ihtiyaçlara hizmet ediyorlardı. Her ne kadar insan davranışlarını düzenlemekle âlâkalı olsa da, din, insanın birşeyler öğreneceği yegâne tecrübe nesnesi değildi. Gasprinskiy meseleyi kısa ve öz olarak şöyle ortaya koyuyordu: “… Şeriâtın, ya da inancın, hakikâtten, yani akıldan ve tecrübenin dikte ettiklerinden uzaklaşmaması çok önemlidir.” İslâm dinini reddetmek değil, ama adem-i merkezileştirmek yoluyla, Müslüman tecrübesi içinde, Batı’nın teknik ilerlemelerinin kabulüne izin verecek laik bir yer açmaya çalışıyordu. Giderek daha çok insanın bilincine vardığı üzere -büyük ölçüde Perevodçik/Tercüman benzeri yayınların sürekli dürtüsüyle-, bu ilerlemeler sadece Batılıların terekesinde kalamazdı. İşte Gasprinskiy ve gazetesinin ortaya attığı meydan okuma ve vaât, bu terekenin nasıl paylaşılacağı, bunun modernleşmeci ideoloji misâkının içine nasıl katılacağı ve dolayısıyla da, Müslümanların bir zamanlar sahibi olduklarını düşündükleri ve yeniden ulaşmayı arzuladıkları güç, refah ve itibarı nasıl yeniden talep edecekleriydi. Zamanla Perevodçik/Tercüman modernizm için bir mecaz halini aldı. Bu itibarla da, adı, Rusya Müslümanlarına kendileri ve diğer birçoklarının geçen yüzyıl ve sonrasında peşine düştükleri bu abidevî emeli hatırlatıyor.

İsmail Bey Gasprinskiy – Tercüman Gazetesi ve Yirmi Senelik Devamının Dua Meclisi

(*)


Yazan : Fatih KERİMÎ

Hazırlayan : Zafer KARATAY

Her milletde olduğu gibi daha çoktan değil bizim de öyle bir vakitlerimiz var idi ki; matbuat, edebiyat ve hususiyle gazeteler hakkında milletimizin fikri gayet yanlış ve eksik idi.Gazete, edebiyat ve umumiyle yeni matbuatın neden bahsettiğini, ne faydalan olduğunu ve neye hizmet ettiğini, onlarla meşgul olanların kimler olduğunu ve neye çalıştıklarını anlayanlarımız gayet az idi. Maarif tahsil ile fikirleri aydınlanmış olanlarımız bu hususlarda doğru bir fikir sahibi olabilmişlerdir. Yoksa bizim milletimize rehberlik eden ruhanî ulemamız ve onların verdikleri hatalı fikirleri takip ederek medreselerimizde tahsilde bulunan talebelerimiz ve avam halkımız yeni matbuatın aleyhinde olup, edebiyata ve gazetelere mutlak lüzumsuz ve ömür zayi edici safsata ve yalan şeyler nazarıyla bakarlar. Kendileri bunlar ile asla iştigal etmezler ve iştigal etmekten başkalarını da kesinlikle men ederler ve hatta bazı müderrislerimiz gazete okuyan bazı nadir talebelerini “başkalarını da azdırır” diye medreselerinden kovmak derecelerine kadar varırlardı. Her vakitte ve her hususta mutlaka eskiliğe hürmet ederler. Zaman her dakika yenileşmekde ise de onlar her şeye eskilik gözü ile bakıp şeriata ve akla münasebeti olsun olmasın yeni işlere, yeni fikirlere ve her nevi yeniliklere nefret duyarlar. Hülasa her ne olursa olsun eskiliği dindarlık yeniliği dinsizlik addederlerdi.

Medreseler bütün ömürlerini okutmak ile ve talebeler de yirmişer otuzar senelik ömürlerini medreselerde okumak ile geçirirlerdi. Lakin tertip ve nizam ile hemde bu fikre müstenid olarak tahsil ettirildikleri ve ettiremediği cihette okutucular da okuyucular da okunulan şeylerin ne olduğundan, ne yolla ve ne için lazım olduğundan bihaber idiler. Değirmen döndüren öküz gibi hep aynı bir yoldan gezerler, yani yirmişer sene vakit geçirip hayz, nefes, istincâ ve istibra [1] gibi birkaç bahisler ile meşgul oldukları halde yine şunlar hakkında apaçık bir şey bilip lüzumu vaktinde ihtilafsız ve şüphesiz bir cevap vermezlerdi. Bundan beşyüzbin sene evvelki ahvale göre çizilmiş olan mahdut bir daire içerisinde boğulup, lüzumsuz şerhler ve haşiyeler, manasız bahis ve itirazlar ile aziz vakitler zayi edilmekte ve binaenaleyh ruh ve felsefesi nazar-ı itibardan düştüğü, esas ve maiyeti bilinmediği cihetle din günden güne sönmekte tabiat kanununa ve zamanın icablarına uygun hareket edilmediği için milletin hayat ve geçimi günden güne ağırlaşmakta ve hatta şöylece daha devam edilerek, damarlarında donmuş olan kanı, yeni medeniyetin ışık ve hararetiyle uyandırılıp harekete getirilmeyecek olursa bîçare milletin zeval ve inkıraza mahkûm olacağı anlaşılmakta idi. İşler şu derece ağır ve teesüflü olduğu halde bilâ yine şu vakit bir adam çıkıpta millete karşı “Siz karanlıktasınız, size ziya lazım. Siz hastasınız size deva lazım” diyecek olursa millet o adama düşman nazarıyla bakmaya ve bizi tahkir ediyor diye onun üzerine hücum ile onu parça parça etmeye müstaid ve hazır idi.

İşte şöyle bir vakitlerimizde İsmail Bey Gasprinskiy Bahçesaray’da TERCÜMAN isminde Müslümanca ve Rusça bir gazete tesis ederek 1883 senesi 10 Nisan’da evvelki nüshasını neşretti. Ve işbu birinci numaralı gazetenin başında mesleği tayin makamında böyle yazılmış idi :
“Gazetemizin neşriyatına başladığımızda okuyucularımıza ifademiz odur ki medenî hayattan faydalı ihbar ve beyan edilmiş fikirlerden, millî ihtiyaçlardan Rus toplumundan haberdar olmak Tercüman’ın başlıca hizmeti olacaktır. Mesleğimiz zor ve güçtür.. Bu halde “Bismillah” ile işe tutunup hakikat ve marif bilmek için kaleme yapıştık. Tercüman’ın fayda derecesi ve maksadına uygun yolda olup . olmadığı hususta muhakeme ileride olur ve bu muhakemenin kazziyesi biz olmıyacağımız aşikârdır”.

Yukarıda beyan edilmiş olan haldeki bir millet için gazete tesis etmekten maksat mal toplamak, şöhret kazanmak vesaire gibi şahsî ve nefsanî arzular olmadığını ve millet ve vatan sevgisine, hükümete ve umumiyetle insaniyete hizmet ve cehalet veremine müptela olan biçarelere şifa verebilmek için fevkalâde büyük bir gayret ettiğini insaf sahibi olan her bir adam tasdik etse gerek. Çünkü o vakitlerde millet karşısında yeni matbuat erbabının ölü yıkayıcı bir molla ve mescid süpürücü bir müezzin kadar da hürmet ve itibarı yok idi. Hem de gazete ve Türle lehçelerinde yazılmış risaleler içün akça israf edip günaha girmekten de(!) fevkalade korkuyorlardı.

O halde “TERCÜMAN” gazetesini sahibi niçin tesis etti? Hiç şüphesiz cehalet karanlığında kalarak günden güne mahvolmaya yüz tutan milleti maarif nuru ile aydınlatmak ve çürümeye başlayan azalarını medeniyet ziyası ile ihya etmek için. Bundan asla hiç şüphe yoktur. Kalbi gayret, hamiyet ve metanet ile dolu olan İsmail Bey Gasprinskiy bütün müşkülata göğüs gererek işe teşebbüs etti. Vatana, hükümete ve millete sevgi olgunluğu ve sadakatle kahramanca bir surette hizmete yirmi sene devam etti. Böyle âlicenap bir metanat sahibi herkesin tebrik ve teşekkürüne tamamiyle ve bihakkın lâyıktır.

Hastanın tabiatını bilip deva eden tabib gibi milletin idrak derecesine ve ihtiyacına göre hitap ederek büyük bir sabır ve sebatla milleti yavaş yavaş selamet sahiline yani maarif ve medeniyete sevk etmesi, Tercüman’ın en büyük hizmetinden ve beğenilip alkışlanmaya değer maharetindendir.

Tercüman şimdiye kadar haftada yalnız bir defa çıkıyor idi. Hacmi büyük olmadığı gibi münderecatı da çok değildir. Lakin hizmeti pek büyük oldu. Millet kendinin cahil, ilim ve maarife muhtaç olduğunu, maarif ve medeniyetten başka hayat, mümkün olmadığını anlamaya başladı. Düşüncelerde teyakkuz hasıl oldu. Millet kendinin hasta olduğunu, devaya muhtaç olduğunu, karanlıkta olduğunu, ziyaya muhtaç olduğunu itiraf etmeye başladı. Tercüman’ın büyük hizmeti de budur.

Tercüman’ı tesis edebilmek için hem de neşrine başlandığı vakitlerde çekilmiş olan maddî ve manevî müşkülat tabii pek çok olmuştur. Muhterem muharrir efendi bunları kendinin otobiyografisinde yazar.

Dua Meclisi, 1903 yıl 4 Mayıs Pazar günü sabah saat onlarda refikim Hamidcan Efendi ile beraber İsmail Bey Gasprinskiy’in hanesine dua meclisine var.dik. Dairesine (yurtuna) girildiği gibi kapının sağ tarafında matbaa idarehanesi ve kapının karşısında ortalıkta kendi ikâmetlerine mahsus hanesi ve hanenin arka tarafında büyük ağaçlar ve meyva ağaçlarıyla örtülmüş olan güzel bahçesi vardı.

Biz vardığımızda hademeleri karşı alarak bize doğru bahçeye geçirdiler. Bahçenin geniş ve meydanlık bir yerinde iki çadır kurularak birinin altında Kırım usulü ile ayaklan bükülüp oturmak için palazlar döşenilmiş ve alaturka minderler koyulmuş ve ikincisinin altında Rus misafirleri ve Mirzalar oturması için masa ve oturakçeler koyularak alafıranga hazırlanmış olup biz yardık da kasketli şapkalı adamlar, memurlar Rus ve Müslüman intellipentleri oturmuş ve İsmail Bey’in kendisi de gayet açık yüz memnuniyetiyle misafirleri karşı alıp durmakta idi. Evvela kendisiyle görüşerek meclisini tebrik ettik, sonra başka misafirlere umumî bir selam verip takdim olunduk. İstediğimiz çadırda oturmak için İsmail Bey tarafından kendimize seçme ve müsaade verildiğinden, Bahçesaray’ın uleması ve halkı ile yakından tanışabilmek için ulemaya mahsus alaturka döşenilmiş çadırda oturduk. Kahveler, tatlılar ikram olundu.

İki çadırın arasında masa üzerinde Rusya’nın her. tarafından Müslümanlar . dan Ruslardan gelen Tebriknameler, hediyeler, Tercüman’ın yirminci senesine yadikâra neşredilmiş olan risalaler koyulmuş olup, istiyen adamlar bunları bakıp seyretmekte, telgraf ve mektupları okumakta ve bir taraftan henüz yeni misafirler toplanmakta idi. Gelmiş tebrik telgraflarının adedi iki yüze ve mektupların adedi üçyüze ulaştığı sonradan anlaşıldı.Gerek telgraflarda gerek mektuplarda bir çok Müslimelerin isimleri görülüp maarif erbabı ve hamiyet sahiplerini ziyade sadetti. Çünkü Müslüman hatunların yalnız oğlan ile kız toyuna değil, belli ki ilim ve maarif bayramına hem iştirak ettikleri anlaşıldı. Milletin istikbali, hayat ve bekası hatunlarımız elindedir. Maarifli, terbiyeli ve ahlâklı olursa, milletin istikbali açık yok ise milletin hali harap, istikbali berbaddır.

Gündüz saat 12 sularında misafirlerin tamamı toplanıp bittikte İsmail Bey ayağa kalkıp umuma hitaba kısa ve açık surette: Bugün Tercüman Gazete’sinin yirmi senelik dua meclisi olduğunu ve hanesini teşrifle kendisini bahtiyar ettikleri için misafirlere fevkalade minnettar ve müteşekkir olduğunu beyan ve ulemaya Hatmi Kuran ile dua etmelerini rica etti ve namazdan sonra ulema meclisinde Hatim-i Kuran olunup dualar edildi. Sonra yemekler verildi, nutuklar söylendi.

İşbu dua günü vakası Tercüman’ın kendisinde (1903 senesi 11 Mayıs tarihli 18. nüshasında) mufassal yazılmış olduğundan nasıl geçtiği okuyuculara malumdur. Lâkin Tercüman’ı okumayanlara bir malumat ve okuyanlara bir tekrar olmak üzere şunu buraya aynen nakil etmeyi münasip gördüm? Tercüman’da böyle yazılmış idi:

“Dua Günü – Sağ selamet olarak elimize verilmiş gazete imtiyazını bir kazaya uğratmayıp milletimizin tavsiye-i malumatına ve sabiyanımızın tahsilinin kolaylaştırılmasına kadar şimdiye kadar hizmet edegeldiğimin yirmi senesi şükranına, bir çok dost ve tanıdıkların iştiraki ile Mayıs 4’de ihlaslı dualarda bulunduk. Bence pek mukaddes olan şugünde bendelerine katılmış irfan ehli ve vicdan sahibi bulundu. Ki yeniden kuvvetlendim. Lazım gelirse yeniden işe başlamaya cesaret aldım. Meğer milletin sevgisinde hususî bir ulviyet ve kutsiyet varmış, kıyas ediyordum. Amma şimdi hissettim, gördüm. Cenab-ı Hakk’a bin bir şükür.

Büyük Rusya’nın her tarafından şu kadar muhabbetnameler, şu kadar tebrikler, şu kadar halis dualar geldi ki şu güzel adamlara ne gibi teşekkürlerle ikna edebileceğimi bilemiyorum. Bunca mektuplar, nameler az olur gibi Troisk Orenburg, Fergana, Ural, Kasım, Hacı Tarhan ve Odessa Müslümanlarından vekâlet ile duamıza darülfünun talebesinden Genceli Yusufbekov, Muallim Bekir Efendi Emekdarov, Hacı Abdurrahman Efendi Ahmarov, Edip Muhammed Fatih Kerimov, müdderris Abdurrahman Efendi Ömerov, Hamitcan Efendi Orabov (Arabov), Kadı Abdürreşit Efendi İbrahimov cenabları teşrif buyurdular. Şu kadar hediyeler, yadigârlar geldi ki; aceba liyaketimden mi, bahtımdan mı suali ile vicdanım rahatsız oluyor. Her halde ziyade müteşekkir ve minnettar olarak cümlenize en içten Allah’dan razılık temenni ederim, İsmail.
Dua günü aşağıda yazılmış surette geçirildi.

Saat onda Keşiş efendiye yazdığım ricanameye binaen Rus Kilisesi’nde tabaat fenninin mucidi “Jan Gutenberg”in ve Rusya’da birinci matbaacı “Fedor”un istirahat-ı ruhlarına dua edildi. Bundan iki saat sonra idarehanemiz bulunan bahçede Hatim-i Kelâm (Kuran) ve dinî usulümüzce dualar edildi. Bu duada bir nebçe yüz Müslüman, on mekteb-i cedidin birer sınıf talebesi, Rus, Rum, Karaim, Yahudi cemaatlerinin ileri gelenleri ve bahçemizin bir tarafında mahsus hazırlanmış çadırda bir çok Müslimeler hazır bulundular.

Dualara güzel bir mukaddime olarak Yeni Cami İmamı Had Emir Efendi ilim, maarif ve matbuatın ehemmiyet ve lüzumuna, ilerleme sebeplerine dair gayet güzel ve baliğ nutuk söyledi. Nutukları yarım saatten ziyade sürüp lisanının olgunluğuna, aydın fikirlerine herkes hayran oldu. Gayrî İslamdan olup Türk dilini bilenler, cemaat arasında böyle bir natkân (hatibin) vücuduyla bizi tebrik ettiler. Bundan böyle ilim ve maarif koruyucusu olan imparator hazretlerine ve cümle mukaddes ailesinin afiyet ve ikbalini temenni ederek mahsus dua okundu. Hazır bulunan yüzlerce Müslümanın ve sabiyannın “Amin” tesirli sedaları bahçeleri kayaları, dağlan tuttu. Kayalarda aminlere amin ile aks etti.

İkinci dua Kazanlı merhum edip ve naşir Abdülkayyum Efendi Nasırov ile Karabağlı merhum edip ve muallim Sefer Alibey Velibekov ruhlarına o ve edebiyat ile tedrisat yoluna yaptığı para yardımları ile meşhur Sibiryalı Hacı Nimetullahbay Seyyidekov ile Orenburglu Hacı Abdülganibay Hüseyinov ruhlarına bahşedildi. Üçüncü dua; Mevcut ehli kelâmın ve ilim ve maarif uğruna büyük insanları ile meşhur Orenburglu Ahmetbay Hüseyinov ile Bakülü Hacı Zeynelabidin Takiyyev cenablarının ömür ve ikballerine Hüda ve Nida aleminden istirhamdan ibaret idi. Bütün insanlık alemine mânâsı malûm olan mukaddes kelime “amin”in bin ağızdan bir ağız gibi gün yüzlerine yağdırılmakta idi. Dördüncü Dua; Cümle hazır bulunanların ve uzaktan teşrif buyurmuş misafirlerin, hususî çadırda toplanmış sevinçli ve sade hanımların afiyet ve ikballeri için edildi. Duada hazır bulunan cemaate teşrif lûtfunda bulunduklarından ötürü teşekkür ederek, Taşkent’den hediye gelmiş ak ipek halatı (Akçapanı) ben sonsuz duacı Hacı Emir Efendiye bahşettim. Duaların ahirine kadar gelmiş tebrik telgraflarının miktarı ikiyüze kadar, muhabbetnamelerin miktarı üçyüze vardı. Rusya’dan başka Çin Türkistan’ından, Cenova’dan, Gulça’dan, Hive’den, İran’dan, Mısır’dan, Bulgaristan’dan, Paris’den, New Yorkdan tebrikler var idi.
, Şehirler, cemaatler, hayır cemiyetleri, mektep ve medreseler namından yazılmış hususi nameler, Kırım, Kazan, Kafkasya müftüleri ve Kafkasya Şeyhül İslâm mekremetlü efendilerden selamlar var idi. Kazan Cemiyet-i Hayriye-i İslamiyesi Nisan’ın yirmialtısında hususî olarak toplanarak name-i mahsus ile tebrike karar vermiş; Troisk şehri Cemiyet-i Hayriyesi biz bendelerini daimî ve fahrî aza seçerek, vesikayı göndermiş. Petersburg Müslümanları keza name-i mahsus göndermişler. Öz cemaatimiz Bahçesaray Müslümanları yirmi senelik yirmi bin ruble para toplamak suretiyle tebrik buyurup bizi nihayet mesrur buyurdular. İşbu akça eskilik ile kapatılmış olan “Orta Medrese nin yenilenmesine esas tayin edilmiştir. Cenab-ı Hak muvaffak buyursun.Saratov (Sarıtav) vilayeti Müslümanlarının ileri gelenlerinden çuha ve yün eşya fabrikatörleri Hacı İşmuhammed Deberdiyev ve biraderleri tedrisatta sesli harf usulünün Bahçesaray’dan zuhur ettiğini ve Bahçesaray muallimlerinden uzaklardan gelenlere telkin edildiğini ya da alıp muallim efendilere birer giyimlik çuha hediye kılıp idaremize göndermişler.
Gelmiş bir çok hediyeler arasında cümlenin dikkatini önde gelen tüccarlardan meşhur madenciler Muhammed Şakir ve Muhammed Zakir Ramiyev cenablarından gelmiş kıymetli ve renkli taşlardan yapılmış demet, celb etmiştir. Hakikaten görülecek nazik ve büyük bir hediyedir. İşbu taş ve maden demeti altın, yeşim, aleksandriyat, zümrüt, ametist [2], nazar boncuğu, dağ belloy vesaire Ural taşlarından tertip olunmuş kırk funtluk [3] bir çiçektir.

Dua ve nutuklar biadında cümle izzetli duacılara alaturka sofralar, Rus vesair misariflere alafranga iki sofra kurulup ekmek ve aş takdim olundu. Bu esnada dua ve tebrike gelmiş çalgıcı esnafı (muzikacılar) seksen kişi bir peşrev çaldıktan sonra “Ya Hûda hıfzeyle Padişahı!” [4] adlı Rusya münâcatını[5] çaldılar. Cümle hazır bulunanlar ihtirama ayağa kalkıp münâcât bittikde tekrar tekrar “urralar” ile dağları gürüldettiler.

Söylenmiş cümle nutukları, mektepleri namına sabiyânın okudukları tebrikleri, şimdi derc etmeye vakit ve mahal müsaade değildir. Bu nutuk ve namelerde şu kadar dikkate şayan fikirler ve arzular vardır ki cümlesinin bir mecmua olarak neşredilmesi daha münasip görülmüştür. Akmescid’den gelmiş fotoğrafçı “Juznesinskiy” burun cemaati bir iki mertebe çıkarıp istek edenler için hazırlayacak oldu. Akşam renkli fenerler yakılıp meclis mahali hoşça aydınlanıp gece geç vakitlere kadar sohbet ile geçirildi. Gençlerden bazdan oyun (raks) ile eğlendiler. Alınmış mektupların ve namelerin umumiyle mefhumu pek ibretlidir. Millet ne diyor, ne istiyor. Gelecek nüshamızda yazarız. Şimdilik cümleye tekrar ve teşekkürler ediyoruz”.

İşte şu surette Tercüman’ın kendisinde hem beyan olunduğu veçhile nutuk söyleyenler arasında Bahçesaraylı İmam Hacı Emir Efendi hakikaten pek güzel, pek açık, müessir ve manâlı söyledi. İlim ve maarifin insanoğlu için ne derece gerekli saadet olduğunu; ilim mariften başka insan için asla rahat ve düşünülen saadet olmadığını Ayet-i Kerime ve Peygamber hadislerinden bir çok deliller, ile izah ve beyan ettikten sonra bunlara dair Avrupa’nın ulema ve hükmiyasının eserlerinden, makale ve bendlerinden ve sözlerinden bir çok misaller ve deliller gösterip meseleyi ziyadesiyle aydınlattı. Şu surede ilim ve maarifin ehemmiyeti ve şerafetini dinleyenlerin göz önüne koyduktan sonra o ilim ve maarifin terakki ve intişarına hizmet edenlerin ne kadar mukaddes ve muhterem olduklarım ve o hizmetinde iki kısma bölünmüş olarak biri maddî yani maarif yoluna para ile yardım etmek ve diğeri manevî yani öğretmek, söylemek, yazmak ile olduğunu ve bunların her biri gayet makbul ve güzel olduğu halde kalem hizmetinin başkalara nisbeten daha ziyâde faydalı, umumî, bakî ve müebbet ettiğini pek aşikâr bir surette beyan ile yirmi senelik kalem hizmeti için İsmail Bey’e umum millet namına teşekkür etti.

Bundan sonra Abdurrahman Efendi Ahmarev Rusça bir nutuk irad ederek İsmail Bey’in hizmetleri için teşekkür ve kendilerini Troitsk Cemiyet-i Hayriyesinin fahri aza seçmiş olduklarını beyan etti. Ben dahi Türk dilinde kısaca bir nutuk iradıyla; yüce hizmetlerini tebrik, devamını temenni kendilerine teşekkür ibraz ettim. Odessa Darülfünun talebesinden Yusufbekov Rusça, muallimlerden Bekir Efendi Emekdarov ve Bahçesaray Mekteb-i Cedid talebelerinden bir kaç tanesi ve Tercüman idaresi memurlarından dahi bir kaç* adam Türkçe yazılmış teşekkürnamelerini bütün misafirler huzurunda yüksek sesle okudular. Ben dahi vakit müsaadeli olursa ve münasebet düşerse belki okurum diye meclise varmazdan evvel bir makale yazıp koymuş idim. Lâkin vakit müsaid olmadığından, biraz uzunca olan bu makaleyi meclisde okuyup başkalarını tasdik etmeyi münasip görmedim. Kâğıt geniş olduğundan bir hatıra olmak üzere hiç olmazsa burada yazıp koydum. Yazmış olduğum makale böyle idi; “Muhterem muharrir efendi! zatınıza karşı borçlu olduğumuz tebrik ve teşekküratı ve çekiştirmek için müsaadenizi rica ederim. Muhterem Muharrir efendi! Bugün bizim ve vekâletten bizi gönderen vatandaşlarımız ve hemşehrilerimiz için en sevinçli bir gündür. Bu meclisde geçirdiğimiz dakikalar hayatımızın en lezzetli ve ömrümüzün en kıymetli dakikalarındandır.

Çünki “Tercüman” gazetesinin yirmi senelik devamına ve onun muharriri bulunan siz kadirli yüce zatınızın yirmi senelik millî hizmetin ve büyük maarifperverânesine teşekkür meclisinde bulunuyoruz.

Bir gazetenin namus ve istikamet üzerinde devamıyla vatana ve millete yirmi senelik hizmet etme şerefine nail olması hiç şüphesiz büyük bir muvaffakiyet ve şükrana şayan bir işdir. Lâkin matbuatdan ve matbuatın ehemmiyetinden bihaber olan bir millet içerisinde gece karanlığında zuhur olan sabahın ışıklan gibi tenvir ile her türlü maddî ve manevî mani müşkülata göğüs gerip en ağır bir hizmeti ifâda devam eden doğru meslekli “Tercüman” gazetesi başkalara nisbeten birkaç kat ziyade tebrik ve teşekküre lâyıkdır. Binaenaleyh ey muhterem muharrir efendi! Sizin yirmi senelik devamınızı vatana ve millete karşı gösterdiğiniz ve göstermekte olduğunuz büyük hizmetinizi can ve gönlümüz ile tebrik ve bundan sonra dahi pek çok vakıflar bu mukaddes hizmetinize devam ile şeref kazanmanız için Cenab-ı Hakk’a dua niyaz ederiz.Bugün bizim için en ehemmiyetli bir gündür. Çünkü Tatar milletinin teşkilinden beri Tatar isminin tarih sahifelerine girdiğinden beri matbuat için maarif ve ihsaniyete edilen fikir ve kalem hizmeti için birinci defa olarak böyle bir sevinç, şenlik günü ve millî tören icra ediliyor.

Bizim kalblerimizde ilim ve maarife sevgi ve ona hadim olanlara hürmet, insaniyet ve medeniyete meyil arzusu uyanmasına birinci sebep sizin hizmet kaleminizdir. Bundan yirmi otuz sene evvel matbuatın kadir ve kıymetini, ilim ve maarifin ehemmiyetini bilenlerimiz pek az idi. Mektep ve medreselerimizde tahsil usûlü ve terbiye kaideleri pek fena ve gayet eksik idi ve onların ıslaha muhtaç olduğu hakkında -ne yazık ki- fikir ve mülahazamız da yok idi. İlim ve maarifi yalnız ilmî şeriyye ve Arap lisanından ibaret zannediyorduk. Rusça okuyanlarımız ve Rus mekteplerine gidip kemalet kesbedenlerimiz pek az ve onlar ile de millet arasında münasebet ve karışıp görüşme hiç yok denilecek derecede nadir idi. öz dilimizde edebiyat, ilim ve maarife dair risaleler yazıp millet evlâtları arasıne ahlâk ve terbiye, hüner ve sınai neşir ederek vatana ve millete hizmet etmek fikirleri yine hiç yok denilecek derecede az idi. İleride milletin anası olacak kız çocuklara lâyıkiyle talim ve terbiye vermenin ehemmiyeti ve lüzumu asla mülâhazaya alınmıyordu. Yetim ve fakirleri, aciz ve miskinleri terbiye etmek için cemiyet-i hayriyeler açıp insaniyet ibrazı ve esaslı suretde yardım etmek fikirleri daha başımıza geldiği de yok ve kimbilir birçoklarımız öyle şeylerin varlığında bile haberdar değil idi. Tabi bulunduğumuz ve kemal-ı rahat ve saadetle taht idaresinde yaşadığımız Rusya hukûmet-i muazzamasının kanun ve nizamaanı bilmiyorduk. Vatandaşlarımız Ruslar ile aramızda münasebet ve dostluk az olup birbirimizi tanımıyor idik ki bunların cümlesinde millet için pek fena teessüfe sayan hallerden idi.
Meftûr olduğumuz hamiyet ve tahsil ettiğimiz ciddi ilim ve maarif sayesinde siz bunları herkesten evvel his ve müşahade ettiniz. Yaşadığınız vatanın ve mensup olduğunuz milletin menfaatine hizmet etmek gibi büyük ve mukaddes maksadı başınıza koyarak ve gidilecek yolun müşküllüğüne bakmayarak Hûda’ya tevkil ile kahramanane bir surette hizmete girişip kemal-ı sebat ve istikamet üzere yirmi sene devam etmek şerefine nail oldunuz. Metanet ve gayretiniz sayesinde bu yüce hizmetinizin semeresini de kendinizde görmeye ve manevî mükâfat olmaya kesb-i istihkak ettiniz ki hepimiz için büyük bir sevinçtir.

Millet size minnettardır. Çünkü kalem ve fikrî hizmetiniz sayesinde kendinin ilim ve maarife muhtaç olduğunu, ilim ve maarifden başka gerek dünyada gerek ahirette saadet ve selâmetlik mevcut olmadığını öğrendi. Sizin sayenizde usûl-i şavtiyenin [6] intisarıyla iptidai mektebin ne tarikçe ıslah olduğunu ve evvelki usûl-i tahsile nisbetle bunun ne kadar mucib-i sehvelet ve fayda bahsettiğini kulaklarıyla işitip gözleriyle gördüler, kani oldular, kabul ettiler. Sizin sayenizde
ilim ve maarifin hem dünyalığı hem ahiretliği mevcut olup dünyada yaşayan insan için her ikisi lüzum ettiğini ve medreselerimizin tertip ve nizameti, usûl-i tahsil ve programları ıslah edilerek talebelerimiz ve mahallelere dağılıp milletin başı, kavimin rehberi olacak imamlarımız için her ikisinden, yani hem şerî ilimlerden hem de mevcut fenlerden haberdar olmak lâzım olduğunu tasdik ve itiraf edip bunun çaresini aramağa başladılar.

Sizin sayenizde matbuatın ehemmiyetini kadir ve kıymetini öğrenmeğe başladılar. Gerek Rusça gerek Türkçe her türlü eserler ve gazeteler okuyarak fikirleri aydınlanıp memleketin hayat ve geçimine iştirakları, hükümete hürmetleri vatan ve millete muhabbetleri artıyor; bir milletin ahvâl ve ahlâkını ıslah, ilim, maarif, hüner ve sınaie meyil arzusunu artırmak için en birinci ve tesirli vasıta matbuat olduğunu bilmeye ve öz dilimizde ahlâk, edebiyat, tarih ve coğrafya vesaireye dair eserler yazıp Rusçadan tercüme edip, Rusların ulema ve hakeması, şairleri ve edipleri ile tanıştırıp ve yazılanları okuyup istifade etmeye başladılar. Siz ahalinin anlayabileceği suretde hitap edip Rusça okumanın ve ‘hakim milletimiz olan Rusların dillerini, kanun ve nizamatını, örf ve adetlerini bilmenin her iki taraf için lüzumlu, faydalı olduğunu anlattınız. Hükümetimizin Müslümanların diyanet ve hukuklarına hiçbir türlü tariz ve tecavüz etmediğini, hükümetin kanun ve nizamatında ne kadar âli hakkaniyet ve adalet mevcut olduğunu beyan edip ehlî İslâmın hükümete muhabbet ve emniyetini, vatandaşlarımız olan Ruslara dostluk ve münasebetlerini artırarak ehli İslâm evlâdının gerek çokça Rus mekteplerine girip ilim tahsil ve maarif etmelerine ve gerek kendi başlarına Rus lisanı öğrenip ticaret ve sanaatçe faydalanmalarına, hükümet için hem faydalı adam olmalarına ve birçok yerlerde Rusça okumak için mektepler açılmasına sebep oldunuz.

Sizin bu hususlardaki nasihatleriniz bir vakitler millete bir kadar garip duyulmakta idi. Şimdi bilenler, anlayanlar ve fayda ile zararı farkedenler çoğaldı. Bunların cümlesi de size müteşekkir ve size minnettardır. Zira ki mesleğiniz mukaddes ve maksadınız âlidir.

Evvelleri Rus mekteplerinde okuyan pek az miktarda Müslüman evlâdı mevcud olmuş ise de onlar milleti ve millet onları sevmezdi. Binaenaleyh hükümetin her türlü halk arasına ilim ve maarif neşretmekten ibaret olan âli maksadı meydana gelemiyordu. Bu son zamanlarda ise Rus mekteplerinde okuyan Müslümanlar ise kendi milletdaş ve dindaşlarının terakki ve saadetine çalışmak hükümet ve vatan menfaatine hizmet etmek demek olduğunu anlayarak mensub oldukları millet arasına ilim ve maarif neşretmeye başladılar. Onların bu hallerini gördük de Müslümanlar da onların kendilerine Rus mekteplerine yerleşmiş ilim ve maarife, hükümete iyi ve emniyetli bir nazarla bakmaya başladılar. Bu pek iyi bir haldir ki bunun için yine başlıca size teşekkür olunur. Zira ki ruhaniyeler ile tahsil görmüş olanların ve en son ilmin ve yeni fenlerin yakınlaşmasına ve içtimaına bizim Rusya Müslümanları arasında iptidiasız fikir yürüttünüz. Bu fikirleri en basitsiz meydana koydunuz. “Ey ziyalı Müslümanlar! Ey tahsil görmüş gençlerimiz! Bu avam halkımızın terakki ve uyanması, rahat ve saadeti için biz ne yaptık? Eserler mi yazdık da okumadılar? Mektepler açıp okutmaya başladık da mı gelmediler? Hüner ve sanaat öğrettik de kabul mu etmediler? Biz bunları gördük de, cahil, nadan diye bir nefret nazarıyla bakıp geçmekten başka ne yapak. Avamın zihnini, fikrini açmak için yazılmış ve tercüme edilmiş üç beş tane eserler varsa bunlar da bizim eserlerimiz değildir. Ötede beride medrese köşelerinde yatmakta olan fakir talebelerin, yarım yamalak tahsil görmüş hamiyetli mollaların eserleridir.” diye en birinci hitap eden zat sizsiniz.

Bu hitaplarınız boşa gitmedi, fikirleriniz yere düşmedi. Dinleyenler ve mülâhaza edenler oldu. Şer’i ilim ve yeni fen tahsil eden medeniyet neşrini ve bu surede vatan ve hükûmetin menfaatine hizmet etmeyi kendilerine maksad ve meslek ithaz ettiler. Kazan, Orenburg, Bakû, Tiflis, Petersburg ve Moskova gibi büyük şehirlerde maarifli, hamiyetli, istikamet ve namuslu muharrirlerimiz yetişti. Bunlara sizin büyük tesiriniz ve yardımınız olduğundan millet size müteşekkirdir efendim. Vaktiyle millet anası olacak terbiyeli maarifli oldukta bütün milletin saadet ve selâmetine, maarifsiz oldukda bütün milletin helâket ve felâketine sebep olacak olan kızlarımızın tâlim ve terbiyesi hususuna fikir ve gayret sarfetdiniz. “Kızları okutmak lâzım değil, yazı öğretmek asla caiz değil” diye hatalı fikirde bulunan bir millet içerisine çıkıp da; “Yok, öyle değil. Kızlarımızın terbiye ve talimi hem şer’an hem akla lâzımdır. Her şeyden evvel buna ehemmiyet verilmeli. Kızlarımız talim ve terbiye edilmezse milletin terakisi mümkün değildir.” dediniz. Bu fikirlerinizin ulviyetini birdenbire anlayamadık ise de şimdi anlayanlarımız ve mucibiyle amel edenlerimiz günden güne artmaktadır.

Gösterdiğiniz yollar, verdiğiniz nasihatler sayesinde birkaç yerlerde cemiyet-i hayriyeler açıldı, fukara ve bayçoralara karşı yardım ve muavenet şefkat ve merhamet yüce hisleri uyandı. Yardım ve muavenetlerin tertibiyle ve faydalı surette icra etmenin lüzumları anlaşıldı. Cemiyet-i hayriyeler meydana geldikde baylarımız verdikleri sadakaların, bağışların lüzumsuz yerlere gidip israf olmadığına kani ve vicdanları müsterih oldu; yardıma istihkakı olan birçok yetim ve fakirler dahi sefalet ve felâketten kurtuldular.

Bunlara ve daha bunun gibi birçok salâh ve saadetimize çalışıp yirmi seneden beri etmekte olduğunuz fikir ve kalem hizmetiniz için faziletli zatınıza milletimizin ilim ehli maarifi ve eshab-ı hamiyeti tarafından en samimi teşekkürlerimizi takdim ve bundan sonra dahi birçok seneler şu mukaddes hizmetinizde kemal-ı sıhhat ve afiyet ile devam etmenizi Cenab-ı Hak’dan niyaz ve temenni ederiz. Sağ olunuz, var olunuz. Yaşasın marif erbabı!”


(*) Bu yazı 1903 yılında Tercüman Gazetesinin 20 nci yılı dolayısıyla yapılan dua gününe Orenburg ileri gelenleri adına katılan Muhammet Fatih Kerimî’nin, bu vesileyle geldiği Kırım’a ait hatıralarını neşrettiği Kırım’a Seyahat adlı kitabının 69-85. sayfalan arasından alınmıştır 1904 yılında Orenberg’da Arap harfleriyle basılan kitaptan aldığımız bu yazıyı çok az bir şekilde sadeleştirerek yayınlıyoruz. (Z. K.)

[1] İstincâ : Pislikten temizlenme. İstibra: Küçük aptesten, sonra akıntıyı tam temizleme.

[2] Cebellokumu denilen yakut (Z.K.).

[3] Aslı Pfund = Yarım kiloluk ölçü (Z. K.).

[4] Rusçası Boje Tsarya Htoni (Tanrı Çan Korusun) olan bu marş Çarlık Rusyası’nın
millî marşıdır. Çarlık esaretinde bulunan Türklerce çar padişah ismiyle anılırdı (Z. K.).

[5] Münâcât = 1. Allah’a dua etme yalvarma. 2. Allah’a dua mevzula manzume (Z. K.).

[6] Fonetik okuma sistemi (Z. K.).

İSMAİL GASPIRALI BİBLİYOGRAFYASI

(Kırım Akmescit’te 1995 yılında neşredilen İsmail Bey Mustafaoglu Gaspirinskiy- Bibliyografya adlı eserin 52-57 sayfaları arasında yer alan Rusça dışındaki bibliyografyayı kapsamaktadır. Burada neşretmemize izin veren eserin hazırlayıcıları Viktor Gankeviç ve İsmail Gaspıralı kütüphanesinin çalışkan ve fedakar hadimi Naciye Yagya’ya teşekkür ederiz.)

V.     LİTERATURA  NA İNOSTRANNIH YAZIKAH

( YABANCI DİLLERDEKİ LİTERATÜR )

1.Literatura na angliyskom yazıke ( İngiliz Dili�ndeki Literatür )

446.Batu M.   İsmail Bey Gaspirali (1851-1914)// The Crimean Review,1990. Vol. V, NI. P. 6-7.

447.Bennigsen A.  İsmail Bey Gasprinski (Gaspirali) and the Origin of  the Jadid Movement in Russia / İsmail Bey Gasprinski, Russkoe Musulmantsvo, Oxford, 1985. P.5-20.

448.Bennigsen A., Broxup M.  The Islamic Threat to the Sovien State.London .,1983.

449.Bennigsen A., Lemercier-Quelquljay C. Islam in the Soviet Union. London- N.-Y.,1967

450.Bennigsen A. Wimbush S.E. Muslims of the Soviet Union. London .,1986

451.Fisher A.W. The Crimean Tatars. Stenford., 1987.246 p.

452.Fisher A.W.  Ismail Gaspirali. Model Leader for Asia //Tatars of the Crimea. Their  Struggle. Durham-London., 1988. P. 11-26

453.Kreindler I.T.  Educational Policies Toward the Eastern Nationalies  İn Tsarist Russia:   A study of Il�minskii�s sistem / Doc.diss. Ph.D., 1969

454.Kuttner T.  Ismail Bey Gasprinski in Cairo,1908// Cahiers du Monde russe et sovietique. N. XVI ( 3-4), Juel-dec., 1975.P. 384-424

455.Lazzerini E. J.    Ismail Bey Gasprinskii�s Perevodchik / Tercuman: A clarion of modernism// Central Asian Monuments/ Edited by H. Paksoy. Istanbul. P. 143-156

456.Lazzerini E. J.   Gadidizm at the turn of the twentieth century: a view from within//Chaiers du Monde russe et sovietique.  1975.N. XVI.   P. 245-277.

457.Lazzerini E. J.  Ismail Bey Gasprinskii and  Muslim Modernism in Russia, 1878-1914/ doc . diss. Washington., 1973.

458.Lazzerini E. J.   Ismail Bey Gasprinskii  ( Gaspirali ): the Discourse of  Modernism and the Russians//Tatars of the Crimea. Their struggle. Durham-London ., 1988. P. 149-169

459.Lazzerini E. J.   From Bakchisarai to Bukhara in 1893: Ismail Bey Gasprinskii�s. Journey to Central Asia //Central Asian Survey.1984. N. III. P. 77-88.

460.Lemercier Quelquejay C. Abdul Rfyezum Al Nasiri: A Tatar Reformer of the 19-th Century//Central Asian Survey. 1983. N I. P. 109-132.

461.Togan A.Z.V. Gaspirali ( Gasprinski ) Ismail//The Encyclopedia of Islam. London ., 1965.P. 979-981

462.Zenkovsky S.A.  Pan-Turkism and Islam in Russia. Cambridge., 1960

463.Ulkusal M. İsmail Gaspirali. The ontestanding reformer in Turkish 1854- 1914// Emel.1964.Sayi 24,eylul-ekim.S. 7-12

2.Literatura na nemetskom yazıke ( Alman Dili�ndeki Literatür )

464.Burbiel G.  Die Sprache Ismail Bey Gaspiralys/ Doc. Diss.. Hamburg., 1950

465.Kirimal E.  Der nationale Kampf der Kirim-turken. Mitbesonderer Berucksichtigung der Jahre 1917-1918. Emdetten., 1952.374 p.

466.Mende G. von   Ismail Bey Gasprinski zur nationalen Bewegung der Russland-turken/ Ost Europa .1934. N:X: P: 39-44.

467.Mende G. von   Der Nationale Kampf der Russland-turken. Berlin.,1936.

468.Hartmann M.  Der Islamische Orient. Amsterdam.,1910.T. III.

3.Literatura na polskom yazike ( Leh �Polonya- Dili�ndeki literatür)

469.Seydamet J.  Krim: pzeslosze,teraznejszose i dazenia niepodleglosciowe Tatarow Krimskich. Warszawa., 1930.

470.Seydamet J.  Krim.Zycie musulmanskie. Warszawa.,1930

471.Zihni A.  Z dziejow Krimu. Politika. Kultura. Emigracja. Warszawa., 1938

Literatura na turetskom yazike ( Türk Dili�ndeki literatür )

472.Abdullahoğlu K. H. İsmail Bey Gasprinski // Azerbaycan Yurt Bilgici. 1933. N. II . S. 170-175.

473.Ağaoğlu A.   İsmail Bey Gasprinski // Türk Yurdu. 1914. Vol VII.S. 2416-2418.

474.Ağaoğlu Ahmed  İsmail Bey Gasprinski // Türk Yurdu. 1914. Sayı 12.S. 359-363

475.Adıvar A. Osmanlı Türklerinde İlim. İstanbul,1943

476.Akchokrakly O. Qart Muallim ve yazıcılarımızdan İsmail Gasprinsky//Oku işleri (Simferepol).1925.N.2.S.7-14.

477.Akchuraoğlu Y. Turklugum Tarihi Geltsimi / Yeni Yasi.İstanbul,1978

478.Akchuraoğlu Y. Muallim Dair //Türk Yurdu.1917.N 12. S. 363-  366

479.Akchuraoğlu Y. Türklerin büyük muallim ve muharriri, İsmail Bey  Gasprinski//Yanga Milli Yul.1933.N V. S. 7-9.

480.Aksakov Z.  Halk Varieti //Yıldız. 1985.Sayı 1.S.66-73

481.Alac M.  Türkler Yakınlıgı//Emel.1964.Sayı 24,eylul-ekim.S.43- 46

482.Alptekin I.Y. Estr Doğu Türkistan İçim Alptekin Hatirali. İstanbul, 1985

483.Altuğ Nurettin. Gaspıralı İsmail Bey// Emel .1964. Sayı 24,eylul-ekim. S.18-25

484.Arsal M.S.  Umidler Ustadı// Yanga Milli Yul.1933.N V. sayı 3. mart.S. 9-10.

485.Asri N. İsmail Bey Gasprinski ve ümümi edebiyat.//Ang.1915. Sayı  24.S.440-443.

486.Ayvazoğlu B. Gaspirali Ismail Bey // Tercüman.1987.13,14,15,16   ağustos.

487.Ayvazov H.S. Yasayan Ululardan İsmail Bey Gasprinski / Yanğa Milli Yul.1933. sayı 3. S. 11-12

488.Bala M. Kırım // İslam Ansiklopedisi. VI. S. 741-746

489.Balich H. Qırım tatar milliy medeniyetinin tarihi mukadderatı. Akmescit.1926

490.Baltacı C. XV-XVI asırlarda Osmanlı Medreseleri.İstanbul, 1976.

491.Battal Taymaz A. Ben Onu gördüm( İsmail Gaspıralı Hakkında notlar)//Türk Kültürü. 1968. Sayı 69.S. 649-652

492.Bayraklı B. İslamda Eğitim. Batı Eğitim Sistemleri ile  Mukayeseli. İstanbul, 1980.

493.Bektöre Yalkın dr. Kırım�da referandumda deliler oy kullandı// Emel. 1991. Sayı 182, ocak-şubat; mart-nisan.S. 25-26

494.Bigi  M.C. Mulahaza İsmail Bey Gasprinskiynin ölümü münasebetiyle kaleme alınmıştır.//Yanga Milliy Yul. 1933. Sayı 4. S. 15-16.

495.Bilge M.  İlk Osmanlı medreseleri. İstanbul, 1984

496.Bozgöz Aziz  Zincirli Medresesi ve Çelebi Cihan- Kırımtayef düellosu //Emel. 1967. Sayı 38.ocak-subat. S. 7-15

497.Deliorman A. İsmail Gaspıralı ve Tercüman Gazetesi//Türk Kültürü. 1968. Sayı 69. S. 653-658.

498.Devlet N. Dünde ve Bugünde İsmail Bek Gaspıralı//Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 285-289.

499.Devlet N. Topyekün sürgünün 40 yılı Kırım Türkleri�nin Sürgün surası faaliyetleri//Türk Dünyası Araştırmaları.1984. Sayı 33. S. 101-129

500.Devlet N. İsmail Bey Gaspıralı. Ankara.,1988. S. 200

501.Elcin S. İsmail Gaspıralı, Eğitim ve Öğretim Problemleri// Türk Kültürü. 1991.Yıl XXIX. Sayı 337-338.S. 275-279

502.Emin S.M. İsmail Gasprinskiye//Türk Yurdu. 1330. 27 kasım//Emel.1964. Sayı 24, eylül-ekim. S. 36

503.Ercilasun A. B. ismail Gaspıralı�nın Fikirleri //Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 329-338

504.Erer T.  İsmail Gaspıralı//Son Havadis.1964. 26 eylül.

505.Ertem I. Dedem İsmail Gaspıralı //Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 325-328

506.Fahretdin R.B.  Zehre Hanım Haz: Tahir M.//Emel. 1986. Sayı 153. S. 13-14

507.Fındıkoğlu Z.F. prof. Türk Gzetecilik Tarihi ve Gaspıralı İsmail Bey// Emel. 1964.Sayı 24, eylül-ekim S. 13-17

508.Fındıkoğlu Z.F.  Türk Gzetecilik Tarihi ve Gaspıralı İsmail Bey// Emel. 1964.Sayı 24, eylül-ekim S. 13-17

509.Gaspıralı Hakkında yazılanlardan // Emel . 1964 sayı 24,eylül-ekim . S. 31-35

510.Gaspıralı İsmail Bey// Türk Ansiklopedisi. 1969. N XVII. S. 162-163

511.Gaspıralı Şefika Çelebi Cihan�ın Şehadeti//Emel. 1960. Sayı 3. S. 8

512.Gülensoy N. İsmail Gaspıralı ve Anadolu Türklüğü // Türk Kültürü 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 321-324

513.Güzel A. Kırım Türklerinin Esaret Türküleri //Türk Kültürü. 1991.Yıl XXIX. Sayı 337-338.S. 360-366.

514.Hazbiyeviç S. İsmail (bey) Gaspıralı, Pantürkizm ve Polonya ile münasebeti// Türk Kültürü.1991.Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 316-318

515.İsmail Gaspıralı yası Ödülü // Emel. 1966. Sayı 33, mart-nisan. S. 40

516.İzdinoviç S.O. İsmail Gaspıralı ve Kırım Türkleri // Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 280-284.

517.İzzeddin� ( Sabri prof. Dr. ) İsmail Gaspıralı Konferansındaki tebliği //Emel. Sayı 182, ocak-subat; mart-nisan. S. 18-22

518.Kafalı M. İsmail Gaspıralı�nın yayımcılıgı ve gazeteciliği // Türk Kültürü. 1991.  Yıl XXIX. Sayı 337- 338. S. 302-307

519.Kafalı S. İsmail Bek Gaspıralının fikir dünyası ve batı türklüğü// Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX Sayı 337-338. S. 291-301.

520.Kafalı S. Milletlerarası İsmail Gaspıralı Konferansı ve Kırım Tatar Kültür Haftası// Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 267-271

521.Kara P. Kırım Güneşi (İsmail Gaspıralı)// Türk Dünyası Tarih Dergisi .1991. Sayı 57. S. 38-44

522.Karas E. Kırım�da 20 ocak 1991 günü yapılan referandum ile ilgili olarak gazetesi � Yasar Yunus Kandimov ile yapılan röportaj// Emel. 1991. Sayı 182, ocak-subat; mart-nisan. S. 33-34

523.Karas E.  Kırım Türklerinin Milli Meselesi Hakkında  KIMHT Başkan yardımcısı Refat Çubar ile yapılan röportaj // Emel. 1991. N. 182 ocak-şubat; mart-nisan. S. 28-32

524.Kırımal Edige dr. 1917 İhtilalinden Evvel ve Sonra  Kırım-Türk Ailesi ve Kadının durumu.// Emel. 1972. Sayı 69, mart-nisan. S. 33-42.

525.Kırımlı H. İsmail Bey Gaspıralı yas tatarlar ve �tilde birlik� meselesi // Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 385-388

526.KTMNT �nin yolbaşçısı Mustafa Abdülcemil Kırım-oğlu�nun vatan Kırımda yapılan İsmail Gaspıralı adına Milletlerarası konferanstaki konuşması//ocak-şubat; mart-nisan. S. 4-5.

527.Lazzerini E. Kırım Tatarcası: Tecribedilmiş birdilim Kaderi //  Emel. 1986. Sayı 152. S. 12-26.

528.Moriez P. İsmail Bey Gasprinski  // Turan. 1933. N XVI. S. 39-42

529.Muhtaroğlu V. Türk alimlerinin araştırmalarına göre Gaspıralı İsmail Bey.// Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 355-359.

530.M.Ü.( Ülküsal ) Yeni yayınları yasanlar: Alexandre Benningsen ve Ch. Lemercier- Quelquejay Paris, 1964. 386 sahife // Emel. 1965.sayı 27. mart-nisan. S. 29-33.

531.Or. Oktay Kırım�da Türkler ve Türk Eserleri // Emel. 1966. Sayı 33, mart-nisan. S. 4-10 (5)

532.Ortalan C. Tercüman // Kırım. 1957. N4. S. 101-106

533.Ortalan C. İsmail Bey Gaspıralı // Kırım. 1957. N 9-12. S. 266-271.

534.Otaman Bölük G. �Milletimin selameti için elden her ne geldiyse hepsini yaptım� // Yeni İstanbul. 1964. 27 eylül.

535.Öguzbeyoglu A.I.  Merhum İsmail Gaspıralı ve bir hatıra// Emel.1961. N 1, sayı.7. S. 29.

536.Özkırım O. Ölümünün 50. yıldönümünde İsmail Gaspıralı // Emel.1964 . Sayı 24. S.26.

537.Özkırım O. Gaspıralı İsmail Bey // Emel. 1964. Sayı 24, eylül-ekim S. 24.

538.Saray M. Gaspıralı�nın Türk Dünyası�na verdiği Dil ve kültür birliği mücadelesi // Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 308-315

539.Saray M. Türk dünyasını Uyandıran Adam: Gaspıralı İsmail Bey (1851-1914) // Emel. 1983. Sayı .135. S. 114-133.

540.Saray M. Türk Dünyası�nda eğitim reformu ve Gaspıralı İsmail Bey 1851-1914. Ankara,1987. S. 146

541.Sefer(ov) R. Türk halklarının ortak kahramanı İsmail Gaspıralı // Kırım üç Aylık Fikir ve Kültür Dergisi. 1992. Yıl 1. Sayı 1. S. 11-12.

542.Kutluk Kagan. İsmail Gaspıralı Konferansı iştirakçilerinin Kırım Bolgeara komitesine başvurusu // Emel. 1991. Sayı 182, ocak-şubat, mart-nisan. S. 42.

543.Tahir M. Gaspıralı İsmail Bey ve Ganibay Hüseyinov.// Emel. 1985. Sayı 148. S. 10-11

544.Tural S.  Gaspıralı İsmail Bey�in �Osmanlı Türkiyesi� ne tesirleri//Türk Kültürü 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 339-346.

545.Tural S., Yüksel Z. Kırımlı Türkleri Hatırlarken// Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 258-266.

546.Ülküsal M. Büyük düşünür ve öğretmen Gaspıralı İsmail Bey// Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 347-354

547.Ülküsal M. Bütün Türkler bir  tek millettir.// Emel. 1972. Sayı 71, temmuz-ağustos.

548.Ülküsal M. Büyük Öğretmen // Emel . 1961. Sayı 1. S. 1-4.

549.Ülküsal M. Çelebi Cihan ve Kırım davası // Emel. 1973. Sayı 74. ocak-subat. S. 1-10.

550.Ülküsal M. Gaspıralı İsmail Bey // Emel. 1964. Sayı 24,eylül-ekim.

551.Ülküsal M. Gaspıralı İsmail Bey / Ölümünün 50 yılı münasebeti ile // Emel. 1964. Sayı 24. S. 2-6.

552.Ülküsal M. Kırım Kurultayı�nın 50 yıldönümü // Emel. 1967. Sayı 43, kasım-aralık.

553.Yakubova S.H.  Müsülman hatun-kızlarının hamisi İsmail Bey Gasprinski // II. 1914. Sayı 40, 25 eylül.

554.Yüksel Zuhal I. Milletlerarası İsmail Bey Gaspıralı konferansı ve Kırımtatar kültür Haftası // Emel. 1991. Sayı 182, ocak-şubat, mart-nisan. S. 37-42.

Literatura na frantsuzskom yazıke ( Fransız Dili�ndeki literatür)

555.Benningsen A., Lemercier-Quelquejay C. La presse et le Mouvenement National chez les Musulmans de Russie avant. 1920. Paris., 1964

556.Bouvat L. Author Du Monde Musulman. Russie // Revue du Monde Musulman.1908. Vol III, N 3. P. 115-157.

557.Bouvat  L. La Presse en Russie // Revue du Monde musulman.1908. Vol. III, N 3. P. 767.

558.Bouvat L. La presse Musulman. En Russie // Revue du Monde musulman.1909. Vol VII., N I-II. P. 179.

559.Bouvat L. La Presse Musulman. La presse musulman de Russie //

Revue du Monde musulman.1906. Vol 1, N 1. P.125.

560.Bouvat L. Le noveau journal d�Ismail Bey Gasprinsky //Revue du Monde musulman.1907.Vol I, N IV. P.616-617.

561.Egypte. Le Congress musulman universel// Revue du Monde musulman.1909. Vol IX, N IX. P. 194-195.

562.Fevret A. Les Tatars de Crimee// Revue du Monde musulman.1907. Vol III, N IX. P. 100-104

563.Hamet I.  Le Congress musulman universel//Revue du Monde musulman.1908. Vol IV, N I. P. 100-102.

564.Ismail Bey Gasprinsky // Revue du Monde Musulman.1907.Vol II, N VII. P.415-416

565.J.R. Autour du Monde Musulman. En Russie // Revue du Monde musulman.1908. Vol IV, N I. P. 151-152.

566.J.R. �Terdjuman-i Ahval-i Zeman� // Revue Du Monde musulman. 1907. Vol II, N V. P. 33-34.

567.L.B. La Presse musulman.� An-Nahda�( La Renaissance)// Revue du Monde musulman.1908. Vol V, N V. P. 173-177.

568.L.B. La Presse Musulman. Russie // Revue du Monde musulman. 1910. Vol XII, N X. P. 354-355.

569.L.B. La Presse Musulman. Russie. Extraits et Analises// Revue du Monde musulman.1911. Vol XV, N VII-VIII. P. 134-135.

570.L.B. Revue de la presse musulman. La vie religieuse // Revue du Monde musulman.1913. Vol XXV. P. 345-346.

571.L.M. Presse Arabe. La Question du voile ( mas�alat oul hijab) //Revue du Monde musulman.1910. Vol XII, N XI. P.464.

572.La Presse en Russie //Revue du Monde Musulman. 1908. Vol VI, N X. P. 340.

573.La Presse Musulman. En Russie // Revue du Monde musulman.1908. Vol VI, N IX. P 133.

574.La Presse Musulman. // Revue du Monde musulman.1910. Vol XII, N XII. P. 667

575.La Parti musulman russe// Revue du Monde musulman. 1907. Vol IIX, N VII. P. 388.

576.Majerczak R. En Russie.Essais de russification des musulmans. // Revue du Monde musulman.1913. Vol XXIV, P. 190-194.

XX. YÜZYILA GİRERKEN TÜRK DÜNYASI ve İSMAİL GASPIRALI


Yrd.Doç.Dr.Ahmet Toksoy

Giriş

Orta Asya’da Altay ve Sayan dağları çevresinde tarih sahnesine çıkan Türk milleti, anayurttan dünyanın çeşitli bölgelerine göç ederek buralarda yerleşmişlerdir. Türk milletinin yaptığı göçleri iki şekilde ele alabiliriz:

1- Milâttan önceki tarihlerde yapılan göçler. Yapılan araştırmalar sonucunda, kesin olmamakla beraber, milâttan önceki tarihlerde Türklerin nerelere göç ettikleri hakkında bir fikir sahibi olunabiliyor. Çin, Mezopotamya, Orta Avrupa ve Sibirya, Türklerin göç ettikleri coğrafyalardır.

2- Milâttan sonraki tarihlerde yapılan göçler. Bu dönemde yapılan Türk göçleri genellikle iki istikamette olmuştur, a) Güney yönü; Güneye inen Türkler Kuzey Çin’de çeşitli adlarla anılan devletler kurmuşlardır. b) Batı yönü; Batıya göç eden Türk kavimleri de başlıca iki kola ayrılarak yollarına devam etmişlerdir. Bu yollardan birinci kol, Hazar Denizi’nin ve Karadeniz’in kuzeyini takip ederek, Orta Avrupa’da ve Balkanlarda çok güçlü devletler kurmuşlardır. Esasen bu devletler Avrupa’da uzun asırlar süren Türk hâkimiyetini başlatmışlardır. Güney-batı yolunu takip eden ikinci kol ise, Sâsânî İmparatorluğu’na çarparak, bir ara yolunu Hindistan istikametinde değiştirmiş ise de Türk akınları dolayısıyla zayıflayan Sâsânî İmparatorluğu, Arap orduları tarafından çökertilince, Türklük açısından en hayırlı yol olan bu orta yol açılmıştır.

Makalemizin ana konusunu oluşturan İsmail Gaspıralı’nın yurdu olan Kırım, görüldüğü gibi eski tarihlerden beri Türklüğün yerleştiği bir saha olmuştur. Çünkü, Hazar Denizi’nin kuzeyini takip ederek Karadeniz’in kuzeyine gelen Türk boyları, bu coğrafyada yerleşerek devletlerinin çekirdeğini atmışlar ve buradan Avrupa’ya doğru akınlara başlamışlardır. Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Sabarlar, Kumanlar (Kıpçaklar), Peçenekler ve Uzlar bu coğrafyada at koşturup kurultaylar düzenlemişler ve güçlü siyasî teşekküller oluşturmuşlardır. Öyle ki, Kıpçak boylarının burada yerleşmesinden sonra bu coğrafyanın adı Deşt-i Kıpçak olmuştur. Bu Türk boylarından sonra cihan fatihi Cengiz (Çingiz) de Deşt-i Kıpçak bölgesine hâkim olmuş ve onun oğlu Coçi (Cuci)’nin torunları Altın orda Hanlığı’nı kurmuşlardır. Altın Orda Hanlığı ise yine bir cihan fatihi olan Emir Timur tarafından yıkılmıştır. Kırım ve Kazan Hanlıkları, bu devletin siyasî mirasçıları olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

Bu dönemlerde Türklük Anadolu coğrafyasında da bazı faaliyetler içindeydi. XI. yüzyıl başlarında Oğuz boyları yeni bir yurt bulmak amacıyla Anadolu’nun kapılarına dayanmışlar, 1018 Çağrı Bey’in Anadolu akınından 1071 Malazgirt Zaferi’ne kadar âdeta Anadolu’yu keşfetmişler, bu tarihte Bizans İmparatorluğu’na son ve öldürücü darbeyi vurmuşlar, sonra da Anadolu’yu vatanlaştırmışlardır. Doğu Anadolu’da kurulan Türk devletlerinden başka 1078’de Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurmuşlardır. Bu Türk devletinin 1243 Kösedağ Savaşı’nda aldığı yenilgiden sonra zayıflaması üzerine Anadolu’da çeşitli beylikler kurulmuş ve sonuçta Osmanlı Beyliği diğer beylikleri hâkimiyeti altına aldıktan sonra Anadolu’da millî birliği sağlamış, Fatih Sultan Mehmed zamanında dünyanın en büyük siyasî teşekkülü olmuştur.

İşte bu tarihlerde Anadolu Türklüğü ile Deşt-i Kıpçak Türklüğü birleşmiş ve Kırım Hanlığı Osmanlı Devleti’ne katılmıştır. Bu birliktelik 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’na kadar devam etmiştir. Yapılan anlaşma ile Osmanlı himayesinden çıkarılan Kırım’ın yaşaması, en büyük düşmanı Rusya’nın insafına bırakılmıştır. Çok geçmeden 1783’de Kırım Hanlığı, Rusya tarafından işgal edilmiştir. 1784’de de, işgal edilen bu Türk yurdu “Novorossıyk” eyaletine bağlanmıştır.

Kırım’ı işgal ederek topraklarına katan II. Katerina, bu tarihten iki asır önce Kazan Hanlığı ile Başkurtların ülkesini zalim bir katliâmla ele geçiren Korkunç İvan’dan daha dikkatli ve daha liberal bir politika gütmüştür. Ayrıca o, Kırımlıları siyasî yönden tamamen asimile etme fikirini desteklemediği gibi aynı zamanda Ortodoks kilisesinin de bu bölgede herhangi bir misyonerlik hareketi yapmasına müsaade etmemiştir. Bahçesaray müftüsü ve diğer din adamları, Rus hükûmetinin kontrolü altına alınarak bunlardan Bahçesaray müftüsü, 1784 yılında Türk toplumunun dinî lideri olarak resmen tanındı. II. Katerina, vakıf mallarının büyük kısmına da el koymayarak gelirlerini din adamlarına bıraktı. II. Katerina bütün bunları yapmakla din adamlarını muhafazakâr ve Rusya’yı elinde bulunduran Romanof sülâlesine bağlı, kendi menfaatlerine zarar getirmesi muhtemel olan her türlü reforma karşı çıkan bir topluluk hâline dönüştürdü.

Rus Çariçesi, Kırım Tatar asillerine de-kısa ömürlü olmakla beraber-aynı yumuşak politikayı uyguladı. Fakat her ne kadar, Tatar asillerine eşit haklar vermiş gibi gözüküyorsa da gözdelerine ve Rus subaylarına ülkenin kuzeyinde, merkez kısmında ve güneydeki sahil kesimlerinde geniş araziler tahsis etti. Böylece Kırım’daki cemiyet ve kültür hayatı büyük bir tehdit ile karşı karşıya kaldı. Çünkü Kırım’a, Rusya’nın değişik bölgelerinden -başta Ruslar olmak üzere- Yunanlılar, Ermeniler, Moldavyalılar, Ukraynalı Kozaklar, Almanlar, Polonyalı Yahudiler (bunların arasında Türkler de vardır) ve Bulgarlar getirilip yerleştirildi. Hattâ daha ileri gidilerek Çar I. Aleksandr (1801-1825)’ın zamanında Kırım’ın bir Yunan bölgesine çevrilmesi plânlandı. Çünkü Çar, klâsik Yunan eserlerinin hayranı idi. Onun emri ile yönetciler, Kırım Hanlığı’na ait her türlü Türk-İslâm izini ortadan kaldırmaya girişti. 1802’de, başta Kırım olmak üzere Türkçe yer adlarının yerine Rusçaları konuldu: Kırım-Tavrida, Akmescit-Simferepol, Eski Kırım-Levkopol, Gözleve-Evpotoriya, Kefe-Feodosiya gibi.

Çok geçmeden Tatar asilleri de zenginliklerini kaybederek fakirleşti. Aslında yeni Rus politikasından ve uygulamasından en fazla sıkıntı çeken, Türk çiftçisi ve köylüsüydü. Böylece hanlığın düşmesiyle Türkiye’ye doğru göç hareketi başladı. En büyük göç dalgaları, 1785-1800, 1828-1829, 1860-1863 yılları arasında görüldü. Türklerin boşalttığı bölgeler, Rus kolonistleri tarafından dolduruldu. 1874-1875 yıllarında zor kullanarak askere alma ve Hristiyanlaştırma korkusuyla 60 bin Türk Kırım’ı terk etti. 1891-1902’de ekonomik nedenlerle Türkler, bir kez daha göçe zorlandılar. XX. yüzyılın başlarına kadar Türkiye’ye göç eden Kırımlı Türklerin sayısı 1.200.000’dir. Rusların bütün bu baskı ve zulümlerine rağmen, Kırım Türkü tamamen yok edilememiştir.

XIX. Yüzyılda Türk Dünyası

Osmanlı Devleti de Rusya da, politik ve kültürel olarak XIX. asırda, özellikle bu asrın ikinci yarısında ve XX. asrın başlarında büyük değişikliklere uğradı.

Osmanlı Devleti’nde Türkçülük, yakın tarihimizde siyasî bir temele oturmadan önce, diğer akımlarda benzerine rastlamadığımız bir şekilde ilhamını ilmî çalışmalardan almıştır. Türklük ve Türkçülük şuuru, ilk ilhamını bu ilmî çalışmalara borçlu olmakla beraber, Türkçülüğü bir fikir akımı olarak ortaya çıkaran saik, hiç şüphesiz devrin sosyal ve siyasal şartlarıdır. Esasında Osmanlılık şuurunun ve Osmanlıcılık akımının devletin çöküşünü durduramadığı anlaşılınca, İslâmcılık ve Türkçülük Osmanlı aydınları için yeni ufuklar vaadeden ideolojiler olarak görüldü.

XVIII. yüzyıldan itibaren, müstakil bir disiplin olarak beliren Türkoloji, Osmanlı aydınlarına o güne kadar fark edemedikleri yeni bir vâkıayı haber vermiştir. Çin ve İslâm kaynakları üzerinde çalışarak İslâm’dan önceki Doğu Türklüğü hakkında yeni bilgiler ve yeni görüşler üreten türkologlar, Türk tarihinin unutulmuş ve Osmanlı Devleti’nin siyaseti gereğince reddedilmiş kısmına aydınlık getirmişlerdir. Avrupa’ya tahsile giden Türk gençleri ve bir kısım Polonyalı mülteciler bu bilgileri Osmanlı coğrafyasına taşıyan başlıca iki kanal olmuşlardır. Böylece batılı türkologların eserleri Türk kamuoyuna ulaşabilmiştir.

1876 yılında Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet ilân edilince, tüm vatandaşlar milliyet, ırk ve dinlerine bakılmaksızın eşit sayılmışlardır. Bir kişi için en önemlisi Osmanlı olmak, yani padişaha sadık olmaktı. Fakat Osmanlı olmak yeterli olmadı ve Hristiyan halkların merkezkaç arzuları durdurulamadı. Çünkü bunlar canlarını feda etmek pahasına, kendilerini millî hareketlere adamışlardı. Osmanlıcılık fikrinin iflâsı, Osmanlıları, temelinde dinî bir birlik düşüncesinin yattığı İslâmcılığa yakınlaşmaya sevk etmiştir. Padişah II. Abdulhamid Han da bu fikrin savunucuları arasında yer almıştır. 1908 yılında meşrutiyeti yeni baştan tesis etme emeli içindeki Jön Türkler, Osmanlılık fikrini yeniden oluşturmaya çalışmışlarsa da bu slogan Hristiyanların kendi kaderlerini bizzat tayin etme arzularını kıramamıştır. 1912 Balkan Savaşı yenilgisinde bu durum daha da açıklıkla görülmüştür. Devlete bağlı Müslüman halkların da millî duyguları depreşmiştir. Müslümanlardaki bu fikrî hareketin sonucu I. Dünya Savaşı’nda görülmüştür.

Bu zor devirde Türkçülük ideolojisi politik bir sistem olarak ön plâna çıkmaya başladı. Osmanlı Devleti’ndeki Türkçülük (Osmanlı Türklerinin Türkçülüğü) politik bir doktrin olarak, devleti millî düşünce yoluyla sağlamlaştırmayı ve Osmanlı Türklerinin millî bilincini yükseltmeyi amaçlamaktaydı. Bu tür hareketler daha ileriki yıllarda millî bir Türk devletinin kurulmasına yardımcı oldu.

Rusya’da Türkçülüğün ortaya çıkışı ise, Türk boylarının birliğini ve gelecekte ilerlemelerini sağlamak gayesiyle Rusya hudutları içinde kültürel alanda nisbî bir özerklik kazanmak için yapılan mücadelede, bu halkların birliği fikrine fazlaca bağlıydı. Bu birleşme, Türk boylarının hayatî bir ihtiyacıydı ve bundan dolayı Türkçülük düşüncesi en büyük ilgiyi Rusya Türkleri arasında görmüştür. Denilebilir ki, Türkistan Türklerindeki Türkçülük, bir bakıma Panislâvizme tepki olarak doğmuştur.

İSMAİL GASPIRALI

İsmail Gaspıralı’nın babası, 1810 yılında Kırım’ın sahil kısmında bulunan Gaspıra köyünde dünyaya gelen Mustafa Ağadır. Babası, 1844-45 yıllarında Kafkasya genel valiliği yapacak olan Prens Varantsof’un himayesine girmiş ve Odesa’da Rişelyö Lisesine gönderilmiştir. Daha sonra da tercüman olarak prensin hizmetinde bulunmuştur. 1848 yılında görevinden istifa etmiş ve Kırım’a dönmüştür. 1845 yılında evlenmiş, fakat hanımının ölmesi üzerine 1849’da ikinci evliliğini yapmıştır. Bu evlilikten, ailenin ilk çocuğu olan İsmail dünyaya gelmiştir. Babasının Gaspıra köyünden olması sebebiyle İsmail Bey’e, Gaspıralı lâkabı verilmiştir.

İsmail Bey, alfabeyi Bahçesaray’da, Zincirli Medrese’de Hacı İsmail Efendi adlı bir muallimden öğrendi. On yaşlarında iken Akmescit’teki Rus okuluna gönderildi. Akmescit’te iki yıl okuduktan sonra Vorononej şehrindeki askerî okula, buradan da Moskova Askerî Okuluna giderek öğrenimine devam etmiştir. İsmail Gaspıralı, buradaki öğrenimini tamamlayamadı. Okulu bırakmasındaki en büyük sebep, bu sıralarda Moskova’da hüküm süren İslâv milliyetçiliği olmuştur. Moskova, bilhassa bu devirde İslâvcılığın, müfrit Rusçuluğun merkezi idi. Türk düşmanlığını gaye edinen İslâvcılık, Türklere karşı dinî, millî, kuvvetli bir taassup cereyanını canlandırıyordu.

Rusların taşkın Türk düşmanlıkları bu okulda okuyan Türk çocuklarının ruhlarında derin izler bırakmıştır ki, 1867’de İsmail Gaspıralı ve arkadaşı Mustafa Mirza, okulun altıncı sınıfında okurken yaz tatilini Kırım’da geçirmektense -bu sıralarda Osmanlı Devleti’ne karşı isyan eden Girit’te- asilere karşı savaşmak için Türkiye’ye gitmeye karar vermişlerdir. Ancak bu olay sonuçsuz kalmıştır.

Bu olaydan sonra İsmail Bey okuduğu okula dönmedi, 1868’de henüz 17 yaşında iken 400 ruble maaşla, alfabeyi öğrendiği Zincirli Medrese’de Rusça muallimliğe tayin edildi. 1869 yılında 600 ruble maaş aldığı Yalta’da Dereköy mektebinde öğretmenliği devam ettirdi. Burada iki sene çalıştıktan sonra tekrar eski okuluna (Zincirli Medrese’ye) döndü. Ayrıca Türkçe dersler de vermeye başladı. Fakat bu arada bazı problemler ortaya çıktı. Onun medresede tatbik edilen eski usulü tenkit etmesi, kendisine karşı düşmanlık uyandırdı. Bundan sonra medresedeki görevini terk etmek zorunda kaldı.

İsmail Bey, 1871’de tekrar Türkiye’ye giderek Türk subayı olmayı düşünmüştür. Ancak yarıda kalan tahsili ile subay olmanın zor olduğunu kabul ederek, Rusya haricindeki dünyayı da öğrenip malûmatını ve görüş ufkunu genişletmek duygusu ile tahsilini tamamlamak, ayrıca Fransızcayı öğrenmek için Paris’e gitmeye karar verdi. Nihayet Avrupa’ya gidip üç yıl Paris’te kaldı. Burada hem doğu milletlerinin temsilcileriyle temas kurdu ve hem de batı medeniyetinin temellerini araştırdı. 1874 yılında İstanbul’a gelerek Türk subayı olmanın yollarını araştırdı. Fakat Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, Türklük için çırpınan Kırımlı Türk gencinin duygularını değil, Rus sefiri İgnatief’in sözlerini dinlemiştir. Böylece onun hayâlleri bir kere daha sonuçsuz kalmıştır. Bu olumsuzluk İsmail Beyi küstürmemiş, bilakis o, Türklüğün kurtuluşu için mücadeleye devam etmiştir. İstanbul’da amcasının yanında bir sene kalarak Osmanlı Devleti’nin idaresini, milletin iktisadî ve içtimaî meselelerini yakından incelemiştir. Yaptığı araştırmalarda, devleti idare edenlerin Türklüğü fazla düşünmediğini, yabancıların Türkiye’nin zenginliklerini sömürmekle meşgul olduğunu ve milletin eğitim ve öğretim sahasında çok geri kaldığını gözlemlemiştir.

1875 yılında Kırım’a dönen İsmail Bey, Rusya Müslümanlarının durumunu etraflıca öğrenmekle meşgul oldu. 1879’da bir gazete çıkarma teşebbüsünde bulundu ise de müsaade alamadı. Bu dönemde yaptığı araştırmaların, onun mücadele hayatında ne kadar ve hangi istikametlerde tesir ettiğini, gençlik yıllarını “Danyal Bey” adı altında anlatan ve 1906’da Tercüman gazetesinde yayınladığı “Gündoğdu” adlı hikâyesinde görmek mümkündür; “Milletin hâline âşina olmadan millete hizmetin mümkün olamayacağını anlayan Danyal Bey, bu hususta ilmini ve marifetini artırmaya karar verip, milletin arasına atıldı. Köy düğünlerinde, derviş ve ulema meclislerinde, beylerin ve ağaların ziyafetlerinde, medrese hücrelerinde vesair her türlü içtimada bulunup, az söyleyip çok dinleyip bir kaç sene amelî dersler aldı. Her zümrenin iyi yönlerini ve uygunsuz hâllerini görüp öğrenmiş, millî zaafın neden ibaret ve milletin neye muhtaç olduğunu anlamıştı…”

Bu makaleden anlaşılacağı üzere, İsmail Beyin, ilgisizlikten, cehalet uykusuna dalmış Türklüğü uyandırmak, hattâ ayağa kaldırmak gibi yüksek ve sağlam emelleri olduğunu, bu maksatla da milletin her zümresini araştırmaya çalıştığını görüyoruz.

İsmail Gaspıralı’nın Dil ve Kültür Birliği Mücadelesi

İsmail Gaspıralı, 1874 yılında İstanbul’a geldiği sıralarda onun dikkatini çeken en önemli meselelerden birisi Türk dili üzerinde yapılan tartışmalar olmuştur. Esasında Tanzimat’ın ilânı ile başlayan, özellikle 1860’lı ve 1870’li yıllarda Osmanlı aydınları arasında uzun tartışmalara sahne olan dil meselesi Gaspıralı’yı özellikle etkilemiştir. İşte bu sıralarda tanıştığı Şemseddin Sami, Ahmet Midhat, Mehmet Emin ve Necip Âsım gibi Osmanlı aydınlarıyla dostluğunu daha da geliştirmiş ve ömrünün sonuna kadar da devam ettirmiştir. Bilahare pek çok kişinin de katılacağı bu Türk aydınlarına göre, Türklerin kültür sahasında kalkınabilmesi için Türkçenin millî dil olarak mutlaka geliştirilmesi gerekiyordu.

XIX. asırdaki gelişmeler, Osmanlı aydınlarını, devletin esas unsuru olan Türklüğün korunmasına yöneltmişti. Muhakkak ki, bu yönelişin içinde Türk dilini ve milletini düşünmek ve araştırmak ayrı bir önem kazanmıştır. Bu akımın ilk öncüleri olan Şinasi Efendi ile Ziya Paşa, “Osmanlılık” ve “Osmanlı dili” terimlerini Türkçülük ve Türk dili karşılığında ele alıp kullanmışlardır. Nitekim Ziya Paşa, yazdığı “şiir ve inşa” makalesinde Osmanlı kelimesini Türk karşılığında kullanmış ve eski Osmanlı edip ve şairlerinin kullandıkları Arapça ve Farsça ağırlıklı dili tenkit ederek şunları söylemiştir; “Hayır, bunların hiç biri Osmanlı şiiri değildir…. Acaba bizim milletimizin, yani Türk milletinin bir dili ve şiiri var mıdır?”

Dilde Türkçülüğü ortaya atan Ziya Paşa’dan sonra Türk aydınları dil araştırmalarına ağırlık vermişlerdir. Bunun öncülüğünü yapan ise Ahmet Vefik Paşa olmuştur. Ahmet Vefik Paşa, hem Osmanlı ve hem de diğer Türk lehçelerinin öğrenilmesini, araştırılıp geliştirilmesini savunmuştur. Aynı zamanda o, Ebu’l Gazi Bahadır Han’ın “Şecere-i Türk” adlı eserini Çağatay lehçesinden Türkiye Türkçesine çevirerek bütün dikkatleri Türklerin ortak tarih ve kültürüne çekmiştir.

1870-1880 yılları arasında Türk dili ve Türk tarihi çalışmaları yepyeni bir safhaya girmiştir. Bu dönemde askerî okullar için Türk dili ve tarihi ders kitapları yazan Süleyman Paşa, açık ve sade bir Türkçe kullanarak dilimizin Arapça ve Farsçanın etkisinden kurtarılabileceğini göstermiştir.

Buharalı bir Özbek Türkü olan ve İstanbul’a yerleşen Şeyh Süleyman Efendi ise yazdığı “Lügât-ı Çağatay” (Çağatay Sözlüğü) ve “Türkî-i Osmanî” (Osmanlı Türkçesi) adlı eserler ile Türkistan Türklerinin ve Osmanlı’nın aynı milletin evlâtları ve dillerinin de bir olduğunu anlatmaya çalışmıştır.

Ahmet Cevdet Paşa, “Kısas-ı Enbiya” ve “Tarih-i Cevdet” adlı meşhur tarih kitapları ile dilde Türkçülüğe, Türklüğe ve Türk soyuna hizmet eden, bir müellif olmuştur. O, Osmanlı Devleti’nin batı siyasetini tenkit ederek “Avrupa fetihleriyle uğraşmaktansa Kazan ve Ejderhan (Astrahan) hanlıklarının alınıp korunması, yüce devletimiz için daha yararlı olurdu. Çünkü Kafkas, Ejderhan ve Kazan halkı ile yakınlık, soy birliği ve çoğu din ve mezhep birliğimiz bulunuyor. Bu yüzden onlar Osmanlıya katılırlardı. Bu durumda onlar da Kırım gibi Osmanlı eyaletleri arasına girerlerdi. Kazan ve Ejderhan büyük Tataristan taraflarında dahi Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti yürürlükte kalırdı”. demiştir.

Osmanlı Türkiyesindeki dil birliği ve fikir birliği tartışmalarını iyi etüd eden ve heyecanla benimseyen İsmail Gaspıralı Bey, Bahçesaray’a dönüşünde Kırım Türkçesine de aynı usulü, yani sade ve basit dil kullanma yolunu tatbik etmeye başlamıştır. Kısa zamanda bu husustaki fikirlerini geliştiren İsmail Bey, bütün Türk dünyasının anlayabileceği bir dil geliştirmenin ne kadar hayatî bir önemi haiz olduğunu görerek buna göre çalışmalarını başlatmıştır. İsmail Bey’e göre öyle bir dil kullanılmalıydı ki, konuşulduğu ve yazıldığı zaman İstanbul’daki hamal ve kayıkçı ile Doğu Türkistan’daki çoban anlayabilmeliydi.

Gaspıralı’nın, Türk milleti için bu umumî dili gerçekleştirmek maksadıyla şu esaslara dikkat ettiğini görüyoruz:

a) Yaşayan Türk lehçelerinin mahallî kelimeleri, Osmanlı Türkçesinin en gelişmiş şekli olan İstanbul şivesine uydurularak kullanılmalıdır.

b) Mümkün mertebe yabancı dil ve kaideler Türkçeden çıkarılmalıdır.

c) Okur-yazarlar tarafından anlaşılmayan Arapça ve Farsça tabirler tasfiye edilmelidir.

Gaspıralı, bu fikir ve prensiplerini, Tercüman gazetesi başta olmak üzere, yazı yazdığı bütün dergilerde titizlikle uygulamıştır. Onun bu gayreti Türk dünyasındaki bütün mesdekdaşları tarafından takdirle karşılanmıştır. İsmail Gaspıralı Bey’in, Türkçenin, bütün Türk dünyasında kullanılabilek lisan hâline gelmesi için verdiği bu sessiz ve asil mücadele son derece başarılı olmuştur. Çünkü onun çıkardığı Tercüman gazetesinde kullandığı sade Türkçe, gazetenin ulaştığı her yerde (Kazan’da, Doğu Türkistan’da, Azerbaycan’da, Osmanlı Türkiyesinde yaşayan) bütün Türkler tarafından anlaşılan bir dil hâline gelmiştir. Ziya Gökalp, onun çıkardığı Tercüman gazetesi hakkında şunları söylemektedir; “Tercüman gazetesini, Kuzey Türkleri olduğu kadar, Doğu Türkleri ile Batı Türkleri de anlardı. Bu gazete, bütün Türklerin aynı dilde birleşmelerinin mümkün olabileceğinin canlı bir delilidir”.

İsmail Bey’in hayatı incelendiğinde, başlangıç yıllarında Türk dünyasında dil birliğinin sağlanması için neler yapılması lâzım geldiğini açıkça söylemekten çekindiği görülmüştür. Ancak 1905 yılında Rusya’da başlayan siyasî ve içtimaî gelişmeler, onu ve arkadaşlarını daha açık ve aktif mücadeleye sevk etmiştir. 1905 yılındaki meşrutî hareketle kurulan Rusya Devlet Duması’nda Türklere de temsil hakkı verilmiştir. Türkler bu hakkı en iyi bir şekilde kullanıp mümkün olduğu kadar çok sayıda temsilciyi Duma’ya sokmaya muvaffak olmuşlardı.

1905 yılının Ağustos ayında bir araya gelen Gaspıralı İsmail Bey, Topçubaşı Ali Merdan Bey ve Yusuf Akçura Bey, “Rusya Müslümanları İttifakı”nı kurarak, Türklerin haklarını Duma’da nasıl savunmak gerektiği hususunda çalışmalara başladı. Nitekim İsmail Bey, kurulan bu ittifakın kongresinde dil birliği hakkında şu teklifi yaptı. “Umumen Türklerin aslı nesli birdir. Zaman ve mekân ihtilâfıyla şive ve âdetlerimize ihtilâf peyda olmuştur. Bu ihtilâf, birbirimizi anlayamayacak dereceye gelmiştir. Bundan sonra okullarımızı edebî dili bir olan hizmet edecek hâle getirmek lâzımdır. Kongrenin mektep ve medrese komisyonu tarafından hazırlanmış olan lâyihasında ilkokullarımız için dört sene süren öğretim tayin olunmuştur. Bunun üç senesinde sadece mahallî şive ile öğrenim icra edilip, son senesinde umumî Türk lisanı ile yazılmış kitaplar okutulmalıdır. Bu sayede yavaş yavaş muhtelif şive ve lehçeler birleşmiş olur.”

İsmail Bey’in Eğitimde Yeni Metod Görüşü:

İsmail Gaspıralı Beyin en başarılı olduğu hususlardan birisi de eğitim konusudur ki, yeni metotla eğitim programı dolayısıyla en fazla tepkiyi muhafazakâr Müslüman topluluklarından görmüştür. 1881’de yayınladığı eserinde medreselerde reform meselesini dile getirmiş olmakla birlikte mekteplerle ilgili herhangi bir şey yazmamıştır. Ancak buna rağmen o, eğitimde reform meselesinin ilkokuldan başlatılması gerektiğini iyi bir şekilde tespit etmiş ve bu yönde faaliyete girişmiştir.

İsmail Bey mektepte reform yapılması konusunda niçin bu kadar ısrarla durduğunu şöyle izah etmektedir; “1881 yılında topladığım malûmata göre Rusya Türklerinde on altı bin küsür mahalle mektebi, iki yüz on dört medrese mevcut olup, bu on altı bin mektepte, yarım milyon Türk çocuğunun beşer sene ömürleri çürütüldüğü hâlde onlara beş satır Türkçe okuyup yazma bile öğretilmediğini ve ancak Kuran okuma ve namaz duaları öğretilmekle yetinildiğini gördüm. Bu mahalle mektepleri, sırf dinî addolunduklarından dolayı resmen dinî idarelerin (İdare-i Şer’iyye) nezaretinde, hakikatte ise hiç kimsenin nezaretinde bulunmuyorlardı.”

Aynı şekilde Gaspıralı, “Terakkî ve Maarif” adlı makalesinde, eğitimin önemi konusunda şunlara yer vermektedir; “İnsanoğlu hakikati ve saadeti hiç bulamaz, velâkin bu hakikat ve saadet yolunda yürümeye yardımcı bir şey vardır. Bu, karanlıkta fenere benzer, buna maarif, bilgi denir. Maarif insanın fikrini çok eder, aklını keskin eder, zekâsını çoğaltır.”

İsmail Gaspıralı Beyin 1884’te Bahçesaray’da Kaymazağa Mahallesinde açtığı birinci mektebinde, ilk yıl dokuz veya on iki öğrenci bulunuyordu. Eğitim işleri için de Bekir Efendi adlı bir öğretmen tayin edilmişti. Bu muallimi (öğretmeni) bizzat Gaspıralı tayin etmişti. Sonuçta öğrenciler ilk yılda günde dört saat olmak üzere kırk beş gün eğitim gördüler. Gaspıralı’nın iddiasına göre, bu süre okuma ve yazmanın ögelerini öğretmek için kâfi idi. Belirlenen kırk beş günlük süre bitince İsmail Bey, halka yeni metodu benimsetmek ve Usûl-u Cedid’e ilgi uyandırmak için öğrencileri halkın önünde imtihandan geçirdi. Öğrenciler, daha önce görmedikleri bir kitaptan bir bölüm okuyacaklar ve okunanı yazacaklardı. Böylece öğrencilerin eski metotla eğitim görenlerin yıllarca öğrenemedikleri okuma yazmayı, yeni metotla kırkbeş gün gibi kısa sürede öğrendikleri ispatlanacaktı. Öğrencilerin yapılan sınavda başarılı olmaları, halkta bu eğitim usûlüne ilgi uyandırdı. Kısa bir süre sonra, 1890 yılından itibaren her vilâyette iki veya üç usûl-u cedid okulu açıldı ve Türk dünyasında, I, Dünya Savaşı öncesinde bir uyanış başladı.

Rusların kasıtlı olarak çıkardıkları güçlükler yüzünden hayatı büyük sıkıntılar içinde geçen İsmail Gaspıralı Bey, şerefle yürüttüğü dil ve kültür birliği ülkü ve mücadelesini çok iyi bir seviyeye getirdikten sonra 11 Eylül 1914 yılında vefat etti.

Türk Dünyasının (Doğu Türkistan’dan Balkanlara, Kuzey Türklüğünden yani Tataristan ve Başkurdistan’dan Suriye Türklüğüne, Afganistan, İran ve Irak Türklüğünden Türkiye Türklerine kadar) millî bir uyanış hâlinde olduğu günümüzde, Türk milleti Gaspıralı’nın işaret ettiği “Dilde, Fikirde ve İşte Birlik” hedefini gerçekleştirdiğinde onun da ruhu şad olacak ve adı saygı ile anılmış olacaktır.

BİBLİYOGRAFYA

A. Zeki Velidî TOGAN, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul 1981.

A. Zeki Velidî TOGAN, Türklüğün Mukadderatı Üzerine, Yay. Hzl, Tuncer Baykara, İstanbul 1977.
Bayram KODAMAN, “1876-1920 Arası Osmanlı Siyasî Tarihi” Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1993, C.XII, s. 62.

Cafer Seydahmet KIRIMER, Gaspıralı İsmail Bey. Yay, Hzl. Ramazan Bakkal, İstanbul 1996.

Ertuğrul YAMAN, A. Kemal BOLAÇ, Ahsen ESATO/LU, Türkiye’deki Türk Dünyası, Ankara 1998.

Mehmet SARAY, Gaspıralı İsmail Bey’den Atatürk’e Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği, İstanbul 1993.

Mehmet SARAY, Atatürk ve Türk Dünyası, İstanbul 1988.

Mustafa KESKİN, Atatürk’ün Millet ve Milliyetçilik Anlayışı, Ankara 1999.

Nadir Devlet, İsmail Bey (Gaspıralı), Ankara 1988.

Rafael Muhammeddin, Türkçülüğün Doğuşu ve Gelişimi, İstanbul 1988.


Orkun Dergisi , Kasım 2001, Sayı: 45 ve Aralık 2001, Sayı 46

Merhum İsmail Gaspıralı ve Bir Hatıra


Av. İ. Sıtkı OĞUZBEYOĞLU

Osmanlı İmparatorluğu devrinde Türklük için çalışan ve Rusya’da bulunan muhtelif Türk unsurlarının birleşmesi için gayret sarfeden büyük simalardan birisinin de Gaspıralı İsmail Bey olduğu herkesçe malumdur.

Gaspıralı Rusçaya hakkıyla vakıf olduğu gibi, o tarihteki Osmanlı Türkçesini tam manasıyla bilen bir zattı. Fakat o, Osmanlıcanın sadeleştirilmesi için çalışır, farsça ve arapça kelimelerin Türkçeden atılması, bunların yerine Türkçe karşılıkların kullanılması, Türk lehçeleri arasındaki farkın kaldırılması ve Türkler arasında dil birliğini temin için uğraşır dururdu. O, Türklük davasında cidden büyük hizmetler ifa etmiş müteceddit bir Türk bilgini idi.

Bahçesaray’da neşretmekte bulunduğu (Tercüman) gazetesi, baştan başa bu fikrin mürevviciydi. O tarihlerde Kırım alimleri arasında devam edegelen taassuba da isyan etmişti. O, hakiki bir müslümandı. İslam dinin taassubla ilgisi bulunmadığına inanan hakiki bir mümindi.

Bu satırları yazarken, aklıma onunla geçen bir muhavere geldi. Bunu yazmaktan kendimi alamadım.

1905 veya 1906 yıllarında idi. Ruslarla Japonlar arasındaki savaş, Japonların lehine sonuçlanmış, Ruslar büyük bir hezimete uğramışlardı. Ben de, sonbaharda Kırım’ı ziyarete gitmiştim. Bahçesaray’da kendisiyle görüşmüş, hürmetlerimi arz etmiştim. Beni yemeğe alıkoymuş, yemekten sonra da Han camiisinin hatibi bulunan Habibullah efendi ile beni tanıştırmıştı. Benim fikren ileri gitmeme, taasubtan uzak kalmama çalışan ve bana büyük telkinlerde bulunan Büyük Türk alimi beni biraz İslam dinine de vakıf sayarak onlarla görüştürmek istiyordu. Bir hayli dini mübahase geçmişti. Merhum bizlere şu suali sordu: “Kur’anı Kerim ilahi bir mucizedir. Buna inanıyoruz. Fakat, namaz kılarken mesela Fatiha’dan sonra Yusuf suresinden okunan ayetlerin namazla bir alakası olduğunu sanmıyorum. Çünkü, bu ayette mesela (Zeliha kollarını açmış Yusuf’u kucağına yahut da yatağına çağırıyor…) mealindeki bu ayetin namazda okunması caiz olmasa gerek, ne dersiniz demişti.

Bu mecliste Habibullah Efendiden başka Tebert’li, ismini hatırlayamadığım kadı da vardı. Kadı söz alarak (Mirzam, bu sual bizi küfre kadar götürür, böyle sual irad edilmez) dediği sırada Habibullah efendi de başını sallayarak (Doğrudur) demişti.

Merhum Gaspıralı, benim yüzüme baktı. Ben kemali cesaretle: “Sualiniz yerindedir. Bunun küfürle alakası yoktur Hakikaten ilahi bir vecd ile huzuru ilahide bulunan bir kimsenin o dakikada sureyi Yusuf’tan okumaması daha doğrudur. Unutulmamalıdır ki Kuran’ı Kerim’in bazı ayetleri ve sureleri kısastır.Yani hikayedir. Bu hikayeler kısmen sorulara ve kısmen de Araplar arasında çok meşhur kıssalar olduğundan bunları kısmen doğrulatmaya matuf ayetlerdir” demiştim.

Benim onlara karşı mukavemetim ve onları kısmen ıskatım Gaspıralı’nın pek hoşuna gitmişti, ve “Mollalar, Mollalar İnşallah İstanbul işte böyle alimleri yetiştirecek, Müslümanlık sizin (ıskat) ile ölülerin başına toplanarak (Kabeltü veheptü) nüzden kurtarılacaktır” sözünü ilave etmiş ve benim elimden tutarak ayrılmıştık.

Gaspıralı dünya dinlerini de incelemişti. Müslümanlığın akla en uygun bir din olduğunu delilleriyle kabul eden bir insan olduğu için bir taraftan Türklüğe, Türk dilinin vahdetine bir taraftan da Müslümanlığın hurafelerden temizlenerek layık olduğu mevkie çıkacağına inanan bir müctehid ve bu yolun tahakkuku için son derece çalışan bir mücahiddi. Kendisini hürmetle anarım.


EMEL Dergisi,  Sayı 7. Kasım 1961

Babamdan Hatıralar


Şefika GASPIRALI

Babam, şen, konuşkan ve güleç yüzlü bir insandı. Eğlenceyi severdi. Yaz aylarında bahçede şenlikler tertip eder, çalgı oyun ve dansla misafirlerini ağırlardı. İkramın başta geleni çiğbörek olurdu. Komşu kadınlar çiğ börekleri bahçenin bir köşesinde yapar ve pişirirlerdi. Misafirlerden bazılarının ocak başında kaçamak çiğbörek yedikleri olurdu.

Babamın sevdiği türkü “Demirciler demir döver…” türküsü idi. Ara sıra dalarak bu türküyü söylediğini hatırlarım. Rahmetli, bahçesini çok severdi. Ağaçlar altında yere serilmiş kilimlere uzanarak yer sofrasında yemek yer, sonra sırtüstü yatarak tabiata terk ederdi kendini. Tabiatı çok sevmesi hesabıyla yaz aylarında sık sık piknikler tertiplenir, bazen de korulukta kuzu kızartması yapılırdı. Kuzu kızartmanın ustası da Kırım’da kız çocuklar için ilk olarak usul cedit mektebini tesis eden kız kardeşi öğretmen Selime hanım idi. Bu pikniklerin birinde babam, ve kardeşim Rıfat’ta Robenson Cruzoe’nin bir hikayesini ağır ağır ve arada mütalaa yürüterek anlatmış, fakat hikayeyi tamamlamıştı. Kalan kısmını sizlere gelecek sene anlatır bitiririm demişti. Ve bu kitabı hiçbir yerden aramayarak hikayeyi okumamızı söylemişti. Bu kadar tenbih biz çocuklara kafi gelmiş ve bizler sabırla gelecek senenin yaz aylarını beklemiştik. Hakikaten babam ertesi yaz, hikayeyi evimizin terasında yere serilmiş kilimler üzerine sırt üstü uzanarak ve gözlerini simsiyah kubbenin parlak yıldızlarına dikerek anlatmış ve tamamlamıştı. Babamın insan terbiyesinde, önem verdiği cihet, sabır ve tevazu idi. Biz evlatlarına da her fırsatta bunların faziletini anlatır aşılamaya çalışırdı.

Evinde her vakit iki, üç besleme kız bulunur, zamanı gelince onların çeyizlerini yapar ve evlendirirdi. Düğünlerin iki gün devam ettiğini hatırlarım. Şayet gece şenlikler fazla uzarsa, usulcacık çalgıcıları savardı. Annem ve halalarımın kızmasına aldırmaz, itirazlarına güler geçerdi.

Ramazan, bayram mevlüt gibi önemli adetlere çok dikkat eder, şehrin ulema, münevverlerine ve mahalle sakinlerine ayrı ayrı iftar tertip eylerdi.

Bundan başka bir fırınla anlaşır ve Ramazan boyunca yüz fakire pide dağıttırırdı. İftar sofralarında adet ve ananeye uygun her şeyin bulunmasına çok dikkat eder ve bu hususta titizlikle dururdu. Bir defasında iftar sofrasında zeytin bulunmaması üzerine ev halkını adam akıllı azarladığını hatırlarım.

Denizi de pek severdi. Uluğkul köyü civarında deniz kıyısında çadırlar kurulur çoluk çocuk hizmetçiler, at araba ve hayvanlarımızla birlikte bütün bir ev halkı orada toplanır, bir nevi kamp hayatı yaşanılırdı. Babam, Buhara hanının hediyesi olan çok süslü çadırı kendisine tahsis eder ve çadırın kapısına da at kuyruğu bağlatırdı. Bu kamp hayatının devamınca eş, dost da burada ağırlanırdı.

1896 senesinde Çarın tahta çıkması münasebetiyle yapılan merasime babam da gazeteci sıfatıyla davet edilmişti. Merasime iştirak eden babam, dönüşünde bir projeksiyon makinesiyle bir sürü de resim getirmişti. Bu resimleri içinde Rusya’nın birçok şehir, Kırım, Kafkasya ve Orta Asya manzaraları ve buraların halklarını temsil eden tiplere ait fotoğraflar vardı. Fakat bunlar içinde bir tanesini hala hatırlarım. Bu bir Rus Kinazının Kazan Hanına bat merasimini tasvir ederdi. Han tahtından yanında hanımı ile birlikte oturmuş, knaz ise hanım karşısında diz çökerek onu selamlıyordu. Resmin gerisinde elleri hediyelerle dolu boyarlar sıralanmışlardı. Bu fotoğraflar içinde Deli Petro’nun da bir çok pozu vardı. Bahis konusu projeksiyon makinesini babam, bilahare Buhara Han’ına hediye etmişti.

Rahmetli, biz evlatlarını hep okumaya teşvik eder. Okuyacağımız kitapları bizzat seçerek satın alır, bilhassa klasik eserleri tercih eder ve dergilere de abone olurdu. Seçtiği eserlerin hepsi manidar ve milletseverlik duygusu telkin eden cinsten olurdu.


EMEL Dergisi,  Sayı 12. Eylül 1962