İsmail Gaspıralı, Eğitim ve Öğretim Problemleri


Prof. Dr. Şükrü ELÇİN

Fikir ve aksiyon adamı merhum İsmail Gaspıralı’nın Eğitim ve Öğretim üzerindeki düşünceleri ile hizmetlerini ele almadan Önce Türklerin 19. asra kadarki kültür hayatlarına kısaca bakmakta fayda vardır.

Birbiriyle ayrılmaz bir “bütün” teşkil eden eğitimle öğretim, insanoğlunun dünyaya geldiği günden itibaren karşılaştığı bir kültür ve bilgi faaliyetidir. Cemiyet içinde tarihî devirlerin şartlarına göre devam eden ve sosyal bünye ile orantılı hayatî fonksiyona sahip bu faaliyette anne başta gelen bir eğitimci ve öğreticidir. O, anneden gelen kültürle yüklendiği mesuliyetin idrâki içinde çocuğunu emzirir, yıkar, giydirir, hastalıklardan korur, dolayısı ile dilini öğrenmesine yardımcı olur. Sonunda çocuk evde ve cemiyette din, sanat, ahlâk, ekonomi gibi değerlerin havasında sosyal bir hüviyet kazanır. Biz bu sosyalleşme işine eğitim, eski tabirle terbiye diyoruz.”

İsmail Gaspıralı’nın 1884’lerde kuracağı modern mekteplerde ileride ana olacak kızların da okutulması fikri bu düşüncelere dayanacaktır.

İşte, insanı çevreleyen dil, din, ahlâk, estetik ve menfaat bağları ile bütün dünyada örneklerine benzer şekilde Türklerin de üç kıtada bir takım devletler kurduğu malûmdur. Bu devletler içinde yaşayan Türklerin hayatında maddî ve manevî bilgiler yeni nesillere sözlü gelenekle aktarılıyordu. Zaman içinde nüfus çoğaldı, hudutlar genişledi. Siyasî münasebetler arttı. Kültürün ve haberin intikali zorlaştı. Her kavimde olduğu gibi okuma-yazma zarureti bundan doğdu. Bu ihtiyacın anahtarı alfabe idi. Türkler bu alfabeyi kendi damgalarından yaptılar. Orhon veya Kök Türk adını alan bu alfabe Türk hançeresinden çıkan bütün sesleri ifadeye elverişli bir karakter taşıyordu. Bu alfabe ile yazılan kitabelerin en mükemmelleri 8. asra aittir. Siyaset, hukuk ve askerlik kavramlarını nesir dili ile söyleyecek bir seviye gösteren  âbideler,  cemiyette okuma-yazma  ananesinin açık bir delilidir.

Uygurların da kendilerine mahsus alfabeleri ile kültür hayatındaki hizmetleri devam ederken Türkler İslâm dini ile karşılaştırılan Bu yeni dinin kitabı Kur’an’dı. Arap harfleri ile kaydedilmişti. Türkler de müslümanlığı kabul etmiş diğer kavimler gibi dinin tesiri ile kendi alfabe sistemlerine uymayan Arap alfabesini kabul ettiler. Türk ülkelerinde de camiler, medreseler kuruldu.

Orta Çağ’da geniş halk kütlelerinin eğitimine fazla eğilmemekle beraber, medreseler, hür düşünceye açık, fanatizmden uzak bir karakter içinde idi. Eski yunan filozoflarının ortaya koyduğu müsbet fikirlerin tartışıldığı bu manevî havada Türk medreselerinde çalışan ilim adamlarının da insanlığa değerli eserler kazandırdıklarını görüyoruz. Matematik’te Hârezmî (ölümü: 850) ile Aristo ve Eflâtun’u yakından inceleyen mantıkta ve siyaset felsefesindeki görüşleriyle Avrupa’da da tanınan Fârâbî (870-950) ilk müjdecilerdir. Sonraları, tıp, fizik, astronomi ve felsefeye dair eserleriyle İbni Sina (980-1037) ve Beyrunî (970-1051) yetişti. Nihayet Uluğ Bey (1384-1449) en büyük astronom olarak şöhrete ulaştı.

Naklî İslâm ilimleri dışında yalnız pozitif ilimler ve felsefe ile uğraşan adlarını zikrettiğimiz bir kaç Türk ilim adamının bile ortaya koyduğu eserler dikkate alındığı takdirde Orta Çağ Türk medreselerinin ulaştığı seviye ortaya çıkar.

Medreseler, maalesef 15. asrın ortalarından itibaren akla dayanan pozitif ilimlerden uzaklaşmağa başladı. Öğretmekte olduğu nakit ilimlerle uğraşırken kendisini kör bir fanatizme, bilgisizliğin, ezberciliğin, şekilciliğin karanlığına bıraktı, ilerlemenin akla, mantığa, tecessüs Ve gözleme dayandığı unutuldu. Medreseliler, eski üstatların bilgilerini tekrardan ileri gidemediler. Buna karşılık Avrupa milletleri, Rönesans’tan itibaren pozitif ilimlerin ışığında yeni tekniğe bağlı bir eğitim ve öğretime geçtiler. Orta Asya Türkleri ve hatta bütün Türkler bu yeni, teknik, eğitim ve öğretimden zamanında nasibini alamadı. Kültür ve medeniyetimize zarar veren bu durum, siyasette dağılmaya ve bilinen problemlerin doğmasına sebep oldu.

İşte bu üç asırlık maddî ve manevî kayıp ve ıztırapların zemininde 19. asrın sonlarında konumuzun kahramanı İsmail Gaspıralı Kırım ufkunda bir ay gibi, bir yıldız gibi, bir güneş gibi doğdu.

Hiçbir mübalağaya kaçmadan vasıflandırdığımız ve Unesco’nun geri kalmış kavim ve milletlere yaygın eğitimde yol gösterici örnek insan olarak tanıtmasını beklediğimiz İsmail Bey’in hizmetlerini tahlil edebilmek için kısaca hayat hikâyesini gözden geçirmekte fayda vardır.

Gaspıralı, orduda subay bir babanın oğlu olarak 1851 yılında Avcıköy’de doğar. Ailece 1854’te Bahçesaray’a yerleşirler. On yaşına kadar ilkokula devam eden küçük İsmail’i Akmescit jimnazına gönderirler. Bu jimnazda iki yıl kalır. Sonra Varonej askerî okuluna devam eder. Oradan da Moskova askerî lisesinin öğrencisi olur. Bu lisede dindaşı Mustafa Mirza ile tanışır. O sırada Osmanlı Devleti sınırları içindeki Girit’te isyan vardır. Okuduğu lisede huzuru yoktur. Türklere karşı Kuşçuluk ve islâvcılık düşmanlığı körükleniyordu. Bu fanatik hava içinde tatilini okulda geçirmek yerine Türk kardeşlerine yardım için Odesa yolu ile İstanbul’a gitmeğe karar verir. Pasaportu olmadığından yakalanır. Artık liseye dönemez. Zincirli medresesine Rusça hocası olur. Bu sırada fikrî faaliyetini geliştirir. Şostov ailesinin kütüphanesinde mevcut Rus edebiyatı ile siyasî ceryanlara dair kitaplar okur. Ekonomi ve sosyal problemleri inceler. Rusya’da tatbik edilen garpçılık ceryanı ile halka doğru gitme yolundaki çalışmaları öğrenir. 1869’da Yalta’daki Dereköy okuluna öğretmen olur. 1871’de Türkiye’ye giderek subay olmak ister. Bu teşebbüsü gerçekleşmez. Paris’e gider. İki yıl kalır. Fransa’da kültür ve pedagoji yayınlarını takip, eder. 1874’te İstanbul’a döner. Yazarlık hayatına başlar. 1875’te Kırım’a döner. 1878’de Bahçesaray Belediye başkanı olur. 1882’de Usul-i Cedid mektebini açar. Kazan’a, Türkistan’a, Kafkasya’ya, Hindistan’a, Çin’e, Mısır’a seyahatler yapar. Nihayet 11 Eylül 1914’te hayata veda eder.

Ana hatları ile çizdiğimiz biyografisinden de anlaşılacağı üzere İsmail Gaspıralı küçük yaşta Türk-İslâm aile, terbiye ve cemiyet kültürü içinde yaşarken kendisine yabancı hayat ve kâinat görüşünü Rus okulunda tanımağa başladı. Bu okullarda Türk düşmanlığına dayalı İslâv-Rus fanatizmi ile akla, tecrübeye ve muhakemeye yer veren Batı usulü bilgilerle karşılaştı. İlkokul öğretmeni Hacı İsmail Efendi’nin ve subay babasının tesiri ile akı kültür ve medeniyetin okullarını mukayeseye başladı. Türk okulları mazide kalmış bilgileri öğretiyordu. Skolastikti, hayattan uzaktı. Pozitif ilmin neticelerinden faydalanan Rus eğitim ve öğretimi akla, mantığa, hayata uygundu. Öğrendiği Fransızca vâsıtasiyle Batı medeniyetinin müsbet -menfî taraflarını öğrendi. Yaygın eğitimin, okuma-yazmanın imkânlarından faydalanan insanların yaşadıkları hayatı gördü. İçinde yaşadığı Türk�İslâm cemiyetinin bu yeni kurtarıcı medeniyette yer almasının, onun nimetlerinden faydalanmasının dâvasını basın tarihinde büyük bir hâdise teşkil eden Tercüman’ın 1906 yılının 9’uncu sayısında Danyal Bey’in ağzından şöyle hülâsa eder:

“Milletin hâline âşinâ olmadıkça, millete hizmet mümkün olmayacağını anlamasiyle Danyal Bey bu cihetten ilim ve marifeti artırmağa karar verüp milletin arasına atıldı. Köy düğünlerinde, derviş ve ulemâ meclislerinde, beyler ve ağalar ziyafetlerinde, medrese hücrelerinde ve şâir içtimalarda bulunup az söyleyüp, çok dinleyüp bir sene kadar amelî dersler aldı. Her sınıfın yahşi taraflarını ve uygunsuz hallerini öğrenüp millî zâfın neden ibaret ve milletin neye muhtaç olduğunu anlamıştı. Ne işlemeli, işi nereden tutmak, sönmüş kalpleri ne ile yandırmalı, basireti kesmiş perdeleri ne ile kötermeli (kaldırmalı), gaflet sahrasında serilüp kalmış koca bir milleti ne ile ayağa kaldırup turguzmalı (kaldırmalı) gibi suallerle hayli zaman uğraşmıştır.”

Yine Terakki adlı bir makalesinde İsmail Bey: “Hakikat ve saadet yolunda yürüyene yardımcı bir şey vardır; bu karanlıkta fenere benzer. Buna maârif, yâni bilük (bilgi) derler.”

Hakikat mecmuasındaki bir şiirinde:

Hünersizlik yakışmaz bizim millete

Bin kılıçka bir kalem dâima galiptir

der.

İsmail Bey kültürde halkçılık program ve beyannâmesi karakterini taşıyan bir fikir muhasebesinden sonra Kırımlıların maddeten ve manen kalkınmasında pragmatik bir görüşle işe alfabeden başlamak lâzım geldiğini anladı.

Daha önce arz ettiğim gibi 10. asırdan beri kullanılan Arap alfabesi Türk mantık, muhakeme ve zevkinden çıkmış bir alfabe değildi. Bu alfabede lüzumundan fazla sessiz harf vardı. Bir kaç harfi tek bir işaretle göstermek gibi yetersizlikler yanında sesli işaretlerinin Türkçe sesli sistemini karşılamadığı açıktı. Ayrıca bu alfabede harflerin başta, ortada ve sonda ayrı şekillere girmeleri işaret kalabalığına yol açıyordu. Bir çok harflerin şekilleri, gövdeleri aynı olduğu halde bunlar noktalarla ayrılıyordu.

İşte bu ve buna benzer hususiyet ve aksaklıklar medrese veya onlara bağlı okullardaki alfabe öğretimini zorlaştırıyor, uzun zaman kaybına sebep oluyordu. 5-6 yıl süren ve yazma alışkanlığı da kazandırmayan bu sistem yüzünden yaygın eğitime ve öğretime gidilememişti.

Gaspıralı, “Kırım’da ilk tedris ve terbiyenin olmadığını gördüm, dinî mekteplerimizin korkunç geriliklerini, somadan Zincirli medresesinde gördüm ve bu esasların islahı lüzumuna iman ettim” der.

O, büyük bir cesaret ve irâde ile Usûl-i Cedid (Yeni usul) adını verdiği mektepte 1884’te usûl-ı savtiye (sesli harfler) esasına dayanan alfabeyi tatbik etti. Fanatik çevrelerin reaksiyonlariyle karşılaştı. Yazılarında ve sohbetlerinde iskolastik usûlü tenkidi medreselilerin hoşuna gitmedi. O, ailenin kadın ye erkeklerden kurulu bir topluluk olduğuna inanıyordu. Bu, aslında Batı zihniyeti mânasına gelen Usûl-i Cedid ocağında kızların da okumalarının şart olduğu kanâatini telkine çalıştı.

Başlangıçta maddî ve manevî zorluklarla karşılaşan İsmail Bey İslâm âlemini bu yoldan, uyandırmak için Kazan’a, Türkistan’a, Kafkasya’ya, Mısır’a, Hindistan’a, Çin’e seyahatler yaptı. Gerileme sebeplerini anlattı. Usûl-i  Cedid’i yaydı.  Türkiye’deki  aydınlarla  temasını sürdüren  İsmail Bey tarihî vazifesini tamamladı.

Büyük fikir adamlarımızdan Yusuf Akçora “Hiçbir kimse dâvasını sebat ve ısrarla onun kadar nazariyatta takip ve fiiliyatta tatbike çalışmamıştır” derken haklı ve isabetli bir gerçeği ortaya koymuştur.

Bütün hayatı boyunca, hususiyle meşhur Tercüman gazetesinde “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” prensipini ortaya koymak suretiyle halkının medenî bir seviyeye ulaşması için 35 yılını, hiçbir mükâfat beklemeden, seve seve harcayan terbiyeci, fikir ve dâva adamı, gazeteci, yazar ve şâir İsmail Gaspıralı yeni nesillerin örnek alacağı bir şahsiyettir.

Doğmuşum Avcıköy’de  1851’de

Mekânımdır Bahçesaray mezarım kim bilir nerde

diyen büyük insana şöyle diyorum: Sen, Türk milletinin kalbindesin.

Akmescit 1991

Dedem İsmail Gaspıralı


İnci ERTEM

Sayın   konuşmacılar,   Kıymetli   Soydaşlarım,   dinleyiciler:

Bu çok manalı toplantıda sizlerle beraber olduğum için büyük bir kıvanç duyuyorum.

İsmail Gaspıralı’nın torunlarından biri olmama rağmen kanaatimce kendisinin asıl torunları o’nun “Dilde, Fikirde, İş’de birlik” emelini benim­seyip bu yolda yılmadan çalışanlardır. Ne mutlu onlara.

Muhterem konuşmacılar Dedemin fikir, yazı, mücadele hayatını çeşitli yönleriyle ele alıp anlatacaklar. Ben aileden duyduğum kadarıyla onun kadınlarımızın-kızlarımızın toplumdaki hak ettikleri yeri almaları için yaptığı çalışmalardan bahsedeceğim ve aile hayatını, evini, yaşama tarzını anlatacağım.

“Kuş Yuvada gördüğünü işler” ve “Yedisinde ne ise Yetmişinde de odur” diyen atasözlerimiz ne kadar doğrudur. Bunların doğruluğunu modern psikolojinin öğrettikleriyle şimdi artık herkes kabul etmektedir, fakat geçen asrın sonlarında bunu düşünebilmek ve bu yolda çalışmak, işte İsmail Gaspıralı’nın büyüklüklerinden birisi budur. Kız olsun erkek olsun çocuklar çevreden etkilenmeye başladıkları okul çağlarına kadar öğrendikleri hemen hemen her şeyi doğrudan veya dolaylı olarak annelerin­den öğrenirler. Dört�beş yaşına kadar ileride karakteri belirleyecek unsur­ların temeli atılmış olur. Bu temeli atan da Ana’dır yani Kadındır. Kızları eğitime-öğretime tabi tutmanın esas önemi bundandır. Kaldı ki Ana olmasa da kadın yine hem kendisi hem de toplum için eğitilmelidir.

Halbuki 1914’te İl gazetesinde Selime Yakub Hanım’ın “Müslüman Kadın ve Kızlarının Hamisi İsmail Bey Gaspıralı” adlı makalesinde yazdığı  gibi,   “1880”   de  hanımlar   bin  yıllık   uzak  uykusundaydılar.   Çoğu cahildi ve lüzumsuz  şey hatta  esir  muamelesi görüyordu”.

Bu durumun düzeltilmesi için yıllarca çalışan İsmail Gaspıralı 1896’daki bir makalesinde Müslüman kızlarını da erkekler gibi okumaları, Millî Şuur, dinî bilgi sahibi olmaları gerektiğini, aile ve toplum içindeki layık oldukları yere ancak bu yolla gelebileceklerini yazmıştı. Başka bir yazısında ise kızların terbiye ve tahsillerindeki taassubumuzun İslam’dan ziyade tarihimizde Çinliler ile olan eski münasebetlerimizden ileri geldiğini söylüyor, Çinlilerin “Kadınlara ne akıl kerek ne ayak” dediklerini, bunun ise ne kadar yanlış olduğunu anlatıyordu. “Kızları okutmak lazım değil, yazı öğretmek asla caiz değil” fikrinde olan o zamanın toplumuna “Yok öyle değil. Kızlarımızın terbiye ve talimi hem şer’an hem aklen lazımdır. Aksi takdirde milletin terakkisi mümkün değildir” demiştir.

Durmadan bu konuda yazılar yazarak halkı bu fikrine alıştırmaya çalışmıştır. 1895’de “Aslan Kız” diye bir millî hikaye, 1897’de ise “Çoban Kızı” yazmıştır. Fakat bunlarla yetinmeyerek daha geniş bir halk kitlesine ulaşmak için 1906 yılında “Âlem’i Nisvan” yani “Kadınlar Âlemi” adında resimli haftalık bir dergi çıkarmaya başlamıştır. Rusya Türk’lerinde ilk kadın dergisi olan bu dergiyi o sıralar 20 yaşındaki kızı Şefika Gaspıralı idare etmiştir. Dergide Rus Medeni Kanununun ve İslam Şeriatının kadınlarla ilgili hükümleri, çocukların eğitim ve terbiyesine ait bilgiler, aile sağlığı ve idaresi hakkında öğütler, ilmî ve fennî yazılar, Rusya ve diğer ülkelerdeki kadınların aile hayatlarıyla ilgili haberler, Türk-Tatarca şiirler ve hikayeler yayınlanmıştır.

İsmail Gaspıralı 1884’te ilkini erkek çocuklar için açtığı Usul-u Cedit (Eğitimde yeni metod) mekteplerim bir müddet sonra kızlar için de açarak, kızların eğitimi hakkındaki fikirlerini icraate dönüştürmüş oldu. 1884’te başlanan bu eğitim reformu 1905 İnkılabından sonra daha da bir kuvvet kazanıp Bahçe-Saray’dan Kazan’a, Azerbaycan’a ta Kâşgar’a kadar yayılmış binlerce kız ve oğlan çocuk ve usul-u cedit mekteplerinde yetişmiştir. Ayrıca kızlar için el işleri ve ev idaresi öğreten okullar da açmıştır.

Ölümünden sonra eğitim işlerine devam eden kızı Şefika Hanım, babasının bu konudaki düşüncelerinin yaşayan bir örneği olmuştur. Aldığı eğitim sayesinde 17 yaşında Tercüman Gazetesinde ara sıra da olsa yazıldı yazıyordu. İhtilalden sonra Bahçe-Saray Şehir İdare Meclisine, Müslüman Kadınlar Komitesine, İsmail Gaspıralı Pedagoji Enstitüsüne, Büyük Kurultaya Milletvekili seçilmiş ve Kurultay Başkanlık Divanında üye

olarak çalışmıştır. Ayrıca, “Babay’ın” ölümünden sonra, Rıfat Ağabeyi ve Hasan Sabri Ayvazov ile birlikte 1916’ya kadar Tercüman’ı idare etmiş, Çelebi Cihan’ın şehadetinden sonra, 23 Şubat 1918’de Matbaayı tamamıyla kapatarak Azerbaycan yoluyla İstanbul’a göçmüştür.

İsmail Gaspıralı’nın büyük oğlu Rıfat Bey, 1924’te Kırım’da ölmüştür. Şefika, Nigâr Hanımlar ile Mansur ve Haydar beyler çeşitli yıl ve tarihlerde İstanbul’a göç etmiş, şerefli bir şekilde yaşayarak rahmetli olmuşlardır. Nigâr Hanım, yıllarca Türkiyat Enstitüsünde çalışmış, Mansur Bey devlet memurluğu, babanı Haydar Bey ise 50 yıl doktorluk yapmıştır. Şimdi İstanbul’da oturan üç hanım torunu (Zühre Gökgöl-Meral Gaspıralı-İnci Ertem) ve onların çocukları hayattadır.

Bu mutlu günde tanıyıp bağrıma bastığım T. Dağcı ve Hediye Aldavia -Abılay ve aileleri İsmail Bey’in ilk eşinden torun çocukları olup, Taşkent’den tekrar Kırım’a yerleşmeye uğraşmaktadırlar. Ayrıca, İsmail Bey’in kız kardeşinin torunları olan Dilara Hanım İstanbul’da, Meryem Hanım Leningrat’ta, eşi Zühre Hanımın kardeşleri Yusuf ve Yunus Akçora’nın torunlarının çocukları ise Türkiye ve Kiev’de aileleriyle oturmaktadır.

İsmail Gaspıralı evinde gayet müşfik, mülayim bir eğitici, çocuklarını şımartmayan ciddi bir baba idi. Büyük küçük herkese saygılı olduğu kadar, kendisini saydırmasını da bilirdi. Yeteneği olduğunu anlayıp küçük kızma piyano dersleri aldıracak, zayıf bünyeli küçük oğluna eliyle balık yağı içirecek kadar da çocuklarıyla yakinen ilgili idi. Sütlü kahveyi sever, Çok fazla sigara içerdi. Son yıllarında sıhhati bozulduğundan yatağında yastıklara dayanarak okur, bağdaş kurarak dizinin üzerinde yazardı, Bütün aile bir arada yemek yer, bu şekilde küçüklerin de adab-ı muaşeret bilgileri edinmeleri sağlanırdı. Ramazan’da iftar davetleri verir, halkla temasını asla kesmezdi. Bunun için, çoğu kimse ona “Babay” derdi. Her-şeyde itidalli olup, herkese itidalli olmayı öğütlerdi. Zaten bu itidali sayesinde değil midir ki diğer birçokları durmadan açılıp kapanırken o, Çarlık Rusyasında Tercüman Gazetesinin 33 yıl aralıksız neşredilmesini sağlayabilmişti.

Zengin bir Mirza ailesinden gelen annesine daima hürmetkar, eşi Zühre Hanım’a çok bağlı idi. Kazan’da Akçora ailesinin kızı olan Zühre anım ise İsmail Gaspıralı için yalnız bir hayat arkadaşı değil, aynı zamanda bir fikir ve mücadele arkadaşı olmuştu. Güzel, asil ruhlu, iyiliksever fedakâr ve akıllı bir kadın olan Zühre Hanım, Tercüman’ın ilk neşredildiği yıllarda matbaada bizzat çalışmış, matbaanın kurulabilmesi için de mücevherlerini satmıştı. 18 yıl beraberliklerinden sonra hastalanmış, rahmetli olduğu zaman 36 yaşında idi.

İsmail Gaspıralı Bahçesaray’da 58 yılını geçirdiği evini, bilhassa evin arkasındaki yamaçlardaki koruluğu çok severdi. Bu koruluktaki açıklık bir kısım bir çok önemli toplantıya, Tercüman’ın Sene-i devriye kutlamalarına şahit olmuştu. Koruluğun içinde, kendisine tek odalı bir ev yaptırmış, sessiz ve sakin bir şekilde yazılarını burada yazmıştı. Ayrıca, bahçede üç odalı bir misafirhane binası da vardı.

Sokaktan duvarla ayrılmış dış avluya, hem araba hem bahçe kapılarından girilir, bir kaç basamakla taş bir düzlüğe inilirdi. Bu düzlüğün sol tarafında, üstü kağıt deposu alt katı matbaa olan iki katlı yüksek bir bina vardı. Avluya girişte taşlığı geçince karşıda birkaç merdivenle altı mutfak olan geniş bir terasaya çıkılır buradan eve girilirdi. Girişte geniş bir hol, bunun sağında dedemin iç içe iki odası, holün solunda ise teras boyunca büyük bir salon ve onun yanında piyano odası ile bir yatak odası vardı. Holün arka tarafındaki merdivenle aşağı kata inilir burada da büyük bir yemek odası, yine yatak odaları ve solda Rıfat Amca’nın ailesiyle oturduğu üç odalık bir daire bulunurdu.

Salon alaturka sedirler, antikalar, büyük bir ayna, gümüş semaverler, Kuran-ı Kerimler, bir tanesi Sultan Abdülhamit’ten olmak üzere çeşitli nişanlar, Rusya’nın bir çok yerinden gelmiş olan hediyeler ve değerli halılar ile bezenmişti. Muhaceret Sebebiyle, bu değerli hatıraların hepsi Kırım’da kaldı. Halamın kızı Zühre hanımda, sadece iki parça hatıra ile bir kaç resim, ve mektup bulunmaktadır. Bu parçalardan biri, sonraları İstanbul’da tesadüfen bulunan imzalı bir Kuran-ı Kerim ile dedeme Buhara’dan yollanmış bir şekerliktir. Fakat, tarihi değerleri haricinde, bu kayıplara esef etmiyoruz, çünkü siz de, ben de İsmail Gaspıralı’nın hatıralarını zaten kalbimizde taşıyoruz.

Hepinize teşekkür eder, “Dilde, Fikirde, İşde” beraber olmamız’ dilerim.
* Akmescit, Mart 1991

İsmail Gaspıralı’nın Yayımcılığı ve Gazeteciliği – [Prof. Dr. Mustafa KAFALI]


Prof. Dr. Mustafa KAFALI

Türkiye dışında kalan Türk ülkelerinde bir çok mefkure adamı, ilim adamı yetişmiştir. Hattâ bunların bir çoğu, cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda Türkiye’ye gelerek yerleşmişlerdir. Bu münasebetle onların Türkiye’de tanınmaları için vasat da teşekkül etmiştir. Ancak bütün bu hususlara rağmen Kırım’da doğup Kırım’da vefat ederek burada gömülen İsmail Gaspıralı, Türkiye dahil bütün Türk Dünyası’nda en çok tanınan ve bilinen kimse olmak vasfını korumaktadır. O’nun bu ölçüde tanınması ve bilinmesinin en büyük sebebi muhakkak ki çok cepheli oluşu ile ilgilidir. Çünki İsmail Gaspıralı, düşünen bir kimse olduğu kadar, bir mefkure adamıdır. Mefkure adamı olduğu kadar önder bir maarifçidir. Maarifçi olduğu kadar idealist, idealist olduğu kadar gazeteci ve yayıncıdır. Bütün bunların üstünde bir dava adamı ve hayatı boyunca yılmadan, inancı yolunda mücadele veren kimsedir. Bütün bu vasıfları şahsında birleştirmiş olan İsmail Gaspıralı, ister kendi neslinin, ister kendisinden sonra gelen pek çok değerli insanın fevkinde bilinen ve tanınan bir insan olarak tezahür etmektedir.

Bu tebliğimizde onun bir çok vasfı arasında hayatı boyunca devam ettirdiği ancak vefatı ile noktalanan gazeteciliği ve yayımcılığı üzerinde duracağız.

Yazı Hayatı:

1875’te Kırım’a dönen İsmail Beğ 1878’de Bağçe Saray Belediye reisi seçilecektir. 1879’da Türkçe gazete çıkarmak için baş vurursa da red edildi. 1881 yılında “Genç Molla” takma adıyla “Rusya Müslümanları” başlığı altında yazılarına baslar. Bu makaleleri Tavrida* gazetesinde neşretmektedir. Ancak bu yazıları Rusça’dır. Daha sonra bu makaleler birleştirilerek kitap haline getirilmiştir.

8 Mayıs 1881 yılında Tonguç adlı ilk gazete denemesine girişmiş bundan sonra kısa fasılalarla Şafak, Kamer, Yıldız, Güneş ve en son 5 Ağustos 1882’de Mirat-ı Cedid adlarındaki gazetelerini ancak birer nüsha olarak yayımlamıştır. Kendi ifadesiyle bunlar gazetecilikte ilk denemeleri idi.

1883’de Tercüman gazetesini Türkçe ve Rusça olarak yayımlama müsaadesini aldı. İlk nüshasını 10 Nisan 1883 yılında yayımladı. Gazete­sini yayımlarken 1882 yılında evlendiği Zühre Hanım’ın büyük desteği olmuş 21 yıllık müşterek hayatlarında da bu durum manen ve maddeten devam etmiştir. 1903 yılında vefat eden hayat arkadaşı, Bağçe Saray Menglî Giray Türbesine yakın bir mahale defn edilecektir.

Tercüman gazetesinin ilk sayısı 320 adet satış yapmıştır. Merhale merhale bu miktarın artarak 20.000 aboneye ulaştığını bilmekteyiz. Kırım’dan başka Osmanlı ülkesinde, İran’da, Türkistan’da, Kazan’da, Sibirya’da ve Romanya’da devamlı okuyucuları vardır. Sade Türkçe ile yazdığı için yazıları Türk Dünyası’nın her yerinde anlaşılabilmektedir. Kendi ifadesiyle “Sönmüş kalpleri ne ile yandırmalı? Gaflet sahrasına serilip kalmış koca bir milleti ne ile ayağa turguzmalı?” sorularının cevabını bütün hayatı boyunca vermeğe çalışmıştır. Bunun için de Türk illeri arasında kültür birliğini güçlendirmek için ömrünü vakfedecektir. Tercüman gazetesinin “Dilde, fikirde, işte birlik” başlığı bu ideali en güzel şekilde ifade etmektedir. 1906 yılında 14 sayfalık ve 15 günde bir “Alem-i Nisvan” adlı dergiyi çıkardı. Derginin sahibi kendisi ve yazı işleri müdiresi kızı Şefika Hanım idi. Yine aynı yıl eğitim öğretimde kullanılmak üzere “Alem-i Sübyan”ı çıkarmıştır. Haftalık, 4 sayfadır. Yine aynı yıl, mîzâhî bir dergi olan – haftalık “Kah Kah Kah” adlı bir dergiyi yayın hayatına sokacaktır. 11 Eylül 1914’e kadar bu şekilde devam eden hayatı 63 yaşında sona erecektir. 12 Eylül günü Zincirli Medrese kabristanında hanımına yakın bir yere defn edilmiştir.

Vasiyeti icabı Tercüman yaşatılacaktır. Oğlu Rifat Beğ, aile adına babalarına vekâleten işi  yürütecektir. Yazarlardan Hasan Sabri Ayvaz has makaleleri yazacaktır. Ancak bu durum 10 Şubat 1918’e kadar devam etmiş ve bu tarihte gazete yeni hükümet tarafından kapatılmıştır.  1919 yılında matbaa,  General Denikin tarafından müsadere edilecektir.

Onun ölümü, bütün Türk illerinde çıkan yayım vasıtalarında hatıra yazılarıyla ve mevlidlerle yad edilmiştir. Türk  dünyasının her yerinde hatıra  yazılarıyla anılmış olması 31 yıllık  yayım hayatında muvaffak oluşunun bir delilidir.

Hususî Hayatı:

1851 yılında dünyaya gelen ve 1914 yılında vefat eden Gaspıralı İsmail, sadeliği severdi. Giydiği elbiseden tutunuz yediği yemeğe kadar sade ölçülerde olmuştur. Matbaadaki yazıhanesi bir hücreden ibarettir, Kahvesini burada içer, yemeğini burada yer, uykusunu burada uyur ve yazısını burada yazardı. Dizinin üzerine koyduğu sert bir levhanın üzerine kâğıt yerleştirir ve böyle yazardı. Sigara tiryakisi idi. Yazı yazarken üst üste sigara içerdi. Matbaa makinelerinin çalışması ona bir musiki ahengi gibi, mürekkep kokuları ise hayat veren iksir gibidir. Metin, medenî cesarete sahip, itidalini daima koruyan bir kimsedir. Çarşı ve pazar esnafı arasına katılır, buralarda onların ikramını kabul eder veya ikramda bulunurdu. Halkın her nevi bölümleri arasına girerek onlarla irtibatı kaybetmezdi, Hakiki ilim adamlarına hürmet ederdi. Yoğurt yemeği ve hamur işlerini çok severdi. Gece hayatına katiyen iltifat etmez erkenden uyurdu. Avrupa musikisine ilgi duymaz, fakat Türk musikisinin hayranı idi. Bilhassa “Aksağı Dolusu” denilen Timurlenk adına bestelenmiş olan marşı çok severdi, Bulunduğu düğün, dernek toplantılarında bu marşın çalınmasını isterdi. Bu bilgileri vefatından sonra çıkan 32 sayfalık hatıra albümünde Hasan Sabri Ayvaz nakletmektedir.

Diğer Yayımları:

Tercüman gazetesi yayım hayatında gelişme gösterdikten sonra Tercüman gazetesine ek olarak bir çok eser, roman, hikâye ve risaleler neşredecektir. Bunlardan bir kısmı 1900 yıllarından öncelere aittir. Büyük  bir kısmı ise 1900’lü yıllardan sonra olmuştur. 1900’den öncekiler arasında “Dâr’ür-Rahat Müslümanları”, dünyayı rahat içinde geçiren mücadeleden uzak kimseleri hicvettiği kitaptır. “Kadınlar Ülkesi”, “Arslan Kız”, “Gündoğdu” gibi roman ve hikâyeleri ise idealizmin işlendiği eserlerdir. Meselâ Gündoğdu romanındaki Danyal Beğ bizzat kendisidir. 1900 yılında “Türkistan Uleması” adlı eseri, Türkistan’da yetişmiş alimleri konu edinmiş ciddî bir eserdir. 1901 yılında yayınladığı kitaplar sırasiyle şunlardır:

Nasihat-ı Tıbbiye: Sade ölçüde tıp bilgilerini ihtiva eder ve herkese lâzım olan bir el kitabıdır.

Beden-i însan: Resimli olarak insan bedeni hakkında bilgi veren el kitabı.

Yunan Hükeması: Yunan filozoflarını tanıtan el kitabı.

Usul-i Edep: Bugünki görgü kitaplarının ilk  numunelerinden  birisi.

Memâlik-i İran: Bilindiği üzere Iran, Türkler’in bolca yaşadığı ve o tarihlerde Türkler’in idare ettiği bir ülkedir. Bu eser de resimlidir.

Meşhur Payitahtlar: Coğrafî ve ansiklopedik tarzda hazırlanmış resimli bir kitaptır.

Tashih-i Akaid-i İslâmiye: İslâmî bilgileri ihtiva eden ilmihal tarzında bir eserdir.

Zoraki Tabib: Osmanlı dairesinde de tercümeleri bulunan meşhur eser.

1902 yılındaki yayımları daha ziyade yeni usul üzere açılmış mekteplerde okutulmak üzere hazırlanmış kitaplardır.

8 çeşit mektep kitabı;

40 kadar fennî ve edebî risale: Bu kitaplar da mektep çocukları için hazırlanmış kitaplardır.

Ali Şîr Nevâî’nin Muhakemet’ül-Lügateyn adlı eserini,  Türkçe’nin değerini ortaya koymak üzere basmıştır.

1905 yılında Sultan Aziz’in vefatını sembolize eden “İki ‘Sarayda Bir Gece” adlı eserini basmıştır. 1906 yılında ise Seyit Abdullah Özenbaşlı’nın “Olacağa Çare Olmaz” adlı eserini, Osman Akçokraklı’nın “Hıkâyet-i Ninkecan Hanım Türbesi” adlı eserini ve Hasan Sabri Ayvaz’ın �Neden Bu Hale Kaldık” adlı kitaplarını matbaasında basacaktır. Ayrıca Türk Dunyası’nın bir çok bölgelerinde açılmış olan Cedîd Mekteplerine bol miktarda kitap bastığını bilmekteyiz.

Vasıfları:

Asker olmayı düşünürken, kaderin şartları onu mücadeleli bir hayata sürüklemiştir. Gaspıralı İsmail Beğ taşkın ruhlu bir yapıya sahip değildi. Fikirleri ve yazılarıyla en küçük fakat en müsbet işleri yapmağa çalışırdı. En son sözü en başta söyleyenlerden değildi. Söyleyeceklerini 35 yıllık mücadele hayatına ancak sığdırabilmiş ve söylemişti. Türk milletinin evvela bir uyanış dönemi geçireceğini, ancak daha sonra bütünlüğün hasıl olacağını, bu uyanışın merhale merhale gelişeceğini bilmekteydi. Yani hangi zaman dilimi içinde vazife gördüğünü bilenlerdendi. Bu vasfı dolayısiyle yazılarında daima temkinli olmuştur. 1905 inkılâbından sonra gençler kendisini bu tarzından dolayı tenkid etmişlerdir. Ancak kısa bir müddet sonra özür dilemek durumunda kalacaklardır, İsmail Gaspıralı’nın hiç bir yazısı mütearrız değildir. O’nun yazılarını düşmanları dahi dikkatlice okurlardı. Zira yazılarını, okuyanı düşünmeye sevk eden üslûpta kaleme alırdı. Bu bakımdan muhalifleri dahi, zaman zaman kendi düşüncelerinin ifrada vardığını anlarlardı. Bunun neticesi olarak da sansür komisyonları O’nu bu yazılarından dolayı durduramamışlardır. Bu münasebetle de Tercüman gazetesi uzun ömürlü olmuştur.

Yazılarındaki üslûpta zaman zaman sembolik tarzı seçerdi. Bu tarz herkes tarafından değil, meseleyi bilenlerce daha iyi anlaşılır. Bu üslubu anlamayan bazı insanlar “Babay acep niçün böyle yazmış” diyerek birbirlerine sorarlardı.

Kendisi yenilik ve gelişme taraftarı olduğu için o zamanki tabirle “cedîdçi” olarak kadîmci muhafazakârlar tarafından tenkid edilirdi. Bunlardan Kazanlı Gılman Kerimî, oğlu Fatih Kerîmî’nin Gaspıralı İsmail’in tesirine girdiğini öğrenince onu öldürmek üzere yola çıkar, Kırım’a gelince aralarında münakaşa başlar. Fakat Gılman Kerimî öldürmek üzere geldiği Gaspıralı’dan özür dileyerek geri dönecektir. Bu olay O’nun ikna kabiliyetinin ne kadar ileri olduğuna delildir. Kendisini tanımayanların, gıyabında dar ölçülerde tenkid ettiklerini fakat tanıdıktan sonra bunu terk ettiklerini biliyoruz.

Gaspıralı İsmail’i tenkid edenler arasında Rusya devletini fanatik hareket etmeye sevk eden Ilminski gibi ilim adamları da vardır. Fakat hayatı boyunca Ilminski, Gaspıralı İsmail’i bertaraf etmeğe muvaffak olamayacaktır.

1905 inkılâbından sonra   “devrimci”  düşünceye sahip olan  gençler tarafından da tenkid edilmiş ve bu tenkidler Kırımlılık adına yapılmıştı. Türklüğü  bütün  olarak görmek yerine  Kırımlılık onlar için yeterliydi Gaspıralı İsmail’in bunlara cevabı çok manâlıdır.   1909’da Rusyalı İslâm Talebe Cemiyeti’nin tertiplediği konferansta   yaptığı konuşmasında “Ben büyük değilim, fakat bahtiyarım. Benim bahtiyarlığım pek sevdiğim milletime ve müslüman kardeşlerime hizmet etmektedir. Bizden Rusya müslümanları veya muhtelif kabile namlarıyla değil Türk diye bahsediniz demektedir.

Yazılarında, yalnız Kırım�dan değil, bütün Türk illerinden muntazam haber verirdi. 20.000 civarında tirajı olan gazetesi bütün Türk dünyasında okunurdu. Zîrâ 1881’de Tonguç’ta şöyle demektedir. “Eserlerimizi mümkün olduğu kadar Lisan-ı Türkî ile yazıp arabî, farisî ve gayrı lügatlerden kaçarınız ki âlim olmagan adamlar dahi yazdığımızı okuyup anlasınlar.”. Bundan maksad, sade Türkçe ile yazılan yazıların bütün Türk illerinde anlaşılabileceği hususudur.

Şafak 1881 nüshasında ise “Kazanlılar kendi dillerine Çavuş, Morduva lügatleri karıştırmağa alışkındırlar. Halbuki alaca bulaca dil olmaz. Selâm kelâm oldukta Kak Pajivay** ne gerek, özünde akça oldukta gayriye minnet ne gerek. Lügat-i Türkî oldukta gayri lügate ne gerek” demektedir.

Yayın hayatı 35 yıl devam etmiş ve belki bir yılda verilebilecek bilgileri ve duyguları, o 35 yıla yaymıştır. Doğumunun 140. yılında hâlâ dipdiri yaşamaktadır. Bu durum O’nun büyüklüğünün ifadesi olsa gerektir. 77 yıl önce vefat eden bu Türk büyüğünü, anmak üzere Akmescid şehrinde bütün Türk illerinden gelen ilim ve fikir adamları ile birlikte toplanmamız dahi, onun büyüklüğünü ortaya koymaktadır. O, ruhlar âleminde bizden haberdâr ve mesut olmuştur.

* Tavrida, Grekler ve Latinler Kırım yarımadasına bu adı verirler.

** Rusça �Nasılsınız” demektir.

Gaspıralı’nın Türk Dünyasında Verdiği Dil ve Kültür Mücadelesi


Prof. Dr. Mehmet SARAY

Gaspıralı İsmail Bey, yetişme yıllarında 1874’de ilk İstanbul’a gelmişti. Bir sene kadar kaldığı İstanbul’da İsmail Bey’in dikkatini çeken en önemli meselelerden biri de Türk dili üzerinde yapılan münakaşalar idi. Tanzimat’la başlayan ve 1860’lı ve 1870’li yıllarda Osmanlı aydınları arasında uzun tartışmalara sahne olan dil meselesi Gaspıralı’yı son derece etkilemişti. İşte bu sıralar tanıdığı “Şemseddin Sami, Ahmed Midhat, Mehmed Emin ve Necib Asım Beyler gibi Osmanlı aydınları ile dostluğunu daha da geliştirmiş ve ömrünün sonuna kadar da devam ettirmiştir. Bilâhare pek çok kişinin de katılacağı bu Türk aydınlarına göre, Türklerin kültür sahasında kalkınabilmesi için Türkçe’nin millî dil olarak mutlaka geliştirilmesi gerekiyordu.

Yukarıda zikredilen fikir adamlarının görüşlerini bir bir açıklamadan evvel, burada, dil ve milliyetçilik meselesinin Osmanlı Türkiyesinde nasıl geliştiğini kısaca izah etmekte fayda vardır:

Fransız ihtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik fikirleri kısa zamanda Osmanlı imparatorluğuna da sıçramıştı. Uzun zamandır arayış içinde olan Osmanlı aydınları bu fikrin tesirinde kalırken, bilhassa gayr-i müslim ahali arasında da bu fikirler yayılmaya başlamıştı. Hatta bazı Avrupa devletleri Osmanlı teb’ası olan gayr-i müslim milletleri ayrı devletler kurmaya teşvik etmişti.  Dışarıdan yapılan bu baskıları hafifletmek ve bu  arada kendini yenilemek ihtiyacını duyan Osmanlı devleti Tanzimat ve Islahat Fermanları ile bir serî kararlar alıp ilân etmişti. Alınan bu kararlarla gayr-i müslim halklara Avrupa devletlerinin yardım yapmaları serbest bırakılmıştı. Bundan istifade eden Avrupa devletleri Osmanlı teb’ası olan gayr-ı müslim milletler için okullar açmaya ve kendi dillerinde eğitim yaptırmaya ve bu arada, bu milletleri Osmanlıya karşı kışkırtmaya başlamışlardı.

Bütün bu gelişmeler, Osmanlı aydınlarını, devletin esas unsuru olan Türklüğü korumaya yöneltmişti. İşte bu yönelişin içinde Türk dilini ve milletini düşünmek  ve araştırmak ayrı bir ehemmiyet kazanmıştır. Bu akımın ilk öncüleri olan Şinasi Efendi ile Ziya Paşa,  “Osmanlılık” ve �Osmanlı Dili”ni, Türkçülük ve Türk Dili karşılığında ele alıp kullanmıştır. Nitekim bu ikiliden Ziya Paşa, yazdığı “Şiir ve İnşa” makalesinde “Osmanlı” kelimesini “Türk” karşılığında kullanarak eski Osmanlı edib şâirlerinin kullandıkları Arapça ve Farsça ağırlıklı dili tenkîd ederken şöyle diyordu:  “Hayır bunların hiç biri Osmanlı şiiri değildir…  Acaba bizim milletimizin, yâni Türk milletinin bir dili ve şiiri var mıdır? Ve bunu yenileştirip arındırmak mümkün müdür?”(1) Dilde Türkçülüğü ortaya atan Ziya Paşa’dan sonra Türk aydınları dil araştırmalarına ağırlık vermişlerdir. Bunun öncülüğünü yapan ise ünlü devlet ve fikir adamlarımızdan Ahmed Vefik Paşa olmuştur. Ahmed Vefik Paşa, hem Osmanlı lehçelerinin ve hem de diğer Türk lehçelerinin öğrenilmesini, araştırılıp geliştirilmesini savunmuştur. Hazırladığı “Lehçe-i Osmanî” adlı eserinin önsözünde Ahmed Vefik Paşa şöyle demektedir:

“Türk dillerinden Türkiye’de ilk yayınlanan Oğuz şubesidir. Tataristan ve Türkistan’ı bir zaman Doğu Denizinden Macaristan’a kadar kavrayan dile hâlâ “Guz” (Oğuz) dili deniliyor. Onun yenisi (olan) Türkmen dili İran ve Suriye’yi kaplayıp Anadolu’ya inmiş, zaman içerisinde Osmanlı lehçesini oluşturmuştur. Fergana’dan Hindistan’a kadar yayılıp, Halacî Afganistan diline karışmıştır. Eski bölümlerden Kıpçak dili, Hîve’den başlayarak Sibirya ve Kırgız, Kuman, Bulgar, Kazan bölgelerini çepeçevre kuşatmıştır. Uygur dili, Çin yörelerinden Kaşgâr’a kadar yayılıp, oradan 700 yıllarında (H) Cengizoğulları Türklük ve islâmiyet halkasına katıldıklarında Çağatayca dili olarak doğmuştur.

Bugün Oğuz, Kıpçak ve Çağatay kitapları, “Mahbub-ül-Kulûb” gibi güzel eserleri ve özellikle 600’den 800’e (H), kadarki yıllardaki Selçuklu Türkmen’i ve Osmanlı kitapları bolca basılmış ve bunların incelenmesi sonucu, Türk dili lehçeleri arasındaki farklılıklar ortaya çıkmıştır”(2).

Ahmed Vefik Paşa Lehçe-i Osmanî’sinde, kök bakımından Arapça ve Farsça olmayan Türkçe kelimeleri, Arapça ve Farsça kökten gelenlerden ayırarak bir bölüm halinde vermiştir. Böylece, Osmanlı dil denizinde boğulmuş çok değerli Türkçe kelimelerimizin bolluğunu ve önemini göstermiştir. Türk dilinin, Osmanlı lehçesinden başka lehçeleri olduğunu meydana koyarak, gerçek bilim meraklılarını o lehçeler üzerinde inceleme yapmaya sevk etmiştir. Ayrıca, bir tarih kitabı olan Ebülgâzi Bahadır Han’ın “Şecere-i Türkî” adlı eserini Çağatay lehçesinden çevirerek dikkatleri Türklerin müşterek tarihine ve kültürüne de çekmiştir.

Ahmed Vefik Paşa’dan sonra gelen Mustafa Celâlettin Paşa ise, Türk filolojisinden başka, Türklerin etnoloji ve tarihi ile ilgilenmiştir. İlmîliği üzerinde bâzı kuşkular duyulmasına rağmen Mustafa Celâlettin, yazdığı “Eski ve Yeni Türkler” adlı eserinde yalnız Türk filolojisi üzerinde değil aynı zamanda tarihi ve etnoloji üzerinde de bilgiler vermiştir(3).

1856-1870 arasında Şinasî Efendi ve Ziya Paşa ile başlayan, Ahmed Vefik Paşa ve Mustafa Celâlettin Paşa ile gelişen Türk dili ve tarihi çalışmalarının, 1870-1880 yılları arasında yepyeni bir safhaya girdiğini görmekteyiz. Bu devrin en ünlü Türkçüleri Süleyman Paşa, Buharalı Özbel Şeyhi Süleyman Efendi, Ahmed Midhat Efendi ve Ahmed Cevdet Paşa’dır.

Sarf-ı Türkî (Türk Dilbilgisi), Kebît-i ilmihal (Büyük İlmihal) Sagîr-i ilmihal (Küçük İlmihal), Mebâni ü’l-İnşa (Düzyazının Temeli ve Tarih-i Âlem (Dünya Tarihi) gibi eserleri askerî okullar için yazan Süleyman Paşa, açık ve sade bir Türkçe kullanarak dilimizin Arapça ve Farsça nüfuzundan nasıl kurtarılacağını göstermiştir (4).

Buharalı bir Özbek Türk’ü olan ve İstanbul’a yerleşen Şeyh Süleyman Efendi ise, yazdığı “Lûgat-ı  Çağatay”   (Çağatay  Sözlüğü) ve “Türk Osmanî” (Osmanlı Türkçesi) adlı eserleri ile Doğu Türkleri  (Türkistan ile Batı Türkleri (Osmanlı)’nin aynı milletin evlatları ve dillerinin de bir olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Çağatay lehçesini Osmanlı lehçesinin kaynağı  olduğunu söyleyen Şeyh Süleyman Efendi eserinin önsözünde “Bugün Osmanlı  ülkesinde kullanılan Osmanlı dili,  Çağatay dilinden yâni Maveraünnehr ülkesinde şimdi kullanılan (dilin) şubelerindendir ifadesi ile müşterek Türk diline dikkatleri çekmiştir(5).

Yazılarında mümkün olduğu kadar halkın dilini kullanan, milletin anlamadığı Arapça ve Farsça kelimelerden uzak duran Ahmed Midhat Efendi,Yusuf Akçuraoğlu’na göre, dikkatleri Türkçülüğe yönelten ilk Türk aydını idi. “Dilinde, üslûbunda en çok Türkçülük eden”   Ahmed Midhat Efendi, çağdaşlarından farklı olarak “Avrupa medeniyetinde  en önemli yerin milliyet fikri olduğunu” gören bir müellifti(6),

“Kısas-ı Enbiya” adlı eserinde dilde Türkçülüğe hizmet eden Ahmed Cevdet Paşa “Tarih-i Cevdet” adlı meşhur tarihi ile de Türklüğe, Türk soyuna en çok önem veren bir müellif olmuştur. Osmanlı tarihçileri içinde devletin Batı siyasetini tenkîd ederek “Avrupa fetihleri ile uğraşmaktan Kazan ve Ejderhan Hanlıklarının alınıp korunması, yüce devletimiz için daha yararlı olurdu. Çünkü Kafkas, Ejderhan ve Kazan halkı ile yakınlık, soy birliği ve çoğu ile din ve mezhep birliğimiz bulunuyor. Bu yüzden onlar Osmanlıya katılırlardı. O durumda onlar da Kırım gibi Osmanlı eyaletleri arasına girerdi. Ve Ejderhan ve Kazan sayesinde büyük Tataristan taraflarında dahi Osmanlı devletinin hâkimiyeti yürürlükte kalırdı” şeklinde dikkatleri Asya Türklüğüne çekmesi Türk Dünyasında dil ve kültür birliğine olduğu kadar, siyasî birliğe de inandığını ortaya koymuştur(7).

1880’lerden 1900’lere kadar geçen devrede yetişen ve öncülüğünü Şernseddin Sami Bey, Necip Asım Bey ve Şair Mehmed Emin (Yurdakul) Bey’in yaptığı grup ise, bütün Türk dünyasının dil ve kültür birliği içinde bulunması gerektiğini en açık bir şekilde ortaya koymuştur. Kamus-ı Fransevî, Kamusu’l-Alâm ve Kamus-ı Türkî gibi çok faydalı eserlerin müellifi olan Şemseddin Sami Bey, Türk kökenli olmamakla birlikte Türklüğe gönül vermiş ender kişilerden biri idi. Kamus-ı Türkî’sinin mukaddimesinde, “.. Dilimiz Türk dilidir. Bu dile mahsus lûgata başka isim düşünmek yanlıştır” diyerek Türk dili gerçeğini açıkça ifade etmiştir. Türkçe konuşulan Türk ülkeleri hakkında geniş bilgi verdikten sonra Şemseddin Sami Bey, mukaddimesine şöyle devam etmektedir: “Doğu Türkçesiyle Batı Türkçesi arasındaki fark, sanıldığı gibi, italyanca ile Lâtince veya. İspanyolca ile Fransızca arasındaki fark gibi değildir. Bu fark iki Türkçeden her birini, diğerinden büsbütün ayrı ve kendi başına bir dil saydıracak kadar olmayıp, ancak Kuzey ile Güney Almanya, Toskana İtalyancası ile Napoli İtalyancası veya Mısır Arapçası ile Fas, Tunus gibi Kuzey Afrika Arapçaları arasındaki fark derecesindedir ve Doğu Türkçe’siyle Batı Türkçesi tek bir dildir, ikisi de Türkçedir”. Bunun içindir ki,

“Bizlerin ihmal edip unuttuğumuz, Doğu Türkçesinde kullanılan  Türkçe kelimelerin, bilhassa bunlardan değerli ve gerekli olanlarının alınarak bunların bizim Türkçemize katılması yöntemi ile canlandırılmaları ve yayılmaları, yâni iki lehçenin birleştirilmesi amacına hizmet etmek emelindeyim” diyerek Türkler arasındaki dil birliğinin önemini izah ile bu önemli vazifeyi ifa etmeye çalıştığını samimiyetle açıklamıştır(8)

Osmanlı Türkiyesindeki bu dil birliği tartışmalarını iyi etüd eden ve heyecanla benimseyen Gaspıralı İsmail Bey, Bahçesaray’a dönüşünde Kırım Türkçesine de aynı usûlü, yâni sade ve basit dil kullanma yolunu tatbik etmeye başlamıştır. Kısa zamanda bu husustaki fikirlerini geliş tiren İsmail Bey, bütün Türklerin anlayabileceği bir lisan geliştirmenin ne kadar hayatî bir önemi haiz olduğunu görerek ona göre çalışmalarını başlatmıştır. Gaspıralı’nın istediği öyle bir dil olmalı ki, konuşulduğu ve yazıldığı zaman “İstanbul’daki hamal ve kayıkçı ile Şarkî Türkistan’daki deve sürücüsü ve koyun çobanı da anlayabilmelidir.” Türkler için bu umumî dili gerçekleştirmek maksadiyle Gaspıralı’nın şu esaslara dikkat ettiğini görüyoruz:

a)      Yaşayan Türk lehçelerinin pek kaba olmayan mahallî kelimeleri Osmanlı Türkçesinin en gelişmiş şekli olan İstanbul şivesine uydurularak kullanılmalı,

b)      Mümkün mertebe ecnebi lisan ve kaideleri Türkçe’den çıkarılmalı,

c)      Okur yazarlar tarafından anlaşılmayan Arapça ve Farsça tabirlerin tasfiye edilmeli.

Gaspıralı, bu prensipleri, Tercüman gazetesi başta olmak üzere, yazı yazdığı bütün dergi ve gazetelerde titizlikle uygulamıştır. Nitekim, kendisinden naklen sık sık verdiğimiz konuşmaları ve makaleleri dikkatle incelenirse bu prensiplere nasıl başarıyla uyduğu görülecektir. Onun bu gayreti Türk dünyasındaki bütün meslektaşları tarafından takdirle karşılanmıştır. Nitekim, bir meslektaşı 1910’da yazdığı “Til (dil) Yarışı” adlı eserinde Gaspıralı İsmail Bey’in bu husustaki çalışmalarını şöyle övmüştür: “Anadilimizin bugün selâmmet olan en büyük hadimini göstermek lâzım olsa, şüphe yoktur ki, bu zat, Tercüman muharriri Gaspıralı İsmail Bey’dir. Her kim anlarlık revişte (tarzda) açık ifadeli ve ruhlu olan kısa cümleler, güzel ve edebî tabirler usûlünü (kimin ortaya koyduğunu merak ediyorsa söyleyelim) bu zat meydana koymuştur. O’nun ibarelerinde garip kelimeler, çıkışsız cümleler, bir mâna için birkaç müteradif lâfzalar olmaz, İsmail Bey’den sonra yetişmiş muharirlerimizin tahrir ve telifte tebeleri farklı ise de, her birisi kendisine şakirttir. Türk dilinin birinci ıslahçısı Ali Şir Nevaî ise, ikincisi, hiç şüphesiz, İsmail Bey’dir”(9).

Gaspıralı İsmail Bey’in, Türkçe’nin bütün Türk dünyasının kullanabileceği lisan hâline gelmesi için verdiği bu sessiz ve asîl mücadele son derece başarılı olmuştur. Nitekim Tercüman gazetesinde kullandığı sade Türkçe, gazetenin ulaştığı her yerde, bilhassa Kazan’da, Şarkî ve Garbı Türkistan’da, Azerbaycan’da, Balkanlarda ve Osmanlı Türkiyesinde yaşayan bütün Türkler tarafından anlaşılan bir lisan haline gelmiştir. Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde bu mevzuda şunları söyler: “Tercüman gazetesini Şimal Türkleri olduğu kadar Şark Türkleri ile Garb Türkleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı lisanda birleşmelerinin kabil olduğuna bu gazetenin vücudu canlı bir delildir” (10).

Gaspıralı İsmail Bey, başlangıç yıllarında, Türk dünyasında dil birliğini sağlamak için başlattığı bu büyük mücadelede neler yapmak istediğini, hedefinin neler olduğunu mümkün olduğu kadar açıkça söylemekten çekinmiştir. Bunun en büyük sebebi, Rusya’da yaşayan müslüman Türklerin ilerlemeleri için gösterdiği gayretlerden zaten kâfi derecede tedirgin olmuş olan Rus hükümetinin ve Ilminskiy grubunun muhalefetini tamamiyle karşısına almamaktı. Rusya’da yaşayan müslüman Türk topluluklarının mümkün olduğu kadar Osmanlı Türkçesi etrafında toplanmalarını açıkça yazıp ilân etmesi elbette Rusları kızdıracaktı. O, bu hedefe mümkün olduğu kadar sessizce varmayı tercih etmiştir. Nitekim, Tercüman gazetesinde mümkün olduğu kadar bu mevzuda az yazmaya dikkat etmiştir. O, mümkün olduğu kadar meslektaşlarını sade dil kullanmaya teşvik etmiştir. Bunun en güzel misalini, kendi açtığı yolda yürüyerek Rusya’daki Türklerin millî şuurlarını kuvvetlendirmede oldukça büyük hizmetleri geçecek olan, 1906’dan itibaren Azerbaycan’da çıkmaya başlayan “Füyuzat” mecmuasının editörüne bir mektup yazarak sade dilde neşriyat yapmasını rica eden aşağıdaki yazısı teşkil eder. “Füyuzat’ın birinci sayısını aldım. Güzel tertip ve tab olunmuş, hayırlı olsun. Lisanını biraz daha sadeleştirirseniz avam arasında daha ziyade münteşir mucip olurdu, zannındayım. Yazmaktan usanmıyorum, lâkin lisansızlıktan canım yandı. Volga, Kazan ve bu aralık çıkardıkları gazeteleri muhtelif ve kaba dilleri ve “Tatarlıkları” Millet gazetesinin tesisine beni mecbur etti. Sade Türkçeyi intişara mahsus olacaktır”(11).

Tam bu sıralarda Rusya’da başlayan siyasî ve içtimaî gelişmeler Gaspıralı İsmail Bey ve arkadaşlarını daha açık ve aktif mücadeleye sevk etmiştir. 1905 Meşrutî hareketiyle kurulan Rusya Devlet Duması (Mebusan Meclisi)’nda müslüman Türklere de temsil hakkı verilmişti. Türkler bu hakkı en iyi şekilde kullanıp mümkün olduğu kadar çok sayıda temsilciyi Duma’ya sokmaya muvaffak olmuşlardır.

1905 Ağustosunda bir araya gelen Gaspıralı İsmail Bey, Topçubaşı Ali Merdan Bey ve Akçuraoğlu Yusuf Bey, “Rusya Müslümanları Ittifakı”nı kurarak Türklerin haklarını   “Duma”da nasıl savunmak gerektiği hususunda çalışmalara başladı, ittifakın savunduğu prensiplerin başında “Vicdan hürriyeti, bütün  Rusya vatandaşları  arasında  hukukta  müsavat,  kültür sahasında  millî  gelişmeye  kanunen  müsaade”   edilmesi  geliyordu.   1906 yılının Ocağında Petersburg’da toplanan ikinci kongre “İttifak”ın nizamnamesini  müzakere ve  kabul  etmiş, -aynı  yılın  Ağustosunda  Topçubaşı Ali Merdan Bey’in riyasetinde ve Gaspıralı İsmail Bey, Akçuraoğlu Yusuf Bey, Sadri Maksudî (Arsal) Bey, Fatih Kerimi Bey ve diğerlerinin iştiraki ile Nijini-Novgorod’da toplanan üçüncü kongre  “İttifak”ın probgramını kabul ve Ali Merdan Bey’in riyasetinde merkez komitesi tesbit etmişti(12).

Bu   kongrede Gaspıralı İsmail Bey, dil birliği hakkında aşağıdaki teklifi yapmış ve bu teklif alkışlarla ve oybirliği ile kabul edilmiştir:

“Umumen Türklerin aslı nesli birdir. Zaman ve mekân ihtilâfiyle şive ve âdetlerimizde ihtilâf peyda olmuştur. Bu ihtilâf yekdiğerimizi anlamayacak dereceye gelmiştir. Bundan sonra mekteplerimizi bir olan lisan-ı edebimize hadim olacak hale getirmek lâzımdır. Kongrenin mektep ve medrese komisyonu tarafından hazırlanmış lâyihasında iptidaî mekteblerimiz için dört sene-i tedrisiyye tâyin olunmuştur. Bunun üç senesinde sade mahallî şive ile tedrisat icra edilip, son senesinde umumî Türk lisaniyle yazılmış kitaplar okutulmalıdır. Bu sayede tedricen muhtelif şive ve lehçeler birleşmiş olur”(l3).

Programını “kanun dairesinde” tatbik edebileceğini ümit eden “İttifak�ın  bütün Rusya imparatorluğu ölçüsündeki müşterek organı Gaspıralı İsmail Bey�in “TERCÜMAN” gazetesi oluyordu.

Bugün yetmiş küsur senelik karanlık bir devirden sonra,  Sovyetler Birliği”nde yaşayan Türk  kardeşlerimizle her türlü kültürel münasebeti kurmuş bulunmaktayız. Gerçekleşmesini çok arzu ettiğimiz dil ve kültür birliği ülküsü için, Gaspıralı’nın ruhunun şad olması için, bütün Türklerin anacağı bir tek iş kalmıştır. O da, Türkiye’nin geçirdiği tecrübelerden faydalanarak Lâtin alfabesi temelinde birer alfabe hazırlamaktır. Türk cumhuriyetlerinin, kendi ihtiyaçlarına göre Türk alfabesinde yapacağı ayarlamalarla benimseyecekleri bir alfabe şekli meseleyi halletmede büyük bir adım olacaktır (l4).


1)  Y. Akçuraoğlu, Türkçülük ve Dış Türkler, Token Yay. neşri, İstanbul, 1990, s. 23.

2) A. Vefik Paşa, Lehçe-i Osmanî, İstanbul, 1308 (1890).

3) Akçuraoğlu,     aynı eser, s. 28-30.

4) Akçuraoğlu,     aynı eser, s. 43-45.

5) Akçuraoğlu,     aynı eser, s. 47-50.

6) Y. Akçuraoğlu, “Ahmed Midhat Efendi”, Türk Yurdu, C. 3, s.  178.

7) A hmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, İstanbul, 1301, C. I, s. 24-25, 34, 73.

8) Şemseddin Sami Bey, Kamus-ı Türkî, İstanbul, 1317, s, 2 vd.

9 ) R- Fahrettin, Til Yarışı, Orenburg Vakit Matbaası, 1910’dan naklen  veren Kırımer, aynı eser, s. 74.

10 )  Z. Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İstanbul, 1976, s. 5.

11)  A. Caferoğlu, İsmail Gaspıralı. Ölümünün 50. Yıldönümü  Münasebetiyle  Bir Etüt İstanbul, 1964, s.  13.  l

12)   H.  Baykara, Azerbaycan istiklâl Mücadelesi Tarihi, İstanbul,  1975, s.   143-158.     l

13)   M. Bala. “Rusya İhtilâlinde Türkler”,  Dergi, Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü,Münih, No. 9 (1957), s. 6.

14)  Bu hususta daha geniş tafsilat, yakında çıkacak olan “Gaspıralı’dan Atatürk’e Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği” adlı araştırmamızda verilmiştir.

İsmail Gaspıralı ve Anadolu Türklüğü


Prof. Dr. Tuncer GÜLENSOY

Tarihi binlerce yıllık köklü bir maziye dayanan Türk Milleti, bilinen yazılı tarihi içerisinde sayısız devlet adamı, asker, bilim ve fen adamı, sanatçı, yazar ve düşünür yetiştirmiştir.

Fakat, çok hızlı değişen ve gelişen zaman içerisinde, yıllar önce kaybettiğimiz pek çok âbide şahsiyet unutulmuş veya belirli günlerde hatırlanmıştır.

Çok farklı ve geniş bir coğrafyaya yayılmış, bugünkü bilgilerimize göre 150 milyondan fazla nüfusa sahip Türk milleti, uzun yıllar boyunca birbirinden farklı Oğuz, Azerî, Kazak, Kırgız, Kırım, Kazan, Mişer, Gagauz, Türkmen, Karakalpak, Karaim, Uygur, Altay, Çuvaş, Yakut… vb. adlarla, müşterek kavmî özelliklerini, törelerini, gelenek ve göreneklerini yaşatmışlar ve XXI. yüzyıla ulaşmışlardır.

Bilinen tarihî belgelere göre Köktürk, Uygur, Brahmi, Mani, Soğd, İbrani, Süryani, Ermeni, Yunan, Arap, Kiril ve Latin alfabelerini kullanan Türk milleti, bu kadar yazı değişikliğine rağmen ana dillerini değiştirmemişler; Türkçeyi bâzı fonetik ve morfolojik farklarla geniş bir coğrafî alanda kullanmışlar ve hâlâ konuşup yazmaktadırlar. Bu da gösteriyor ki Türk milletinin binlerce yıl tarih sahnesinde ayakta kalmasını sağlayan “DİL BİRLİĞİ”dir. Bu da, bazı bilginlerce kasıtlı olarak ifâde edil ‘Türk dilleri” değil, “TÜRK DİLİ”dir.

İşte doğumunun 140. yılında bir kere daha andığımız büyük Türk fikir adamı İsmail Gaspıralı da bu şuurla hareket ederek Kazan’da, Kırım’da İstanbul’da (Anadolu’da), Baku’da (Azerbaycan’da) ve Doğu Türkistan’da konuşulan Türkçenin bu büyük milleti ebed-müddet ayakta tutabilecek yegâne unsur olduğunu vurgulayarak “Türk kavimleri arasında dil ve tarih birliği, fikir birliği ve iş birliği”ne inanmış ve “TERCÜMAN gazetesinin serlevhasına   “DİLDE,   FİKİRDE,  İŞTE  BİRLİK” sloganını kazımayı bir millî görev saymıştır.

O’nun gazetesine verdiği “TERCÜMAN” adı gelişigüzel seçilmiş bir gazete adı değildir. Bu adın taşımış olduğunu manevî anlam daha güçlüdür. “Tercüman olmak” deyimi “başkasının düşüncesini ve duygusunu bilmek, dile getirmek, anlatmak” demektir. Gaspıralı bu adı seçerek, yalnız Kırım Türkü’nün değil, bütün dünya Türklüğünün hislerini ve düşüncelerini ifâde etmek istemiştir.

İsmail Gaspıralı’nın Türkiye’yi ve İstanbul’u sık sık ziyaret ettiğini ve Türkiye’nin pek çok meselesiyle yakından ilgilendiğini biliyoruz. O’nun “İKDAM” gazetesinde yayınlanan bir röportajında verdiği şu cevaplar, millî kültür tarihimiz için çok önemlidir;

“Ben öyle görüyorum ki Türkiye’de maârifin temin ve inkişâfı her memleketten kolay olacaktır, çünkü Anadolu halkının maarife, mektebe, tahsile büyük ve gayet tabiî ve hakikî bir aşkı var. Hattâ Türklerin Avrupalılardan ziyâde tahsile heveskâr olduğunu itiraf etmemek onlar hakkında iftira etmek demek olur… Türklerde çocuğun tahsile başladığı gün bir bayram sayılır, hangi millette var?”

“Eğer Türkler lisânlarını biraz daha sadeleştirmiş, kıraat ve imlâyı teshil edecek surette hurûfu savtiyeyi istimal etmeğe başlamış olsalardı, beş altı seneye kadar Rusya müslümanlarıyla lisânları suret-i kat’iyyede birleşmiş olurdu. Bundan husule gelecek faydaları izaha hacet yoktur sanırım.”

Yukarıda da temas ettiğim üzere, İ. Gaspıralı yalnız Kırım Türkü’nün değil, bütün dünya Türklüğünün saadeti ve ebedî kurtuluşu  için çalışmıştır. Akçoraoğlu Yusuf Bey’in “Muallime Dâir” adlı makalesinde ifâde ettiği gibi “İsmail Bey iyi bir muallim, mahir bir gazeteci, mümtaz bir mütefekkir ve faal bir cemaat hadimiydi.   Lâkin bütün bu sıfatlar İsmail Bey’i tanıtamaz Türk ve İslâm âleminin son yarım asırlık   âleminde,   saydığımız   evsâfı   hâiz   olabilecek   yirmi-otuz kişi sayılabilir, fakat İsmail Bey tektir. O’nun bir eşini daha yalnız geçen elli yılın içinden,  hattâ birkaç asırlık  İslâm ve Türk hayatından  bulup   çıkarmak   zordur. …..   İsmail   Bey’de    fikr-i millînin, Türklük ve bütün Türklük fikrinin “Dilde, fikirde, işte birlik” şiar ile ifâde olunacak surette tavazzuhu, sekiz on seneden daha akdem edilemez. Rûh-ı millînin vuzuh ve kat’iyetle tecellisi İsmail Bey’in manzûme-i fikriyesini itmam etmiş oldu. ….”

Görüldüğü üzere I. Gaspıralı’nın, yaşadığı devire göre, Türk dünyası kin düşündüğü ilericilik hareketleri, Anadolu’daki cedidcilik ve batıcılık hareketleriyle de yakından ilgiliydi. Günther Lerch “Gaspıralı, Türk devletin Genç Osmanlılar hareketinin teorisyenlerinden meşhur vatan şâiri Namık Kemal ile sıkı bir münâsebet kurmuştu”(*) diye yazarken ve Dr. Edward Lazzerini de “Osmanlı İmparatorluğundaki (Şemseddin Sami, Ahmet Mithat ve Mehmed Emin) meslektaşları gibi Gaspıralı da lisân meselesi’nin çözümünü, öteki sosyal sahalardaki gelişmenin ön şartı olarak gördü(**) tezini ileri sürerken, bir gerçeği anlatmak istemişlerdir.

İsmail Gaspıralı’nın hayatta olduğu sırada henüz daha çok genç olan Mustafa Kemal’in O’nun fikirlerinden yararlanmamış olması düşünülemez.

Atatürk’ün genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini atarken ileri sürdüğü “dil ve tarih tezleri”nin temelinde İ. Gaspıralı’nın fikirlerinden önemli katkılar bulunduğu görülmektedir. Bu konu, mutlaka, ilmî bir araştırma yapmayı gerektirecek kadar önemlidir.

Bunun dışında, Atatürk’e ilham kaynağı olan Ziya Gökalp’ın da “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” düşüncesi ve bu adla kaleme aldığı eserinin Gaspıralı’nın fikirlerinden ayrı ayrı bir yönü yoktur. Bu husus da, ayrıca, mukayeseli olarak araştırılmalıdır.

Hayatını Türklük için yaşamış, Türk dünyasının birliği için vakfetmiş böylesine büyük bir fikir ve mücâdele adamı Türkiye’de yeteri kadar tanınıyor mu? Bu sorunun cevabına “evet!” demek mümkün değildir. “Emel”, “Kazan” ve “Türk Kültürü” gibi okuyucuları sınırlı dergilerde Hakan Kırımlı, Zafer Karatay, Tuncer Kalkay, Mehmet Saray gibi genç ve mücadeleci kardeşlerimizin telif veya tercüme yazıları ile M. Saray’ın TKAE tarafından 1989 yılında Ankara’da yayınlanan “Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey (1851-1914)” adlı eseri, bu büyük insan için yeterli değildir. Ne yazık ki, “İsmail Gaspıralı” adı son zamanlarda Batı dillerinden Türkçeye tercüme edilerek yayınlanan ansiklopedilerde yer almamaktadır. Türklük âleminin meselelerine eğilmeyen bu tür ansiklopedilerin verdiği bilgilerle gençlerimize millî kültürümüzü tanıtmak imkânsızdır. Genel kültür ansiklopedisi olmayan, yalnız dilci ve edebiyatçılarımıza hitap eden “Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi” ile Ötüken’in yayınladığı “Yeni Türk Ansiklopedisinde Gaspıralı hakkında verilen bilgiler yeterli değildir.

Üniversitelerimizin lisans ve yüksek lisans seviyelerinde verilen derslerde “Kırım Türkçesi ve Edebiyatı” hemen hemen hiç anlatılamamaktadır. Bizim, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde açtığımız Çağatayca, Özbekçe, Uygurca, Türkmence, Kıpçakça, Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Azeri Türkçesi, Orta Asya Türk Şiveleri, Gagauz Türkçesi, Kazan-Mişer Türkçesi derslerinin yanında “Kırım-Romanya (Dobruca) Türkçesi” dersi için de gerekli dil, edebiyat, folklor ve etnografya malzemelerine büyük ihtiyaç duyulmaktadır.

Eğer biz  İ. Gaspıralı’nın adını, fikirlerini ve Türklük uğruna verdiği mücadeleyi Türk gençliğinin dimağlarına nakşetmek, O’nu ebedileştirmek istiyorsak, bazı bazı formaliteleri gerçekleştirmek zorundayız:

1- İ. Gaspıralı’nın doğum yılı Türkiye’deki anma programları içine alınmalı, Lise ve Yüksek okullarda anma günleri yapılması sağlanmalıdır.

2- İ. Gaspıralı adı, İstanbul veya bugün binlerce hemşehrisinin yaşadığı Eskişehir’de bir ana caddeye verilmelidir.

3- Türk PTT’since bir hatıra/anma pulu çıkarılması sağlanmalıdır.

4- TRT TV’sinde adına bir açık oturum yaptırılmalı, hayatı, fikirleri ve mücâdelesi Türk milletine anlatılmalıdır.

5- Gerek Batı’da ve Doğu’da yayınlanan ansiklopediler ile gerekse Türkiye’de yayınlanan ansiklopedilerde adının geçmesi sağlanmalıdır.

6- Tam bir “İsmail Gaspıralı Bibliyografyası” hazırlanmalı, bilim adamlarımızın ilgisine sunulmalıdır.

7- Hayatı ve eserleri üzerine Türkiye’de de bir Doktora tezi yaptırılmalıdır.

Ve, bunlara eklenebilecek daha başka maddeleri yerine getirebilirsek, O’nun hâtırasına lâyıkıyla hizmet edebilmiş sayılırız.
Akmescit, Mart 1991

* Günther Lerch, “Girayların varisleri vatanlarından uzakta hayatlarını idâme ettirdiler.”

** EMEL, Sayı:  141-145 (Mart-Aralık 1984). s. 30. ) Dr. Edward Lazzerini, “Kırım Tatarcası: Tecrid edilmiş bir dilin kaderi” (Çev: Hakan Kırımlı), EMEL, sayı:  152 (Ocak-Şubat  1986), s.  16.

İsmail Gaspıralı Sovyetler Birliği’nde Ancak 60 Yıl Sonra Aklanabildi

*


Prof Dr. Nadir DEVLET

Sonçağ Türk kültür tarihinin en ileri gelen simalarından İsmail Gaspıralı Bey’in ancak yarım asırdan fazla bir süre geçtikten sonra aklanmaya başlandığını öğreniyoruz. Bu aklanmayı da 1985′ te Sovyetler Birliğinde başlayan yeni siyasi gelişmelere borçluyuz. Dış dünya ile Türkiye�mize gelince Gaspıralı�ya ilmî ilgi her zaman mevcuttu. Bu ilginin göstergeleri olan çalışmaları aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz.

Yurtdışında İsmail Gaspıralı hakkında bugüne kadar iki doktora çalışması yapılmış bulunmaktadır. İlki Gustave Burbiel’in 1950 yılında Hamburg Üniversitesinde savunduğu Die Sprache İsmail Bey Gaspuraly’s (İsmail Bey Gaspıralı’nın dili) ise, ikincisi Edward Lazzerini’nin Washington Üniversitesinde 1973 yılında savunulan İsmail Bey Gasprinskii and Muslim Modernism in Russia, 1878-1914 (İsmail Bey Gasprinski ve Rusya’da Müslüman Modernleşmesi) konulu tezleridir. Ancak bu iki eserin basılamamış olması ciddi kayıptır. 1985 yılında �Society for Central Asian Studies'” adlı araştırma merkezi tarafından İsmail Gaspıralı’nın en mühim Rusça eserlerinden biri olan Russkoe Musulmanstvo (Rusya Müslümanları) adlı kitabının ikinci baskısının yapılması bu büyük kültür adamımıza verilen değerin mühim bir göstergesidir. Gaspıralı’nın bu eserinin ikinci baskısına önsözü değerli ilim adamı A. Bennigsen yazmıştı. İsmail Gaspıralı veya Kırım Türkleri ile ilgili batıdaki son neşriyat ise Edward Allworth�ın derlemiş olduğu Tatars of the Crimea. Their Struggle for Survival (Kırım’ın Tatarları. Hayatta kalmak için mücadeleleri) (Duke University Press, Durham-London 1988, 396 s.) adlı şümullü eserde bulunmakladır. �Columbia Üniversitesi Orta Asya Araştırmaları Merkezi İsmail Gaspıralı Vakfı�nın da katkılarıyla yayınlanan bu eserde Gaspıralı hakkında veya bizzat onun kaleme almış olduğu aşağıdaki yazılara ver verilmiştir:

� Alan W. Fisher, �İsmail Gaspırali, Model Leader for Asia (İsmail Gaspıralı, Asya’ya örnek lider)�, s. 11-26.

� Mahmut Hoca (Behbudi), “İsmail Bey Hazretleri ile sohbet”, Ayina sayı 49 (27 Eylül 1914) adlı makalenin İngilizce trc. s. 70-72.

� Şura dergisinin 21 (1 Kasım 1914). 22 (15 Kasım 1914), 23 (l Aralık 1914), 24 (15 Aralık 1914) sayılarından İsmail Gaspıralı hakkında yazıların İngilizce trc., s. 72-99.

� Edward J. Lazzerini, “İsmail Bey Gasprinski (Gaspıralı). the Discourse or Modernism and the Russians (İsmail Bey Gaspıralı: Modernleşme nutukları ve Ruslar)�, s 149-169.

� İsmail Gaspıralı, “Russko-Vostoçnoe soglaşenie: Mısli., zamietki pojeleniya (Rus-Şark münasebetleri, düşünceler, notlar ve beklentiler)”, Bahçesaray 1896, 20 s. Bu eserin İngilizce trc., s. 202-216.

Aslında Kırım Türklerinin son 20-30 yılda anavatan Kırım’a dönmek üzere sür­dürdükleri mücadeleyi işleyen araştırma, rapor ve makalelere yer verilen bu derlemenin takriben 1/5 bölümü İsmail Gaspıralı�ya ayrılmıştır.

Türkiye’ye gelince ise burada bu Türk büyüğüne ilginin bilhassa son yıllarda arttığına şahit olmaktayız. Bildiğim kadarıyla İsmail Gaspıralı ilgili yayınlanan ilk eser hemen vefatından sonra neşr edilen İsmail Bey Gasprinski Albümü (İstanbul 1334: 1915)’dür. îkincisi ise ölümünün 20 yılı dolaysıyla Cafer Seydahrnet Kırımer�in hazırladığı İsmail Bey Gaspıralı (İstanbul 1934, 248 s.) adlı eserdir. Bu kitaptan sonra Türkiye’de 53 yıl İsmail Gaspıralı ile ilgili, birkaç makalenin dışında, ciddî hiçbir araştırmanın yapılmadığını, Sovyetler Birliğindeki gibi Türkiye’de unutulmaya yüz tutuğunu görmekteyiz. Nihayet yarım asırlık bir süreden sonra, batıdaki ilgiye paralel olarak, Türkiye�de de İsmail Gaspıralı�nın şahsiyeti ve onun çağdaş Türk kültürüne, eğitimine, düşünce hayatına katkıları hususunda ilmî çalışmaların yapılmaya başlandığı ve bu konularda iki çalışmanın neşr edildiğine şahit olmaktayız. Bunlar ise sırasıyla Prof. Dr. Mehmet Saray�ın Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey. 1851-1914 (T.K.A.E. Yayınları, Ankara 1987, 146 s.) ile benim tarafımdan kaleme alınan İsmail Bey (Gaspıralı) (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1988, 138 s.) adlı çalışmalardır.

İsmail Gaspıralı değerli bir fikir adamı ve yazar, kabiliyetli gazeteci, reformcu eğitimci, başarılı cemiyetçi ve aynı zamanda ılımlı-uzlaşmacı bir siyasetçi idi. En büyük başarıyı reformcu, Türkleri birleşmeye önerici onları aydınlatıcı fikir ve görüşleri yayma vasıtası olan Tercüman adlı gazetesini 35 yıl süreyle (1883-1918) yaşatabilmesi; ve Rusya Türklerinin çoğunluğuna usul-ü cedid veya yeni metodu benimsetmesi ile kazanmıştır. O ancak mensubu olduğu Kırım Türklerini değil, Rusya�daki bütün Türkleri diğer sahalarla birlikte kültür sahasında da Ruslarla eşit seviyeye getirmeyi maksat edinmiş, “Dilde, işte, fikirde birlik” diyerek de bütün bunlara ancak birlik yoluyla ulaşılabileceğine işaret etmişti. Sovyetler Birliğinde (Rusya’da) 1917’den önce yetişen Türk aydınlarının büyük çoğunluğunun İsmail Gaspıralı’nın fikir, görüş ve faaliyetlerinden etkilendikleri kabul edilen bir gerçektir.

Ancak Sovyetler Birliğine Bolşevikler hakimiyeti tam anlamda yerleştikten sonra, Stalin rejimle işbirliği yapan, rejimin sağlamlaşmasına yardımcı olan Türk aydınlarına dahi ihtiyacı kalmadığım düşünerek 1928’lerden itibaren büyük bir “temizlik'” hareketi başlattı. Türk aydın ve yöneticileri bir-biri ardından “burjuva milliyetçi” olmak suçlamaları ile ortadan kaldırıldılar. Aynı zamanda Türklerin geçmişteki bir hayli büyüğünü dile almak yasaklandı. İşte İsmail Gaspıralı da bu yasaklılar listesine dahil edildi. İkinci Dünya Savaşı esnasında Kırım’ın Alman işgaline uğrayıp daha sonra tekrar sovyet hakimiyetine geçince 18 Mayıs 1944’te  Kırım Türkleri topyekün sürgüne tabi tutuldular. Neticede değil İsmail Gaspıralı, Kırım Tatarlarının adlarının anılması dahi yasaklandı.

İsmail Gaspıralı ile ilgili bu yasaklama takriben 60 yıl, 1987 yılının Eylülüne kadar sürdü. Eylül 1987’de ilk defa olarak Gaspıralı’yı müsbet yönden inceleyen L. Klimoviç’in şümullü makalesi başta Zvezda Vostoka adlı dergide (1987, sayı 8) başta Rusça, daha sonra ise aynı makale Kırım Türkçesinde �Maarif Hizmetinde Turkiy tilde çıkkan ilk gazete ”Tercüman� ve onun naşiri Gasprinskiy hakkında” adıyla Lenin Bayrağı (sayı 109, 110 ve 111; 12, 15 ve 17 Eylül 1987) gazetesinde sonra Yıldız (sayı 6, 1987, s. 75-86) dergisinde yayınlandı. Bu makalenin üç değişik yerde neşrinden sonra, takip edebildiğim kadar, İsmail Gaspıralı ile ilgili Sovyetler Birliğinde oldukça uzun bir süre herhangi bir gelişme olmadı. Nihayet Şubat 1989’da onunla ilgili bu sefer Kazan�dan bir ses geldi. Bu konuyla ilgili gelişmeyi Tataristan Milli Miras Komisyonu ilmî sekreteri H. Mahmut(ov)�ın Sotsialistik Tatarstan adlı gazetede basılan haberinden öğreniyoruz. (Bk. H. Mehmutov, �Miras komissiesinde�, Sotsialistik Tatarıstan 16 Şubat 1989, s. 3). Adı geçen haberi, Rusya Türklerinin eski kültür merkezlerinden biri ve bugün Tatar Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti�nin başkenti olan Kazan’daki konuyla ilgili gelişmelere ve oradaki yorumlara ışık tutması bakımından aynen aktarmayı uygun buldum:

�Şubat ayında (1989) Kazan’da Ğ. İbrahimov adlı Dil, Edebiyat ve Tarih Enstitüsünün Cumhuriyet ruhî miras komisyonunun genişletilmiş (genel) toplantısı yapıldı. Gündemde Tatar cemiyet-i hayriyelerinin faaliyetleri ve İsmail Gasprinski, onun ”Tercüman� gazetesi ile ilgili konular vardı. Güzel sanatlar doktor adayı H. Ğubeydull(in) ile filoloji doktoru İ. Nurill(in) in bu konularla ilgili birer konuşma yaptılar. Açılan tartışmalara çok kişi katıldı ve görüşmeler çok canlı geçti. Hayır cemiyetleri ta Bulgar devrinde (VI-VII. y.y�lar) mevcuttu. Ancak son dönemlerde bu nevi cemiyetler kurmak için resmî Rus makamlarından izin almak çok güç olduğu için ancak XIX. y.y.’ın son yıllarında ilk hayır cemiyetleri açılabilmişti. Bu tarihten sonra Petersburg, Moskova, Kazan, Ufa, Orenburg, Astrahan, Bahçesaray, Kasım, Uralsk, Troitsk v.b. şehirlerde kurulan, �cemiyet-i hayriyeler’ açlara, fakirlere, hayatın tokadını yemiş ailelere, bakımsız çocukların tahsili için yardım etmeye başladı.

1905 ihtilalinden sonra bu cemiyetlerin faaliyetleri bir hayli değişti ve onlar kültürel faaliyetlere de başladılar. Kult (Stalinizm) ve durgunluk (Hruşçov ve Brejnev) devirlerinin tesirinde hatta ana dilini kaybetme tehlikesi île karşı-karşıya kalan Tatarlar yeniden şuurlanmaya başladı. Kazan’da �Tatar İçtimaî Merkezi�, �Mercanî�, ”Ana vatan�, “Bulgar�, �el-Cedid�, �Şefkat� gibi cemiyetlerin teşekkülü, Tatarıstan�ın dışında da (yani S.S.C.B.�nde) bir hayli yerleşim merkezlerinde bunların bölümlerinin veya şubelerinin açılması halkın milli şuurunun gelişmeye başladığıni gösteren sevindirici adımlardır. Bunların hepsi, �cemiyet-i hayriyeler�in bugünkü şartlara göre gelişen yeni formu, yeni bir akisidir.

Toplantıda İ. Gasprinski (1851-1914) ve onun �Tercüman� gazetesi (1883-1917) hakkında da ciddi görüşmeler oldu. Bugüne kadar sovyet edebiyat ve tarih ilminde İ. Gasprinski�ye ‘pan-islamist� ‘pantürkist’ gibi yalan etiketler yapıştırmaktan ileri gidilememişti. Onun faaliyetlerini müsbet şekilde değerlendirme gayretleri ise her zaman muhalefetle karşılandı. Nihayet, Taşkent�te yayınlanan Zvezde Vostoka (1987, sayı 8) dergisinde akademik L. Klimoviç�in ‘Na slujbe prosveşçeniya’ adlı geniş makalesinden sonra durum değişti, buz kırıldı.

Ekim (1917) öncesi Tatar (Türk) basının, Tercüman gazetesini karıştıran herkes İ. Gasprinski’nin büyük reformcu, tanınmış pedagok, güçlü gazeteci, kabiliyetli yazar olduğunu, onun Tatar halkına ve başka Türk halklarına da te’sirinin büyük olduğunu bilmekte idi. Ancak bunu belirtmeye imkanımız olmadı. 1914’te F. Emirhan onu ‘büyük ülkücü’ diye adlandırdı. Tatar edebiyatının klasik yazarları onu yücelterek “İsmail baba” diye andılar. Çünkü o klasik yazarlarımızın tabiri ile ifade edersek ‘ölmüş olan milletimize hayat, karanlık yüzümüze maarif nuru veren fedakar bir zat idi. Bilindiği üzere, İdil�Ural boylarında Tatar gazeteleri ancak 1905’ten sonra yayınlanmaya başladı. Bu devre kadar Rusya’da bütün Türki halklara ruhi nimet veren, hayattaki yenilik-gelişmeleri tanıtan gazete Tercüman oldu. Kırım mirzası İ. Gasprinski Bahçesaray’dan bu gazete vasıtasıyla ülkeye (Rusya) aydınlık nurunu yaydı. Tatar cemaatinin de gözü bu gazete ile açıldı, pek çok Tatar aydını edebiyata, gazeteciliğe, pedagojiye ilk adımlarını ‘Tercüman’ ile attılar. İ. Gaspıralı’nın eserleri daha önceleri İdil-Ural’da mekteplerde okutuluyor, onun faaliyetlerine yüksek değer veriliyordu. Kazan’da onun adın taşıyan bir mektep de mevcuttu.

Bize bu şahsın çok yönlü edebî-içtimai faaliyetlerini çeşitli yönlerden yeniden incelemenin zamanı geldi, bunu yapmak için şimdi herhangi bir engel kalmadı. Bu kutsal iş yapılırsa, kültür tarihimiz daha da zenginleşecektir. İ. Gaspırinski�nin mirasında Kırım ve İdil boyu Tatarlarının arasında enternasyonal bağların, köklerin çok eskiye dayandığı da yeniden açıklanacaktır.

Bu görüşmeler neticesinde Miras Komisyonu aşağıdaki kararları oy birliği ile kabul etti:

1- Tatar �cemiyet-i hayriyeleri’ ve İ. Gasprinski’nin faaliyetleri hakkında malzemeler hazırlamaya:

2- �Cemivet-i hayriyeler’ ve İ. Gasprinski’nin faaliyetlerini çeşitli yönlerini ilmi şekilde inceleme faaliyetlerine başlamaya.

Cumhuriyet (Tatarıstan) ruhi Miras Komisvonunun bu oturumu gölgede kalan bu ciddi problemlere eğilmeye, onlara halkın ve ilmi müesseselerin de alakasını çekmeye vesile oldu.”

Kısacası Sovyetler Birliğindeki Türk aydınları ve yeni kurulan gayr-ı resmi dernekleri belki de 70 yıldan fazla bir süre dolaylı olarak bahs edilmesi dahi men edilen geçmişlerine Türk kültürüne katkıda bulunan şahıslara sahip çıkmaya başladılar. Tabii ki gene de bu sahiplenme rejimin onlara müsaade ettiği nisbette olacaktır. Her ne kadar son aylarda sosyalist ülkelerde büyük siyasî değişmeler oluyorsa da; bu ülkelerde yaşayan Türklerin bundan ne derecede yaratabilecekleri konuşu henüz kesinlik kazanmamıştır. Dolayısıyla Türklerin kendi tarihlerine, edebiyatlarına kısacası milli kültür ve millî değerlerine, ana diline sahip çıkmaları için zaman ve daha iyi şartlar gerekecektir. Fakat buna rağmen yasaklanmış olan bazı Türk büyükleri ve onlarla birlikte İ. Gaspıralı’nın da aklanmaya başlaması Sovyetler Birliğindeki Türkler için müsbet bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.

New York City, Aralık 1989

Türk Kültürü, XXIX, Sayı 339 (Temmuz 1991), s. 424-429

Dünde ve Bugünde İsmail Beğ Gaspıralı

(Doğumunun 140. Yılında) *


Nadir DEVLET **

1930’lu yıllarda yasaklanan İsmail Beğ Gaspıralı üzerindeki bu kısıtlama 1987 yılının Eylülüne kadar, yani yarım asırdan fazla bir müddet sürdü. Bunun neticesinde SSCB’ndeki bütün müslümanlara ve belki de dünyadaki diğer Türkî ve müslüman topluluklara bilhassa kültürel yönden büyük etkisi olan İsmail Beğ Gaspıralı’nın adı unutuldu. SSCB’de son beş-altı yılda meydana gelen değişiklikler ise bu nevi unutulan şahısların tekrar tanıtılabilmesi için imkanlar sağlamaya başladı. Tabii ki bu kadar uzun bir süre hakkında bahsedilmeyen bir sahsın, bu İsmail Gaspıralı olsa dahi, unutulması doğaldır. Dolayısıyla bugün onun adının SSCB’ndeki ancak birkaç araştırmacı tarafından tanınmasına ve ekseriyet tarafından bilinmemesine şaşmamamız gerekir. Başka bir şekilde ifade edersek bugün Rusya’daki bir hayli Türkî topluluğun eğitim sahasında uyanmasına büyük katkıda bulunan, onlarda birlik şuurunu canlandıran bu müstesna şahıs fazla ilgi uyandırmamaktadır. Ancak bu nevi anma toplantılarının İsmail Gaspıralı’yı topluma yeniden kazandırmada mühim katkıları olacağına inanıyoruz. Fakat eserleri tekrar yayınlanmadan ve ders kitaplarında hak ettiği yeri almadan Gaspıralı’nın gerçek değerinin genç nesillere aktarmanın mümkün olamayacağını da hatırlatmak gerekir.

İsmail Gaspıralı 11 Eylül 1914’te uzun bir hastalıktan sonra Bahçesaray’da vefat edince o dönemin Rusya imparatorluğunda belli başlı Türkî basın organları bu kaybın büyüklüğünü belirten anma hatime yazılarına yer yermişlerdi. Mesela Azerî dergisi İkbal’de (Tercüman’ın 1 Ekim 1914 sayısından naklen) yayınlanan “Büyük ve Tarihi Milli Matem” başlıklı makalesinde şunları yazıyordu:

“İsmail Beğ kimdir henüz bu soruya cevabımız yok. Rusya’da, Türkiye’de, Mısır’da, Arabistan’da, Hindistan’da, Afganistan’da, İran’da, Turan’da ve her yerde onun adı biliniyor ve seviliyordu. İsmail Beğ herkese, bütün millete her şeydi. İsmail Beğ bizim millî dilimizin, kalbimizin, edebiyatımızın, yazarlarımızın, okuyucularımızın, basınımızın, mektep ve medreselerimizin, öğrencilerimiz ve talebelerimizin şuuru idi.” Yusuf Akçuraoğlu ise İstanbul’da yayınlanan Türk Yurdu dergisinde (1911, sayı 12) Gaspıralı’yı şu şekilde tanıtıyordu:

“İsmail Beğ iyi bir muallim, kabiliyetli gazeteci, tanınmış naşir içtimai ve siyasî bir münevver, ve millî cemiyetlerimizin aktif bir üyesi idi. Fakat bütün bu meziyetler İsmail Beğ’i ifadeye kafi gelmezler. Geçen asırdan Türk ve İslam dünyasında methe layık yirmi veya otuz kişiyi bilmekteyim. Ancak İsmail Beğ İslam ve Türk dünyasının son bir kaç asrında hususi olarak methedilmesi gereken tek adamdır”. Buna benzer hatimeler düzinelerce basın organlarında yayınlanmıştı. Mesela Fatih Kerimov’un Vakit (Orenburg) gazetesinde yayınlanan “Büyük Millî Üzüntü”, Abdullah Battal Taymas’ın Yuldız (Kazan) gazetesinde çıkan “Zor bir vak’a”, Fatih Emirhan’ın Kuyaş (Kazan)’ta neşr edilen “Büyük Milliyetçiye Küçük Bir Nazar” adlı makalelerini de yukarıdaki örneklere ekleyebiliriz. İsmail Gaspıralı’nın vefatından hemen sonra yayınlanan ve bugüne kadar pek fazla bilinmeyen bir hatimeyi orijinal şekliyle nakil ederek, döneminde kendisine Kazan Tatarları arasında verilen değeri sergilemek istiyoruz. Belirtilen makale Kazan’da yayınlanmakta olan kadınlar dergisi Süyüm Bike’de Gaspıralı’nın ölümünden dört gün sonra çıkmıştı. Makalenin yazarı Y. Halil “Büyük Ustaz İsmail Bek Gasprinski” başlıklı yazısında büyük kaybı şöyle ifade ediyordu:

Büyük Üstad İsmail Beğ Gasprinski

11 Eylül’de Cuma günü yayınlanan gazeteler bizler için çok üzüntülü haber verdiler. Onlar en yaşlı üstadımız, en önde gelen liderimiz, manevi atamız, baş muallimimiz muhterem üstad İsmail Bek Gasprinski cenaplarının vefat ettiğini ilk sayfalarına büyük harflerle basarak herkesin gözü önüne serdiler.

İsmail dedemizin aylardan beri hasta yattığını gazetelerden okuyarak üzülüyorduk. Ancak alınan son telgraflardan onun düzelmeye başladığını duyarak… kendisine büyük ümitler bağlamıştık. Bilhassa onun son zamanlarda “iyileşmek istiyorum, yapacak işlerimiz çok, milletime yeniden yedi sekiz yıl hizmet etmek istiyorum, yapacak işlerim bitmedi” şeklindeki sözleri yeni ümitler vermişti.

Felek bizim bu ümitlerimizin hepsini yok etti. 35 yıl hizmet, 35 yıl liderlik eden üstadımızı bizden ayırdı, onu sonsuzluk uykusuna aldı.

İsmail Beğ öldü, vefat etti. Fakat o kendi talimatını vererek, kendi yerine insanlar yetiştirerek. talebelerini elektrik fenerleri gibi fener tutuşturarak geleceği, gidilecek yolları aydınlatarak vefat etti… Şimdi biz pek ulu insanımızdan pek büyük liderimizden ayrıldık, onun için bize hatta bütün İslam dünyasına üzülmemek mümkün değildir. Çünkü bizim en karanlık, en bilimsiz dönemimizde o bizi düşünerek Tatar milletini ayağa kaldırmak niyeti ile işe tutundu. O bize 32 yıl muallimlik yaptı… O muhterem üstadın ilk maksadı, ilk fikri Tatar çocuklarına okumayı, yazmayı öğretmek, onlara genel tahsil vermek, Tatarları hali hazırdaki zamandan haberdar etmek idi…

1883’ün 10 Nisan’ında “Tercüman”ın ilk sayısı çıktı. Bu 31 yıl içinde “Tercüman” gazetesi millî edebiyatı ilk maksad olarak kabul etti, gayesini değiştirmedi. “Tercüman” gazetesi ilk sayısından en son sayısına kadar “Maksat birliği, iş birliği, dil birliği”ni gerçekleştirerek, bunu devamlı belirtti.

O Tatar köylerinin her birine “Usul-ü Cedid” okulları açtırmaya çalıştı. Tatarları uyandırma, onları geliştirme, onların kalplerine millî fikir yerleştirmek için mutlaka iler köyde “Usul-ü Cedid” mekteplerini açmanın gerektiğini bir hayli deliller, pek çok örneklerle ispatladı…

İsmail Bek Gasprinski cenapları kendi fikirlerinin, idealinin gerçekleştiğini gördü. “Usul-ü Cedid” okullarının bine hatta on bine ulaştığını görerek öldü. O gösterdiği metod ile milyonlarca Tatar çocuğunun okumayı, yazmayı öğrendiklerini görerek öldü.

O müslümanlara yardımlaşma cemiyetleri açmaları gerektiğini söyledi. Bu konuda çok faaliyet gösterdi. Onların nizamnamelerini, proğramlarını hazırladı, nasıl açılacağını gösterdi. Şimdi Kazan, Orenburg, Astırahan, Troiski, Ufa ve başka büyük şehirlerde mevcut cemiyet-i hayriyyeler, yardımlaşma dernekleri İsmail dedemizin bize bahşettiği meyvalardır. Muhterem üstad İsmail Bek Gasprinski’nin dikkate alınacak faaliyetlerinden birini de, kadınlara münasebeti, onlara olan ihtiram tenkil eder. Şimal Türkleri arasında kadın-kızlara hürriyet talep eden ilk şahıs İsmail Bek Gasprinski cenaplarıdır. O kızı Şefika hanımın nezaretinde kadın-kızlara mahsus “Alem-i Nisvan”ı neşr etti.”

Y. Halil

İsmail Bey Gaspıralı’ya verilen bu yüksek değer 1917 ihtilalinden sonra oldukça yön değiştirmeye başladı. Yeni rejimin yerleştirdiği eğitim metodları Gaspıralı’nın metodlarını artık gereksiz kılmıştı. Fakat 1930’lu yıllara kadar Gaspıralı’nın büyüklüğü inkar edilmiyor ve yeri geldiğinde bahsediliyordu. Mesela, 1926’da Kazan’da neşr edilen Abdurrahman Sadi’nin Tatar Edebiyatı Tarihi adlı eserinde onun hakkında aşağıdaki şu satırlara ver verilmiştir:

“…işte Tatar dünyasında reform hareketinin son, tam anlamdaki hareketi “Usul-ü Savtiye” hareketinde ilk liderliği Kırım mirzalarından İsmail Gasprinski gösterdi. Türk-Tatar dünyasında ilk olarak savtiye usulü ile eğitim yapan okulları açarak, bunların ilk örneklerini verdi. Onun 1883’te çıkmaya başlayan “Tercüman”ı bu metodu halk arasında yaymada ilk güçlü silah oldu… Neticede o usul-ü Cedid, Usul-ü Savtiye hareketi bütün Tatar dünyasında büyük güçlü bir akım haline dönüştürmede başkomutan oldu. Bu gazete Kazan Tatarlarının o devirdeki aydınları-bilhassa din adamları arasında hayli yaygınlaşınca onların arasında bu hareketin güçlenmesine, damarlarını yaymasına büyük tesir yaptı…”

Bundan 60 yıl sonra yayınlanan Tatar Edebiyatı Tarihi (II) adlı eserde ise bu büyük şahsa neredeyse satır aralarında denilecek şekilde çok az ver verildiğini ve gayri müsbet değerlendirildiğini görmekteyiz. Kazan’da 1985’te yayınlanan eserde aynen şu satırlara yer verilmektedir:

“…Tatar edebî dilinin büyümesinde çok öncelerden beri Oğuz dilleri büyük tesir yaptılar. Bu tarihi görüntüyü XIX. yy ve XX. yy başında dilde ayrı bir durum şeklinde kendini gösteren Türkçülük hareketinden ayırarak bulmak gerekir. Bu akımın taraftarları (İ. Gasprinski vb.) XIX. yy’ın ikinci yarısında ”Tercüman” adında bir gazete de çıkarmaya başlarlar ve Türk halkları için ortak edebi dil meydana getirmek meselesini ortaya koyarlar. 1905 ihtilalinden sonra demokratik yazarlar, A. Tukay, F. Emirhan, A. Kemal, Ş. Muhammed(iev) vb. onun artık zamanın şartlarına cevap vermediğini gösterirler..”

Yukarıdaki örneklerden de görüleceği üzere Gaspıralı’nın ölümünde ona verilen değerle aklanmadan önce verilen değer arasında uçurumlar vardır. İşte bazı siyasî yasaklar XIX. y.y. sonu ve XX. y.y. basında tek Kırım Tatarlarının değil belki de bütün Türkî toplulukların hayatına damgasını vurmuş olan İsmail Gaspıralı’yı 100. doğum yıldönümünde (1951) anılmasına mani olmuştu. Şu anda tek tesellimiz ise 140. doğum gününde vatanında anılabilmesi için yeni şartların meydana gelmiş olmasıdır.
* Akmescit, Mart 1991

** Makalenin yazıldığı tarihte : Doç Dr. Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Müdür Yardımcısı.

Gaspralı (Gasprinski), İsma’il

*


Zeki Velidi TOGAN

Çev. Prof. Dr. YAVUZ AKPINAR **

1851’de Bahçesaray’ın yakınındaki Avcı köyünde doğan, Türklerin ve daha da hususî olarak Rusya Türklerinin meşhur ideolog yazarı. Babası Mustafa Ağa, Alupka ve Yalta arasındaki Gaspıra köyünün eşrafından -o zaman onların aile adı Gaspıralı, daha sonra da Gasprinski-  ve Odessa’daki Askerî Lise’nin mezunlarındandı. 1854’te Sivastopol savaşı sırasında Mustafa Ağa Bahçesaray’a yerleşti ve oğlunu önce Bahçesaray’daki Zincirli Medrese’ye ve daha sonra da 10 yaşında iken Simferopol Gymnasium’una gönderdi. İki yıl sonra İsmail, Voronezh Askerî Lisesi’ne gitti ve sonra Moskova Askerî Lisesi’ne nakledildi.

Aslen Litvanyalı bir Tatar olan Mustafa Mirza Davidoviç’le birlikte, onların müdürü, tanınmış bir Pan-Slavist ve Moskovskiya Vedomosti gazetesinin editörü olan ve onları her hafta kendi evine davet eden İvan Katkov’un dikkatini çekti. 1867’deki Girit ihtilali sırasında Katkov’un Türkiye’ye karşı göstermiş olduğu düşmanlık, bu iki gençte bir tepkinin ortaya çıkmasına sebep oldu ve bu iki genç Girit’te Türk tarafında gönüllü olarak hizmet etmek amacıyla Odessa’ya gittiler. Bununla birlikte pasaportları olmadığı için tutuklanarak, geriye Kırım’a kendi evlerine gönderildiler. İsmail Bey, Bahçesaray’da Zincirli Medrese’de mecburî Rusça öğretmenliğine tayin edildi.

O daima Türkiye’ye gitmeyi ve subay olmayı düşündü, bunu yapmak için Fransızca öğrenmenin gerekli olduğunu farkettiği için Bahçesaray’daki dört yıllık memuriyeti sırasında Fransızca öğrendi. Aslında bu dil hakkında bazı bilgileri Moskova’da Askerî Lise’de iken elde etmişti. 1871’de İstanbul’a gitmeğe karar verdi, fakat Fransızcasını mükemmel bir hâle getirmeği amaç edinerek Viyana yolu ile Paris’e gitti. Paris’teki gözlemlerinin sonuçları, daha sonra Rusya’da bastırdığı eserlerine yansıdı; özellikle Rusya Müslümanları (The Muslim Comminity in Russia) adlı eserine ve ayrıca Paris’te iken yazdığı Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvazene (A balanced view of European civilisation) adını taşıyan eserine.

Paris’te iken hayatını bir reklam ajansında tercümanlık yaparak kazandı. Amacı Türkiye’ye gitmek olduğu için Paris’te Genç Osmanlılar’ın gruplarına çok fazla karışmadı. Sonunda 1874’te İstanbul’a gitti ve orada daha önce yerleşmiş olan amcası Süleyman Efendi’nin yanında kaldı. Türk Harp Okulu’na girmek için büyük bir gayret gösterdi, fakat Rus büyükelçisi İgnatiyev bunu öğrendiğinde Sadrazam Mahmud Nedim Paşa üzerinde nüfuzunu kullandı ve bu teşebbüsü engelledi. Sonunda bir yıl boş yere bekleyen İsmail, Kırım’a geri döndü. İstanbul’da bulunduğu sırada St. Petersburg ve Moskova’da çıkan bazı Rusça gazetelerde Doğu hayatını tanımlayan, siyasî olmayan makaleler yayımladı.

1874 ve 1878 yılları arasında Kırım Türklerinin köy hayatı ile aşina olmaya başladı ve hayatının bu dönemini 1906’da yayımlanan Gündoğdu adlı hikâyesinde tasvir etti. Bu hikâyede kendisinden Danyal Bey adı altında bahs eder. Milletinin ihtiyaçları, köy hayatı ve öğretim ile aşina olduğunda bu Danyal Bey, anlar ki, bir gazete çıkarma ve milletini dünyadan haberdar etme hayatî bir ihtiyaçtır.

İsmail Bey 1878’de Bahçesaray’a belediye reisi seçildi ve 1879’da bir gazete çıkarma izni için Çar hükûmetine müracaat etti, fakat reddedildi. Bunun üzerine Simferopol’de Rusça olarak neşredilen Tavrida gazetesine Rusya İmparatorluğunun Müslümanlarıyla ilgili ciddî siyasî makaleler yazdı. Arada bir makaleler toplusu (kolleksiyonu) yayımladı; Tonguç (Taşbasma, Simferopol), Şafak ve Leta’if (Ünsizadeler Matbaası, Tiflis) ve daha sonra Ay, Yıldız  ve Günes. Bu yazılar çoğunlukla Kırım diyalektinde idi. Ertesi yıl (l882) İsmail Bey bu makaleleri biraz genişleterek Rusça Tavrida gazetesinde bastırdı ve bunları 54 sayfalık bir eser olarak Russkoye Musulmanstvo  (Rusya Müslümanları) adıyla yayınladı. Bu eser, Rusya İmparatorluğuna tâbi Müslüman halklarının kültürel ve siyasî problemleri konusuyla ilgili öncü bir eser idi. İsmail Bey, bu eserde, kendisini Rusya’nın sadık bir teb’ası olarak takdim etmesine ve hatta Rusların Tatar hakimiyetinden kurtulmasını tasdik eder bir şekilde konuşmasına rağmen Rus çevreleri bunun bir araç olduğuna inandı ve bu eseri şüphe ile karşıladılar. O, bu eserde, Rus yönetimi altındaki Türk-Tatarları tek bir Rus Müslümanları toplumu olarak mülahaza etti ve bu yolla Batı medeniyetine katılabileceklerini gösterdi. Türkçe yayımladığı bu kitapçıklarda O, işaret etti ki, eğer Türk-Tatar grubu dağınık kalırsa sonuç felaket olur. Kurtuluşun tek yolu olan yeni Batı medeniyetine katılmak için birlikte hareket etmeleri gerektiğini onlara kendi dilleri vasıtasıyla anlatmayı denedi.

O, 1883’te Tercüman adlı bir gazete yayımlamak için izin aldı. Gazetenin Rusça adı “Perevodçik”ti ve ilk sayılarında Rusça kısmı daha önemli idi. Batı medeniyetinin, Rusya Müslüman toplumu arasında yayılması hususunda gazetenin bir tercüman rolü oynaması gerektiğini açıkladı. Türkçe kısmı giderek genişledi ve daha önemli hâle geldi. Daha sonra l890’da Tercüman “politika, öğretim-eğitim ve edebiyatla ilgili millî bir gazete” oldu. 1905’ten sonra Tercüman-i Ahval-i Zaman  adını aldı ve gazetenin başlığına “Dilde, fikirde işte birlik” sloganı yerleştirildi. Sonunda Rusça kısım tamamen terkedildi ve gazete Rus imparatorluğundaki Müslüman toplumun gayelerinin ve düşüncelerinin tercümanı oldu. Kazan, Kafkasya, Türkistan ve Sibirya’da yaşayan bütün Türkler, Tercüman’ ı onların millî ideallerini genişçe yayan bir gazete olarak kabul ettiler. Bu gazetenin Türk entellektüelleri üzerindeki derin tesiri, 1886’da yayımlanan ve ilk Tatar romanı olan Musa Akyiğit’in Hüsameddin Molla adlı eserinden, 1908’deTercüman’ın yayınlanışının 25. yılı dolayısıyla Rus İmparatorluğunun her bölgesinden gelmiş delegelerin hediye ve konuşmalarından ve o yıl gazetenin tirajının artmış olmasından anlaşılabilir.

İsmail Bey, Kazan soylularından ve sanayici Akçurin alilesine mensup olan Zehra Hanım’la evlendi. Bu evlilik sebebiyle O’nun Kazan Türkleriyle bağları kuvvetlendi. O, Azerbaycan Türk yazarları Hasan Bey Melikov, Ünsizade, Topçubaşı ve diğerleriyle sürekli temas hâlinde idi.

Moskova Askerî Lisesi’nde kendisiyle birlikte okumuş ve Bahçesaray’a yerleşip orada 25 yıl belediye reisliği yapmış olan Litvanya Müslümanlarından Mustafa Davidoviç, İsmail Bey’in en çok meşgul olduğu, Rusya Müslümanları için ilkokullar yaratmak, bunlar için ders kitapları yayımlamak gibi bütün teşebbüslerinde O’na yardım ediyordu.

İsmail Bey, ayrıca Bahçesaray ve diğer yerlerde öğretmen kursları açarak modern öğretim metodlarını yerleştirmek ve Rusya’nın Müslüman toplumu içerisinde bu tip okulların açılmasını sağlama bağlamak istedi.

Taşkent, Buhara ve Sibirya da dahil olmak üzere bu toplumun her parçasını bizzat ziyaret etti. O, kendi matbaasını şahsen kurdu ve Hoca-i Sibyan, Malumat-i Nafia  ve ilkokullar için neşrettiği diğer eserleri kendi matbaasında bastı. Belediye reisi Mustafa Davidoviç ve karısı Zehra Hanım’la birlikte, Tercüman’ın 25. neşir yılı dolayısıyla kızlar için bir el işleri enstitüsü açti ki, bu düşünce hızla diğer bölgelerde de yayıldı. O, kadınlar için Âlem-i İslâm adlı ilk dergiyi çıkardı ve bunun başına kendi kızı Şefika’yı getirdi; kadın haklarıyla ilgili Kadınlar Ülkesi adlı bir eseri de yayımladı. Şemseddin Sami’nin Kamusü’l-Alam’ından ilham alarak Rus müslümanları için bir ansiklopedi basmaya başladı, fakat bunu tamamlamaya muktedir olamadı. Edebiyat ve dil problemleriyle ilgilenmeye başladı.

1905 ihtilalinden sonra özellikle “edebî dil” ve öğretim problemlerini hâlletmek üzere tasarlanmış bir program tasarladı. Bu plân ilkokul öğretiminde ilk üç yılda mahallî Türk lehçelerinin kullanılmasını öneriyordu. Sonraları “ortak edebî dil”, öğretimin umumî dili olacaktı. O’nun orijinal “ortak edebî dil” ideali, temelde Tatar olan bir dile Osmanlıca’nın ilâvesiydi, fakat kendisiyle çalışan kişilerin de etkisiyle Osmanlıca tesiri arttı ve neticede Rusya Müslümanları tarafından anlaşılabilen basit bir Osmanlıca oldu.

İsmail Bey’e göre millî Türk edebiyatı, Türklerin yaşadığı bölgelerin hayatını yansıtacak romanlardan ibaret olmalı ve bunlarda yeni düşünceler ve idealler aşılanmalıydı. 1892-1894 yıllarında Tercüman’a ilâve olarak basılan ve İlâve-i Tercüman olarak adlandırılan ekler ve O’nun romanı Darürrahat Müslümanları bu açıdan önemlidir. İsmail Bey, dilde; Osmanlıca’da Arapça ve Farsça’nın hakimiyetine ve hatta Kazan Tatarları arasında Rusça’dan kelimeler alma eğilimine ciddiyetle karşı çıktı ve edebî dil için popüler edebiyata yaklaşma idealini öne sürdü.

18. asırda Kaşgar’daki Çin işgalini anlatan Arslan Kız ve Gülcemal Bikeç adlı hikâyeleri ve Bahçesaray’dan Taşkent’e adını taşıyan kendi yolculuklarının hatıralarını ihtiva eden yazıları “İlâve”nin bir çok sayısında tefrika edildi.İlhanlılar tarihinde önemli rol oynamış Bağdat Hatun hakkındaki hikâyeleri l893’te yayımlandı. O, Bursalı Tahir’in Türklerde İlim ve Fünun adlı ilmî eserinin genişletilmiş bir versiyonunu  -Saadettin Taftazanî’nin bazı tartışmaları da onun içinde olmak üzere-  “İlâve”de yayımladı.

İsmail Bey, İslâm’ı önce Türklerin kendi kimliklerini korumada yararlı olarak değerlendirdi, fakat “Çep Kuran’ı”ndan başka dinî yayınlara çok yer vermedi. 1905 ihtilâlinden sonra Kazan ve Bakû’da görülmeğe başlayan, Komünizm ve Sosyalizmin karşıt sonuçlarını görerek, Rusya Müslümanlarının dağınık siyasî kuruluşlarına karşı çıkan ve yalnızca Rus sosyalist partilerine sadakat talep eden ve Rusça’yı edebî bir dil olarak empoze etmek için gelişigüzel çaba harcayan bu hareketler ve özellikle bu gibi neşriyat karşısında korkmaya başladı.

Tercüman’da İştirakiyyun başlığı altında yayımladığı makaleler serisinde kolayca görülebilen bir şekilde sağa kaydı ve İslam milletleri arasında kültürel bir birlik oluşturmak hakkında düşünmeye başladı. Bu maksatla 1907’de Mısır’da umumî bir Müslüman kongresi toplamak istedi. Bizzat oraya giderek, hatta Abdullah Taymas’la birlikte En-Nahda adlı Arapça bir gazete yayımlamağa başladı. Bu çabayla da yetinmeyip o ayrıca Hindistan’a da bir seyahat yaptı, fakat bu gayretler O’nun ümit etmiş olduğu sonuçları vermeyince, Bahçesaray’daki eski faaliyetlerine geri döndü.

İsmail Bey’in diğer yayınları arasında 1901’de basılan Mebadi-i Temeddün-i İslamiyyan-i Rus ve 1896’da basılan yirmi sayfalık Rusça, Rus ve Şark Anlaşması (Russko-vostoçnoye soglashenye) adlı eserler de vardı. İsmail Bey, çabalarının olumlu neticelerini görerek hayatının son yıllarında Batılılaşmayı, Rusya’daki Müslümanlar ve diğer Türkler için manevî bir intihar olarak gören aşırı eğilimlere karşı mücadele etti, I. Dünya Savaşı sırasında ümitlerle coştuktan sonra 11 Eylül 1914’te Bahçesaray’daki evinde öldü ve oraya defnedildi. Ölümünden sonra oğlu ve kızları Tercüman gazetesinin yayınını bir süre için devam ettirdi. Tercüman 31 yıl yayımlanmıştı.


* Zeki Velidi Togan, “The Encyclopaedia of Islam”, New Edition, V.II, l965, Leiden, E. J. Brill, p. 979-81 ( EI, 2 (l965) 2; 979-981)

** Kardaş Edebiyatlar, 1994, Sayı: 26, s. 4-7)

Dilde, Fikirde, İşte Birlik (Gaspıralı ve Türkistan)

[1]


Safter NAGAYEV

Aktaran: Bayram Orak

Ulu Özbek şairi Alişir Nevaî’nin 550. ve meşhur Kırım tatar eğitimcisi İsmail Gaspıralı’nın 140. doğum yıl dönümleri, 1991 yılında dünya çapında kutlandı.

Alişir Nevaî’nin 550. doğum yıldönümü arefesinde Romanya’da yaşayan soydaşlarımızdan Karadeniz gazetesini aldım. Anavatandan uzakta, muhacerette yaşayan soydaşlarımız, Romanya’da vuku bulan müsbet gelişmeler sonucu ayda bir çıkarmaya başladıkları gazetelerine Karadeniz adını vermişler ve manevî babamız İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı “Tercüman� gazetesinin geleneklerini devam ettirmek maksadıyla, Türk dünyasının bu büyük hocasının “Dilde, fikirde, işte birlik” düsturunu gazetelerine şiar etmişler.

Gazeteyi görünce, meşhur Özbek şairi Muhammed Salih’in, 18 Ocak 1991 tarihinde “Yaş Leninçi” gazetesinde çıkan “Millî Gurur” isimli makalesinde şu satırları hatırladım :

“XIX. asrın sonlarında,Türk boyları arasında bir uzaklaşma ve bu uzaklaşmanın önünü almak için de bir hareket başladı. Bu hareketin başında, Kırımlı büyük mütefekkir İsmail Gaspıralı vardı. Onun “Dilde, fikirde, işte birlik” düsturu, bizim Münevver Kari, Mahmudhoca Beyhudî, Abdurauf Fırat, Çolpan gibi büyüklerimizin faaliyetlerini de etkilemişti.”

İşte bu fikirler, bu büyük insanımızın doğum gününün resmî olarak ilk defa kutlandığı bu yılda, beni, onun Türkistan halklarına yönelik faaliyetleri konusunda yazmağa davet etti. Gaspıralı’nın, milletine, bütün Türk boylarına karşı sınırsız bir sevgisi vardı. O, bütün bilgisini, kabiliyetini ve tecrübesini milletine vakfetmişti. Bilhassa, büyük bir emek sarfettiği gazetecilik sahasında büyük bir mütefekkirdi. Bütün Türk boyları, özellikle emekçi kesim, onun gazetecilik sahasındaki hizmetlerine büyük bir değer vermiş ve daha sağlığında onu millet atası gibi büyük bir paye ile şereflendirmişti. Türk boyları arasından hiç kimse, o güne kadar böyle bir onur payesi kazanmamıştı.

Gaspıralı, bütün Türk boylarıyla olduğu gibi Orta Asya’da yaşayan Türk boylarıyla da sıkı bir alaka içindeydi: zira, “Tercüman�  gazetesi Türkistan’da yaygın şeklinde okunmaktaydı. Gaspıralı’nın bu ülkedeki takipçileri sürekli artı. Bügün, bütün halk tarafından tanınan Sadreddin Aynî, Behbudî, Fıtrat, Hamza gibi edipler onun “yeni eğitim” (Usul-i cedid) usulünün Türkistan mekteplerinde en gayretli uygulayıcılarıydılar.

Eski okulların ağır olan “okuma sistemi”ne göre daha kolay olan “anlatma” esasına dayalı ilk okulu Bahçesaray’da açan Gaspıralı, bu metodun Kazan, Ufa, Orenburg, Taşkent, Semerkand ve Buhara gibi şehirlerde yaygınlaşmasına ve buralarda da böyle okulların açılmasına öncülük etmiştir. Gaspıralı, bu maksatla Türkistan’a gelmiş; Mahmudhoca Behbudî ve Abdulla Şekurî gibi eğitimcilerle görüşmüş, Özbek, Tacik, ve Tatar çocukları için yeni, modern okullar açılması konusunda teşvik ve destekte bulunmuştur. Bu görüşmede hazır bulunan meşhur Özbek-Tacik edibi Sadreddin Aynî, bu konuda şunları yazıyor:

“Tatar cemaatinin önderlerinden İsmail Gaspıralı Bey, 1908 yılının yazında Buhara’ya geldi. Tabiîdir ki, İsmail Bey, her yerde yaptığı gibi, Buhara’da da okul meselesini ortaya attı ve bu meseleyi görüşmek üzere Buhara eğitimcilerinden birkaç kişiyi saraya çağırdı. Bu görüşmede Molla Nizam’ın evinde faaliyet gösteren okul için Çarlık idaresinden uygun bir yer istenmesi ve okulun Tatarlar ve Buharalılara da teşmil edilerek resmîleştirilmesi kararı alındı. Toplantıda bulunanlar okulun adının “İsmailiyye” olmasını teklif ettiler. Ancak, İsmail Bey bu teklifi hoş karşılamadı ve (okulun adını) �- Emir Muzafferüddin’in adına izafeten “Muzafferiyye” koymak daha uygundur� dedi. (Onun hizmetleri) sadece bu kadar değil: Rusya’da rusça ve türkçe olarak neşredilen ilk büyük gazete olan “Tercüman� gazetesini o neşretti ve bu gazetede, Çarlık Rusyası sınırları içerisinde kalan mazlum müslüman milletlerin eski tarihleri, Birunî, İbn Sina, Farabî, Uluğ Bey, Nevaî gibi büyük ilim ve edebiyat dehaları ve onların dünya kültür tarihindeki yerleri hakkında pek çok yazılar yazdı.”

Gaspıralı, gazetesinde, ortaçağlarda büyük şahsiyetler yetiştirmiş Türkistan gibi büyük bir ülkenin son asırlarda cehalet ve hurafeler kıskacında inkıraza yuvarlanması, buralarda güçlü olan feodal ve emperyalistlerin zulümleri, ülkede yeni yeni başlayan uyanış hareketi, yeni eğitim ve edebiyat uğrunda yürütülen mücadele ve müslüman kadınların haklarını koruma konularında tesirli makaleler yazmıştır. Gaspıralı, zaten Türkistan’da defalarca bulunmuş ve burada edindiği izlenimleri “Buhara ve Bahçesaray”, “Bahçesaray’dan Taşkent’e” (1893), “Türkistan’ın Yeni Tarihi” (1905), “Buhara’da Neler Gördüm” (1908), “Türkistan’dan Mektup” gibi makalelerinde okuyucularına aktarmıştır.

Türkistan’daki Usul-i Cedid okulları onun tesiri ile kurulmuştur. Mahmud Hoca Behbudî, Tevellâ, Abdulla Evlanî, Sadreddin Aynî, Hamza ve diğerleri, “Tercüman� gazetesinin Türkistan’daki ilk okuyucuları ve takipçileri idiler. Türkistan Vilayetining Gazeti, Sada-yı Türkistan, Sada-yı Fergana gazeteleri ve Ayna dergisinde, �Tercüman�’dan iktibas edilen haber ve makaleler muntazam olarak basılıyordu.

Taşkent cedidçilerinin atası sayılan Münevver Kari, Sovyet Özbekistan’ı gazetesinin 7 Haziran 1927 tarihli sayısında bu akımı, devamlı yaygınlaştığı bir sırada, karalayarak şöyle yazmıştı:

“Cedid okullarını açanlar eski okul, medrese ve dindarların yetiştirdiği ediplerdi. Onlar yalnız İ. Gaspıralı’nın Bahçesaray’da çıkan gazetesini okudular ve okulu bu suretle mektebin ne olduğunu çok iyi anlayarak kitaplar getirdiler.”

Rusya Müslümanlarının dünyasında yüz veren bu sosyal-manevî gelişmede Gaspıralı’nın hizmeti hakikaten gayet büyüktür. O, Rusya müslümanlarının hayatında yeni bir hadise olan, Usul-i Cedid’in temelini atıp “Tercüman� gazetesi ile Türkçe matbuatı başlatmıştır. Geçen asrın sonlarında, değil Rusya, Türkistan ve hatta Hive, Buhara emirliklerinde, Usul-i Cedid’in duyulmadığı bir köy bulmak çok zordu.

Misyoner N. P. Ostroumov’un müdürü bulunduğu Taşkent Öğretmen Okulu’nda 30 Ağustos 1882 tarihinde, “Rus olmayanların, müslümanların eğitimlerini hangi prensipler üzerine kurmak gerekir?” konulu bir toplantı oldu. Bu toplantıda, Türkistan genel valisi A. K. Abramov’un başkanlığında imparatorluk askerî idaresinin temsilcileri ve ruhbanlar da hazır bulunmuşlardı. Tarih ve coğrafya öğretmeni M. A. Miropiyev toplantıda bir tebliğ sunmuş ve “Gaspıralı’nın, bu tasarısın kabul etmek, yok olmak üzere olan müslümanları diriltmek, yani bağrımızda yılan beslemek olur. Müslümanların eğitimlerinin temelinde, İslamı bozmak, dinî gayreti tamamen yok etmek, dolayısıyla onları ruslaştırmak olmalıdır.” (Turkestanskiy Sbornik, cilt; 361, s.; 144) mülahazasında bulunmuştu.

Kafkas Öğretmen Okulu’nun müdürü olan Semyonov, Gaspıralı’nın tasarısını destekleyenlerden son derece rahatsız olmaktaydı. Taşkent Öğretmen Okulu, 15 yıl boyunca yerli halkı kendisine çekemediği için zor duruma düşmüş ve “Bizim vazifemiz, yerlileri, okulumuzu sevmeye, saymaya ve ona inan maya mecbur etmektir. Bu bakımdan, İngilizlerin, bu sahada Hindistan’da yaptıkları bize örnek olmalıdır.” demek zorunda kalmıştı.

Gaspıralı, 1892 yılında müslüman okullarının ilyatı (?) tasarısıyla Türkistan genel valisi Rozenbakh’a müracat etti. Vali, projeyi inceleme ve rapor yazma işini N. P. Ostroumov ile V. P. Nalivkin’e havale etti. Bu ikili tabiî ki projeyi reddedip “Kabul edilemez!” raporunu verdiler. Ostroumov, Gaspıralı’nın yaptığı işleri, Avrupa medeniyetinin zenginliklerinden, kendi millî benliğini korumak için faydalanma şeklinde değerlendirmiş ve bundan hoşlanmamış; Gaspıralı’nın tesirinin Türkistan’ı da tutmasından korktuğunu söylemişti. Kısacası, Rozenbakh, tasarının “akim bırakılması” kararını verdi. (A. V. Pyaskovskiy, ‘Revolyutsiya v Turkestane’, 1905-1907. yıllar Moskova,. 1958, s. 99).

Gaspıralı 1893’te Taşkent’e geldi. Semerkand, Buhara gibi şehirlerde bulundu. Ancak, Türkistan askerî idaresi olsun, Buhara Emirliği olsun onun “Usûl-i cedid”ini pek hoş karşılamadılar. İşler sarpa sardı. Taşkent’teki çalışmalardan bir netice çıkmadı. Yalnızca Semerkand’da bir okul açabildi. Ama Gaspıralı yolundan dönmedi. Türk boyları arasında “hocaların hocası” ve çocukların sevgilisi olarak kaldı.

Amma bütün bunlara rağmen Gaspıralı’nın taraftarları Türkistan’da sürekli arttı. Sadreddin Aynî meşhur Hatırat’ın da şunları yazıyor:

“Rus-Japon harbi başlamıştı. Buhara’ya arada bir gelen “Tercüman� gazetesi bu savaş sebebiyle daha sık ve daha çok gelmeğe başladı.” (Eserler, 1963, cilt I, s. 200).

Prof. B. Velihocayev, Özbekistan Edebiyatı ve San’atı gazetesinde, 4 Kasım l988 tarihinde basılan “Aynî Telkininde Fıtrat” isimli makalesinde şöyle ilginç bir vakayı anlatmaktadır: “Abdurauf Fıtrat 1911 yılı baharında Buhara emirinin zulmünden kaçarak, İran yoluyla İstanbul’a gider. Orada okur; ve bir eser yazar. Münakaşa isimli bu eserde cedid meselesi hakkındaki fikirlerini beyan eder. İstanbul’da “Buhara Maarif-Talim Cemiyeti” adında resmî ve legal bir cemiyet kurulur ve bu cemiyet, adına uygun olarak Buhara ve Türkistan maarifinin gelişmesinde önemli bir rol oynar. Rusya’nın muhtelif İslam memleketlerinden gelen gençler de bu cemiyetin çalışmalarına katılırlar. Abdurauf Fıtrat cemiyetin kurucularından biridir. Fıtrat burada İsmail Gaspıralı’nın “Darü’r-rahat Müslümanları” eserini farsçaya çevirir ve bu çeviri, Buhara’da gençler tarafından kurulan “Kitabhane-i Ma’rifet” cemiyetinin sağladığı para ile neşredilir.”

Burada ilginç olan, geleceğin dünyaca meşhur türkologu Kırımlı genç Bekir Çobanzade’nin de aynı yıllarda, yani 1912-1914 yılları arasında İstanbul’da tahsilde bulunmasıdır. Çobanzade, burada Fıtrat’la tanışıp dost olmuş ve bu dostluk bir ömür boyu devam etmiştir. Kırımlı talebelerin en genci olan Çobanzade, Fıtrat’ın dikkatini çeker. Fıtrat, sohbetlerinden birinde, İstanbul’a tahsile giden Türkistanlı gençler arasında Hamza’nın da bulunduğunu bildirmektedir. Rusya’dan gelen gençler “Dilde, fikirde, işte birlik” düsturu altında konuşmakta ve Türk boylarının birleşmesini isteyen “Millet atası” Gaspıralı ‘nın yolundan yürümektedirler. 1914 yılında Fıtrat Buhara’ya, Hamza Hokand’a, Çobanzade ise Kırım’a doğru yola çıkarlar. Onlar İsmail Gaspıralı Bey’ in vefat haberini yolda öğrenirler.

Gaspıralı’yı en çok ilgilendiren dahilerden biri Alişir Nevaî olup; Gaspıralı bu meşhur şairin eserlerinin Türkistan’da geniş kitlelere ulaşmasında büyük bir hizmet görmüştür.

Kırım tatarları, bu büyük şairin eserleriyle tanışmaya bir kaç asır önceden başlamışlardı. Süreli bir yayın organı çıkarma hazırlığında bulunan İ. Gaspıralı, Nevaî’nin bazı eserlerini Kırım Tatarcasına aktarmıştır. Şairin en önemli eserlerinden biri sayılan Muhakemetü’l-Lugateyn bu çalışmalardan biri olarak 1882 yılında Bahçesaray’da basılmıştı. 1940’lı yıllarda Leningrad Üniversitesi’nde hoca olarak çalışan Zedla Aksakov’un, “Sovet Edebiyatı” dergisinin 1941 yılı Şubat sayısında basılan makalesinde kaydedildiği gibi Kırım Tatarları bu eseri hüsn-i kabulle karşılamışlardır.

İ. Gaspıralı, 1895 yılında Bahçesaray şehrinde, meşhur eserlerinden biri olan “Türkistan Uleması”nı neşrettirdi. Gaspıralı, bir zamanlar elden ele dolaşmakta olan bu eserinde Orta Asya’nın meşhur simaları İbni Sina, Farabî, Birunî Nevaî ve Babür hakkındaki düşüncelerini belirtmekte ve bu şahısların dünyanın tekakkisinde oynadıkları role işaret etmektedir.

Edip ve gazeteci Gaspıralı sık sık Türkistan konusunu işler. Meşhur eserlerinden biri olan Darü’r-rahat Müslümanları romanının baş kahramanı Taşkentli Molla Abbas’tır; edip kahramanının İspanya seyahatinde onu bir Fransız turist olarak gösterir. Hace-i Sibyan ders kitabindaki “İki Ulu Şair” başlıklı makalesinde de öğrencileri Puşkin ve Nevaî’nin eserleriyle tanıştırır.

Ortak bir edebî dil oluşturmak maksadıyla usanmadan çalışan Gaspıralı, Alişir Nevai’nin Türk şivelerinin inkişafındaki rolüne büyük bir değer verir. Gaspıralı, “Tercüman�  gazetesinin l908 yılı 5. sayısında çıkan makalesinde edebî dil hakkında fikirlerini şöyle beyan ediyor:

“Eğitimi Denetleme Dairesi”nin tarifini yanlış buluyoruz; zira, onlar “halkın anadili milletin edebî dilidir” diyorlar. Bizim eski edebî dilimizin bir ucu Alişir Nevaî’nin dili ise, bütün şivelerin iştirakiyle oluşacak yeni dilimiz de onun ikinci bir ucudur. “Eğitimi Denetleme Dairesi” burada büyük bir yanlış yapıyor. Bu yanlışlığı, Petersburg’da dili iyi bilmeyenler yapsalar belki afvedilebilir; ama Bahçesaray, Bakû, Orenburg, Kazan vb. yerlerde böyle bir hata afvedilmek şöyle dursun tam bir cinayettir.”

Tuvgan Til ve Milliy Maarif (Anadili ve Milli Eğitim) isimli makalesinde ise bu fikrini devam ettirerek şunları yazıyor :

” Tarih gösteriyor ki, daha Rusya’da eğitim öğretimin, mekteplerin olmadığı zamanlarda, Türk boyları arasında ilim ve fenn inkişaf etmiş; Türk boyları, Alişir Nevaî, Fuzulî gibi dünya çapında büyük yazarlar, şairler, İbni Sina gibi dünyaca tanınmış filozof-alimler, bilimin muhtelif sahalarında engin bilgiye sahip, kabiliyetli uzmanlar yetiştirmişlerdi. Bunu, bundan bin yıl önce yazılmış binlerce ilmî ve edebî eser de isbat etmektedir.

İbni Sina ve Alişir Nevaî devirlerinde türk milletinde yüksek bir maneviyat, hızlı bir büyüme, bilim ve edebiyatta misilsiz bir gelişme ve bir coşku vardı. Lakin sonraları, bu millet, çeşitli düşmanlar tarafından, her yönden şiddetli hücumlara, amansız mağlubiyetlere uğratıldı; bütün gelişme ve büyümesi durdu; bilim ve edebiyatta geriledi; boyları-oymakları dört bir tarafa dağıtıldı. En fenası da bu dağılmış boylar-oymaklar güçlü milletlerin baskı ve tesiri altında kaldılar. Atalarının, büyük zorluklarla, uzun bir zaman sürecinde elde ettiği kazançları hemen hemen yok olup mazide kaldı. Millet, asırlarca devam eden bir durgunluk ve cehalet uyukusuna daldı. Türk boylarının bir kısmı arap tesirine kapılıp arap dili, ruh ve düşüncesiyle yaşadı; Azerbaycan türk leri, fars şiiri ve fars ruhuyla zevk alır oldular; Kuzey türkleri yani tatarlar ise ruslarla karışıp rus tesirine kapılarak yaşamağa mecbur oldular.”

Türkistan’da faaliyet gösteren misyonerlerden biri, Tuzemnaya Gazeta (Mahalli gazeti)nın redaktörü N. P. Ostroumov Kuran ve Tekakkiyat adlı kitabında (Taşkent, 1903) Gaspıralı’nın faaliyetlerine geniş bir yer ayırır: “Gaspıralı, müslüman okullarını eski arap seviyesine yükseltmek niyetini asla gizlemez; o, tatarlar için özel hayır kurumları, halk kütüp haneleri, iş yerleri açılmasını yürekten selamlar ; tatar temsilleri, bediî eserleri hakkında müsbet fikirler bildirir, ama tatarların ruslar tarafından asimile edilmelerine asla razı olmaz” diye yazar, Ostroumov. Bu fikirler, misyonerlerin Gaspıralı’nın Türk eğitim ve kültürü sahasındaki çalışmalarından hoşlanmadıklarını açıkça göstermektedir. Bu vakıayı, Türkistan’ın 1916-1917 yılları arasındaki genel valisi İ. Kurapatkin’in günlüğünde yer alan şu satırlar da doğrulamaktadır : ” Biz elli yıl boyunca yerli halkı ilerlemelerin dışında, okullarından ve rus hayatından uzakta tuttuk.”

Basın, Türk boylarının bu dahi şahsiyetinin hayatı, eğitim faaliyetleri ve vakitsiz ölümü hakkında yazılar, mersi yeler yayımlamıştı. Bu yazılarda Gaspıralı ‘nın Rusya müslümanlarına, hususen Türkistan maarif ve matbuatına ettiği unutulmaz hizmetler anılmaktaydı. Gaspıralı’nın vakitsiz ölümü Türkistan aydınlarının kalbini şiddetli bir matem ateşi ile yakmıştı.

“Millet atası”nın vefatı hakkında ilk olarak Azerbaycan’ın sevilen evladı Neriman Nerimanov, Türkistanlı cedidçilerin önderi Mahmudhoca Behbudî, Özbek edebiyatının görkemli temsilcisi Hamza ve sırasıyla diğerleri duygularını beyan ettiler.

Mahmudhoca Behbudî, Ayna dergisinin 1914 yılı 49. sayısında basılmış olan “İsmail Bey Hazretlerinen Suhbet” (İsmail Bey Hazretleriyle Sohbet) isimli makalesinde, Gaspıralı ile İstanbul’da yaptığı görüşmelerden bahs ederek, onun hatırası önünde eğildiğini yazmaktaydı: “Ah! üstadımızı kaybettik… Kim bilir, belki de o uykudadır, rüya alemindedir. Bundan sonra üstadımızın ruhuyla sohbet ederiz.”

Hamza’nın, 1988-89 arasında Fen neşriyatınca yayımlanan 5 ciltlik eserler toplamında onun Sada-i Fergana gazetesinin 22 Eylül 1914 tarihli sayısında Gaspıralı’nın vefatı dolayısıyla çıkan “Yevmü’l-vefat” isimli taziyesi ve gazetenin 28 Eylül 1914 tarihli sayısında yer alan “Mersiye”si dikkati çekmektedir. Taziye şu cümlelerle başlıyor :

“Bari yer yüzünde Tatarlargagine has imes belki bütün ehl-i İslamge beraber te’sir kılgen fürkat vechideligden matemlik bir kün yetdi, desek de, merhum ve mağfur İsmail Bek atamıznın yevmü’l-vefatı künüdür.

Özünü insan ikenliğini hakiki köz bile körgenden beri bütün Rusiya müsülmanları arasige maarif deñizini akuzmak ve taş-zarlarnı sebze-zar etmek muradide karşudagi “sedd” bolgan ba’zı nifak, gaflet ve cehalet kebi hesapsız tizilgen eñ zor kette tağlarnı yalguz özü Ferhat kebi ictihat ve gayret tişesi bile bozup tekiz kılgan zat da bu merhum ve magfur İsmail Bek hazretleri idi…”

[… Dünyada ayrılıktan kaynaklanan ve sadece Tatarları değil, bütün İslam alemini aynı şekilde etkileyen bir matem günü varsa, bu, merhum ve magfur İsmail Bey babamızın vefat ettiği gündür.

Kendisinin bir insan olduğunu kalp gözü ile gördüğünden beri, eğitim denizini Rusya müslümanları arasına akıtmak ve onların taşlık (çorak) sahalarını bir çimenliğe çevirme arzusunun karşısındaki engelleri, gaflet ve cehalet dağlarını cesaret ve gayret balyozu ile, Ferhat gibi bir başına, dümdüz eden de magfur İsmail Bey hazretleri idi… ]

Taziye şu yanık satırlarla bitiyor:

[İlahâ, illa tebarek ve teala bu atamıznıñ hakına barça müsülman balalarınıñ duası hayrların kabul etüp pâk ruhunu cennetü’l-firdevsge mihman edüp evlatlarıga sabr-i cemil ve ecr-i azim ata eylesün.”

[İlahi! Bu mübarek ve muhterem babamızın hatırası hürmetine bütün müslüman çocukların hayır dualarını kabul et! Pâk ruhunu cennet bahçelerinde müsafir eyle! Geride kalanlara sabır ve takat ver! ] *

Şairin “Mersiye”si ise, yaklaşık 75 yıl kitaplarına alınmadı. Bu mersiyeyi, şair Rıza Fazıl ricamız üzerine ana dilimize aktardı. **

M E R S İ Y E

Vah, kara kün tüşdü kaydan, bağ ü bostandan cüda,

Bi-sabr dilden, çare koldan, dahr-i Lokmandan cüda,

Nur közden, tab ü tenden, derd ü dermandan cüda,

Tir yaydan, sayd candan, sine kalkandan cüda,

Gonça gülden, gül tikenden, sebze reyhandan cüda,

Nişe bostandan, sedefler abr ü neysandan cüda.

Ah, millet yetdi bu dem kaygulık, gamlık zaman,

Tegdi agzıñge helaket taşı, imdi tola kan,

Dad kıl, devr-ı felekden, batdı  hurşid-i cehan,

Matem eyle, ağlasun ahvaliñe her ins ü can,

Kök sarı uçdu Mesiha cismler candan cüda,

Ya’ni, tekrar-i terakki murğ-i şeb-handan cüda,

Bade-i daniş töküldü, telh oldu ayş u kâm,

Keçe bitmey, kündüz ötmey, kaytadan sübh oldu şam

Gevher-i metleb uşaldı tapmayın kıymet tamam,

Söz-i hicran birle kaldı yar u dost u has u âm.

Boldu zulmet keçes i şem-i şebistandan cüda,

Ya’ni, daniş kişti  zar boldu dehkandan  cüda,

Ey felek, çarhıñ bozulsun, dad destiñden seni

Héç kişi olmasa abad destiñden seni,

Tapmasa héç kes aman, feryad destiñden seni,

Barça ilm olgusu berbad destiñden seni,

Yok ilkden bolmagan maksud dermandan cüda,

Asman mah-pâresinden arzu rahşandan cüda.

Körmedüñ dünyada millet derdiden başka huzur,

Tapdı kıble-i mevt emraziñni esrar-i zuhur,

Hidmetiñ hakkı yağsun kabr-i ecdadiñge nur,

Ecrler eylep eta cabren cemilen ol gafur,

Kılmasın hakıñda evladıñnı ihsandan cüda,

Ya’ni, daim hidmetiñni  neyr u irfandan cüda.

Ah, bolduñ tığsız milletge kurban, elveda!

Bargah-i Hakga kıldıñ tuhfeni can, elveda

Ravza-i Ahmed’ge olduñ ruh-i mihman, elveda

Ta kıyamet bahr-ı rahmet senge, tufan, elveda

Olmasundaim mezarıñ nur-i Rahman’dan cüda,

Olmagıl hergiz bihiştde hur ı gılmandan cüda.

Yukarıda verilen bu dokunaklı taziyeden sonra Neriman Nerimanov’un 20 Eylül 1914 tarihinde Basiret gazetesinde neşredilen taziyesindeki şu sözler oldukça anlamladır: “Ancak, ben burada iki yol göstermek isterdim: Birincisi; İsmail Bey’in millete ettiği hizmetleri, mükemmel bir surette, anlamlı kelimelerle yazarak bunu her tarafa dağıtmak. İkincisi; İsmail Bey’in Bahçesaray’daki mezarına bir taş dikip, bu taşa şu sözleri yazmak: “Millet, senin gibi bir kahramanı unutacak olursa, kendi kendini yok etmeğe çalışıyor demektir.”

Ancak, vefa borcunun bu şekilde ödenmesini önleyen bazı engeller ortaya çıktı. Yirminci asrın başlarında, halkı cehaletten kurtarmaya, onu aydınlık bir yola çıkarmaya çalışan ve bunun yolunu da eğitimde bulan İsmail Bey’in ideallerini benimsemiş aydınların faaliyetleri devrimden hemen sonraki yıllarda yanlış değerlendirildi. Okullardaki eğitimi Usul-i Cedid yani modern tarzda kurmak isteyenler “burjuva ideolojisinin yardakçıları” olmakla suçlandılar. Edebiyatta bu yolu tercih edenler “burjuva edebiyatçıları” damgasını yediler. Daha sonra da “Ceditçi” damgasını taşıyan edebiyatçılara “milletçi” (:ırkçı, faşist! B. Orak) suçunu isnad etmek çok kolay oldu. Böylece de “şahsı putlaştırma” devri kurbanlarının listesi tamamlandı. Gerçi, otuzlu yıllarda, hakikat ve adalet, “cedidizm”in burjuva ideolojisi manasını taşımadığı, “kapıtalizmin gelişmesi için çalışanlar”ın aslında parlak bir gelecek için çalıştıklarını gösterdi, ama biraz sonra başlayan savaş İ. Gaspıralı’nın milletinin ana yurdundan sürülmesine sebeb oldu. Öz evladının mezarına bir baş taşı dikmekten bile mahrum bırakılan millet, aradan yaklaşık elli yıl geçtikten sonra ancak vatanına dönmeğe başladı. Büyük milletimizin, adı yaklaşık altmış yıldır tarih kitaplarından silinen atasının mezarına inşallah, artık bir baş taşı dikilir, onun daha henüz gün yüzü görmemiş eserleri mirasçılarına iade edilir.

Eminim ki, bütün Türk boyları, böyle mutlu günleri bizimle birlikte kutlarlar; öz atalarına saygı gösterirler. Gaspıralı’nın Türkistan’daki faaliyetleri hakkında ilk çalışmaları yapan ve bu merasimde bunları bize sunan görkemli Özbek alimleri Salih Kasımov, Begali Kasımov, Şerali Turdıyev ve değerlerinin isimleri de hürmete anılır.

Ulu atamızın vasiyeti olan “Dilde, fikirde, işte birlik” düsturuyla, halklarımızı birleştirme yolunda; inşallah büyük kazançlar elde ederiz.


[1] (Kardaş Edebiyatlar, Ocak-Mart, 1994, Sayı: 26, s. 8-14’ten)

Notlar:

* ) Safter Negayev Bey’in makalesinde Hamza’nın cümleleri Kırım Türkçesi’ne aktarılarak verilmişti, biz Özbekçe şeklini aynen alıp ayrıca Türkiye Türkçesi’ne aktarmayı daha uygun gördük. Bak. Hamza Hekimzade Niyazi, Tola Eserler Toplamı, 4. c., Dramalar (l921-1928)-Makaleler, Taşkent, Fen Neşriyyatı, 1989, s. 254 – 255 (Bayram Orak)

**) Aynı şekilde, burada Rıza Fazıl’ın Kırım Türkçesi’ne aktardığı metni değil, Hamza’nın Mersiye’sinin Özbekçe aslını vermeyi tercih ettik. (Bayram Orak) Bak. Hamza, Tula Eserler Toplamı, Taşkent, 1988, 2. c. s. 97.

Gaspıralı İsmail Bey

*


Hazırlayan: Prof. Dr. Ali Haydar BAYAT

Tarih ve Medeniyet dergisinin 55. sayısında “Ceditçiliğin Bilinmeyen Yönleri” adlı makalesinde Gaspıralı İsmail Bey’i karalamaya çalışan Alaeddin Yalçınkaya’nın iddialarını, Türk Dünyası Tarih dergisinin 145-146. sayılarında büyük bir vukufla çürüten Sabri Arıkan’ın yazılarını, zevkle ve büyük bir memnuniyetle okudum. Yüz yıldan fazla bir zamandır Türk dünyasının müştereken takdir ettiği bu büyük şahsiyete biçilmeye çalışılan görüşü kınıyor ve bu vesileyle İstanbul’da 1895 yılında yayın hayatına başlayan Ma’lûmât dergisinin ilk cildindeki, devrin İstanbul aydınlarının İsmail Gaspıralı’yı nasıl değerlendirdiklerini gösteren “İsmail Gasprenski Beğ” başlıklı yazıyı transkripsiyonunu yaparak sunuyorum.

İSMAİL GASPRENSKİ BEĞ

[Ma’lûmât, c. I, S. 12, s. 242-243]

[13 Ağustos 1311/25 Ağustos 1895]

Bahçesaray’da neşr olunan Ter­cüman gazetesinin sahib-i imtiyaz ve muharriri İsmail Beğ Mustafa-zâde Gasprenski, Baba Saltık Kabilesi hanedanından olup, 1853 sene-i mîlâdîyesinde Bahçesaray’da dünyaya gelmiştir.

Mahalle mektebinde tedrîsât-ı evveliyyeyi gördükten sonra Moskova şehrine gönderilip oradaki Mekteb-i Harbîye’de tahsîl-i fünûn etmiştir.

Kendisinde askerlikten ziyâde muallimlik ve muharrirlik için bir isti’dât-ı hâriku’1-âde gören İsmail Beğ me’mûriyet-i askeriyeye girmeyip ikmâl-i tahsil ve seyahat maksadiyle Avrupa’ya gidip üç sene kadar Avrupa’da ve Şark’da gezmiştir.

1874’de Kırım’a dönüp ve bir müddet muallimlik edip ahâlî-i İslâmîyeyi tahsil-i ilim ve maarifde teşvik etmek gibi, efkâr ve teşebbü-sâtı teveccühât-ı umûmîyyeyi mûcib olarak Bahçesaray’da şehremîni bulunduğu esnada Rusya Müslü­manları nâmında Rusça siyâsî bir risale neşr etmiş ve nâmı bu sûretle intişâr edip herkesin hüsn-i nazar ve muhabbetini kazanmıştır.

Bu aralık gazete şeklinde beş on parça evrâk-ı perakende neşr ile İsmail Beğ gazetecilik mesleğini tutmuştur.

1883 senesinde Tercüman gazetesinin imtiyazını almaya muvaffak olmuştur ve şehremânetini terk ile bütün bütün muharrirliğe sülük eylemiştir.

İbtidâ-yı zuhurunda üç yüz ka­dar abone ile birkaç seneler epeyce zahmet ve meşakkat çekildiği halde iş ilerlemeğe yüz tutup bugün binlerce abone cem’ine muvaffakiyet elvermiştir.

Rusya’dan mâada, 1331’de İran’da, Buhâra’da ve sâir mahallerde en ziyâde okunan bir ceride olmuştur.

Perakende olarak on beş bin nüshası yalnız Dersaâdet’de satılmaktadır.

Mesleğindeki sebat ile maârif-i millîyyeye olan hidmeti bütün karilerince takdir edilerek gazetenin onuncu sene-i ibtidâîyesini tebrik için yüzden ziyâde telgrafnâmeler, mektuplar ve pek çok hediyeler almıştır.

İsmail Beğ yalnız muharrirlikle iktifa etmeyip maârife belki daha ziyâde çalışmaktadır.

Kendi efkâr ve tavsiyesi üzerine Bahçesaray’da, Kazan’da birer medrese-i Arabîye ile yüzden ziyâde usûl-i cedîdde mektepler  açılmıştır.

Bu mekteplerde, kendi te’lifi olan elifba esâs tutulmaktadır. Bu usûlü neşr için hayli vilâyeti, bizzat dolaşmış ve gidemediği yerlere de usûl bilen seyyar muallim gönderip numûne mektepleri kü-şâd ettirmiştir.

Tercüman, Ruslar indinde rağbet ve emniyet kesb etmiştir. Ba’zı bendleri, icmalleri Moskova, Novveya Viremiya gibi en büyük gazeteler tarafından aynen nakl olunmakta bulunmuştur.

Hattâ Fârisî ve Arabî ve bizim Osmanlı gazetelerinde Bahçesaray Tercüman’ından nakl olunan maddeler az değildir.

İsmail Beğ’den bahs edildiği bir sırada gazetenin müdiresi ve muharririn zevcesi bulunan Zehra Hanım’ı da zikr etmemek mümkün değildir.

Kazanlı bir hanedan ailesine mensup olan bu müslime, İsmail Beğ’in en ibtidâ neşr ettiği evrâk-ı perakendeye birinci abone olup ba’-dehû tebdîl-i hava zımnında Kırım’a geldiklerinde biraderi ile muharriri ziyaret etmişler idi.

Bu mülakatın neticesi gide gide, millî bir roman suretine girmiş ise de, burada ancak şu kadar söyleyebiliriz ki hamiyetli iki gönlün muhabbetine ahvâl ve mesafe bir mâni’-i kuvâ iken Zehra Hanım memleketini, rahatını, servetini terk ederek fedâkârâne bir halde Bahçesaray’a can atmıştır.

Malumat Gazetesinin ön kapağı

Yeni kesilmiş bir kaleminden başka hiç bir malı olmayan bir adama, refîka-i sâdık olarak matbaayı beraberce te’sis etmiştir. Evvelâ gazetenin umûr-i idare ve irsaliyesini derûhde edip devamına sebep olmuştur. Zehra Hanım Türkçe, Rusça okur yazar bir edîbe olup meslekte zevcinin en büyük muavinidir. Zehra Hanım, beş vakit namazını kılar. Şimdiki halde zamanının en büyük kısmını çocuklarının terbiyesine hasr eder bir vücûd-i nâdirdir.


* Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi , Şubat 2001, Sf. 23 –  www.tdav.org