İsmail Bey Gasprinskiy – Tercüman Gazetesi ve Yirmi Senelik Devamının Dua Meclisi

(*)


Yazan : Fatih KERİMÎ

Hazırlayan : Zafer KARATAY

Her milletde olduğu gibi daha çoktan değil bizim de öyle bir vakitlerimiz var idi ki; matbuat, edebiyat ve hususiyle gazeteler hakkında milletimizin fikri gayet yanlış ve eksik idi.Gazete, edebiyat ve umumiyle yeni matbuatın neden bahsettiğini, ne faydalan olduğunu ve neye hizmet ettiğini, onlarla meşgul olanların kimler olduğunu ve neye çalıştıklarını anlayanlarımız gayet az idi. Maarif tahsil ile fikirleri aydınlanmış olanlarımız bu hususlarda doğru bir fikir sahibi olabilmişlerdir. Yoksa bizim milletimize rehberlik eden ruhanî ulemamız ve onların verdikleri hatalı fikirleri takip ederek medreselerimizde tahsilde bulunan talebelerimiz ve avam halkımız yeni matbuatın aleyhinde olup, edebiyata ve gazetelere mutlak lüzumsuz ve ömür zayi edici safsata ve yalan şeyler nazarıyla bakarlar. Kendileri bunlar ile asla iştigal etmezler ve iştigal etmekten başkalarını da kesinlikle men ederler ve hatta bazı müderrislerimiz gazete okuyan bazı nadir talebelerini “başkalarını da azdırır” diye medreselerinden kovmak derecelerine kadar varırlardı. Her vakitte ve her hususta mutlaka eskiliğe hürmet ederler. Zaman her dakika yenileşmekde ise de onlar her şeye eskilik gözü ile bakıp şeriata ve akla münasebeti olsun olmasın yeni işlere, yeni fikirlere ve her nevi yeniliklere nefret duyarlar. Hülasa her ne olursa olsun eskiliği dindarlık yeniliği dinsizlik addederlerdi.

Medreseler bütün ömürlerini okutmak ile ve talebeler de yirmişer otuzar senelik ömürlerini medreselerde okumak ile geçirirlerdi. Lakin tertip ve nizam ile hemde bu fikre müstenid olarak tahsil ettirildikleri ve ettiremediği cihette okutucular da okuyucular da okunulan şeylerin ne olduğundan, ne yolla ve ne için lazım olduğundan bihaber idiler. Değirmen döndüren öküz gibi hep aynı bir yoldan gezerler, yani yirmişer sene vakit geçirip hayz, nefes, istincâ ve istibra [1] gibi birkaç bahisler ile meşgul oldukları halde yine şunlar hakkında apaçık bir şey bilip lüzumu vaktinde ihtilafsız ve şüphesiz bir cevap vermezlerdi. Bundan beşyüzbin sene evvelki ahvale göre çizilmiş olan mahdut bir daire içerisinde boğulup, lüzumsuz şerhler ve haşiyeler, manasız bahis ve itirazlar ile aziz vakitler zayi edilmekte ve binaenaleyh ruh ve felsefesi nazar-ı itibardan düştüğü, esas ve maiyeti bilinmediği cihetle din günden güne sönmekte tabiat kanununa ve zamanın icablarına uygun hareket edilmediği için milletin hayat ve geçimi günden güne ağırlaşmakta ve hatta şöylece daha devam edilerek, damarlarında donmuş olan kanı, yeni medeniyetin ışık ve hararetiyle uyandırılıp harekete getirilmeyecek olursa bîçare milletin zeval ve inkıraza mahkûm olacağı anlaşılmakta idi. İşler şu derece ağır ve teesüflü olduğu halde bilâ yine şu vakit bir adam çıkıpta millete karşı “Siz karanlıktasınız, size ziya lazım. Siz hastasınız size deva lazım” diyecek olursa millet o adama düşman nazarıyla bakmaya ve bizi tahkir ediyor diye onun üzerine hücum ile onu parça parça etmeye müstaid ve hazır idi.

İşte şöyle bir vakitlerimizde İsmail Bey Gasprinskiy Bahçesaray’da TERCÜMAN isminde Müslümanca ve Rusça bir gazete tesis ederek 1883 senesi 10 Nisan’da evvelki nüshasını neşretti. Ve işbu birinci numaralı gazetenin başında mesleği tayin makamında böyle yazılmış idi :
“Gazetemizin neşriyatına başladığımızda okuyucularımıza ifademiz odur ki medenî hayattan faydalı ihbar ve beyan edilmiş fikirlerden, millî ihtiyaçlardan Rus toplumundan haberdar olmak Tercüman’ın başlıca hizmeti olacaktır. Mesleğimiz zor ve güçtür.. Bu halde “Bismillah” ile işe tutunup hakikat ve marif bilmek için kaleme yapıştık. Tercüman’ın fayda derecesi ve maksadına uygun yolda olup . olmadığı hususta muhakeme ileride olur ve bu muhakemenin kazziyesi biz olmıyacağımız aşikârdır”.

Yukarıda beyan edilmiş olan haldeki bir millet için gazete tesis etmekten maksat mal toplamak, şöhret kazanmak vesaire gibi şahsî ve nefsanî arzular olmadığını ve millet ve vatan sevgisine, hükümete ve umumiyetle insaniyete hizmet ve cehalet veremine müptela olan biçarelere şifa verebilmek için fevkalâde büyük bir gayret ettiğini insaf sahibi olan her bir adam tasdik etse gerek. Çünkü o vakitlerde millet karşısında yeni matbuat erbabının ölü yıkayıcı bir molla ve mescid süpürücü bir müezzin kadar da hürmet ve itibarı yok idi. Hem de gazete ve Türle lehçelerinde yazılmış risaleler içün akça israf edip günaha girmekten de(!) fevkalade korkuyorlardı.

O halde “TERCÜMAN” gazetesini sahibi niçin tesis etti? Hiç şüphesiz cehalet karanlığında kalarak günden güne mahvolmaya yüz tutan milleti maarif nuru ile aydınlatmak ve çürümeye başlayan azalarını medeniyet ziyası ile ihya etmek için. Bundan asla hiç şüphe yoktur. Kalbi gayret, hamiyet ve metanet ile dolu olan İsmail Bey Gasprinskiy bütün müşkülata göğüs gererek işe teşebbüs etti. Vatana, hükümete ve millete sevgi olgunluğu ve sadakatle kahramanca bir surette hizmete yirmi sene devam etti. Böyle âlicenap bir metanat sahibi herkesin tebrik ve teşekkürüne tamamiyle ve bihakkın lâyıktır.

Hastanın tabiatını bilip deva eden tabib gibi milletin idrak derecesine ve ihtiyacına göre hitap ederek büyük bir sabır ve sebatla milleti yavaş yavaş selamet sahiline yani maarif ve medeniyete sevk etmesi, Tercüman’ın en büyük hizmetinden ve beğenilip alkışlanmaya değer maharetindendir.

Tercüman şimdiye kadar haftada yalnız bir defa çıkıyor idi. Hacmi büyük olmadığı gibi münderecatı da çok değildir. Lakin hizmeti pek büyük oldu. Millet kendinin cahil, ilim ve maarife muhtaç olduğunu, maarif ve medeniyetten başka hayat, mümkün olmadığını anlamaya başladı. Düşüncelerde teyakkuz hasıl oldu. Millet kendinin hasta olduğunu, devaya muhtaç olduğunu, karanlıkta olduğunu, ziyaya muhtaç olduğunu itiraf etmeye başladı. Tercüman’ın büyük hizmeti de budur.

Tercüman’ı tesis edebilmek için hem de neşrine başlandığı vakitlerde çekilmiş olan maddî ve manevî müşkülat tabii pek çok olmuştur. Muhterem muharrir efendi bunları kendinin otobiyografisinde yazar.

Dua Meclisi, 1903 yıl 4 Mayıs Pazar günü sabah saat onlarda refikim Hamidcan Efendi ile beraber İsmail Bey Gasprinskiy’in hanesine dua meclisine var.dik. Dairesine (yurtuna) girildiği gibi kapının sağ tarafında matbaa idarehanesi ve kapının karşısında ortalıkta kendi ikâmetlerine mahsus hanesi ve hanenin arka tarafında büyük ağaçlar ve meyva ağaçlarıyla örtülmüş olan güzel bahçesi vardı.

Biz vardığımızda hademeleri karşı alarak bize doğru bahçeye geçirdiler. Bahçenin geniş ve meydanlık bir yerinde iki çadır kurularak birinin altında Kırım usulü ile ayaklan bükülüp oturmak için palazlar döşenilmiş ve alaturka minderler koyulmuş ve ikincisinin altında Rus misafirleri ve Mirzalar oturması için masa ve oturakçeler koyularak alafıranga hazırlanmış olup biz yardık da kasketli şapkalı adamlar, memurlar Rus ve Müslüman intellipentleri oturmuş ve İsmail Bey’in kendisi de gayet açık yüz memnuniyetiyle misafirleri karşı alıp durmakta idi. Evvela kendisiyle görüşerek meclisini tebrik ettik, sonra başka misafirlere umumî bir selam verip takdim olunduk. İstediğimiz çadırda oturmak için İsmail Bey tarafından kendimize seçme ve müsaade verildiğinden, Bahçesaray’ın uleması ve halkı ile yakından tanışabilmek için ulemaya mahsus alaturka döşenilmiş çadırda oturduk. Kahveler, tatlılar ikram olundu.

İki çadırın arasında masa üzerinde Rusya’nın her. tarafından Müslümanlar . dan Ruslardan gelen Tebriknameler, hediyeler, Tercüman’ın yirminci senesine yadikâra neşredilmiş olan risalaler koyulmuş olup, istiyen adamlar bunları bakıp seyretmekte, telgraf ve mektupları okumakta ve bir taraftan henüz yeni misafirler toplanmakta idi. Gelmiş tebrik telgraflarının adedi iki yüze ve mektupların adedi üçyüze ulaştığı sonradan anlaşıldı.Gerek telgraflarda gerek mektuplarda bir çok Müslimelerin isimleri görülüp maarif erbabı ve hamiyet sahiplerini ziyade sadetti. Çünkü Müslüman hatunların yalnız oğlan ile kız toyuna değil, belli ki ilim ve maarif bayramına hem iştirak ettikleri anlaşıldı. Milletin istikbali, hayat ve bekası hatunlarımız elindedir. Maarifli, terbiyeli ve ahlâklı olursa, milletin istikbali açık yok ise milletin hali harap, istikbali berbaddır.

Gündüz saat 12 sularında misafirlerin tamamı toplanıp bittikte İsmail Bey ayağa kalkıp umuma hitaba kısa ve açık surette: Bugün Tercüman Gazete’sinin yirmi senelik dua meclisi olduğunu ve hanesini teşrifle kendisini bahtiyar ettikleri için misafirlere fevkalade minnettar ve müteşekkir olduğunu beyan ve ulemaya Hatmi Kuran ile dua etmelerini rica etti ve namazdan sonra ulema meclisinde Hatim-i Kuran olunup dualar edildi. Sonra yemekler verildi, nutuklar söylendi.

İşbu dua günü vakası Tercüman’ın kendisinde (1903 senesi 11 Mayıs tarihli 18. nüshasında) mufassal yazılmış olduğundan nasıl geçtiği okuyuculara malumdur. Lâkin Tercüman’ı okumayanlara bir malumat ve okuyanlara bir tekrar olmak üzere şunu buraya aynen nakil etmeyi münasip gördüm? Tercüman’da böyle yazılmış idi:

“Dua Günü – Sağ selamet olarak elimize verilmiş gazete imtiyazını bir kazaya uğratmayıp milletimizin tavsiye-i malumatına ve sabiyanımızın tahsilinin kolaylaştırılmasına kadar şimdiye kadar hizmet edegeldiğimin yirmi senesi şükranına, bir çok dost ve tanıdıkların iştiraki ile Mayıs 4’de ihlaslı dualarda bulunduk. Bence pek mukaddes olan şugünde bendelerine katılmış irfan ehli ve vicdan sahibi bulundu. Ki yeniden kuvvetlendim. Lazım gelirse yeniden işe başlamaya cesaret aldım. Meğer milletin sevgisinde hususî bir ulviyet ve kutsiyet varmış, kıyas ediyordum. Amma şimdi hissettim, gördüm. Cenab-ı Hakk’a bin bir şükür.

Büyük Rusya’nın her tarafından şu kadar muhabbetnameler, şu kadar tebrikler, şu kadar halis dualar geldi ki şu güzel adamlara ne gibi teşekkürlerle ikna edebileceğimi bilemiyorum. Bunca mektuplar, nameler az olur gibi Troisk Orenburg, Fergana, Ural, Kasım, Hacı Tarhan ve Odessa Müslümanlarından vekâlet ile duamıza darülfünun talebesinden Genceli Yusufbekov, Muallim Bekir Efendi Emekdarov, Hacı Abdurrahman Efendi Ahmarov, Edip Muhammed Fatih Kerimov, müdderris Abdurrahman Efendi Ömerov, Hamitcan Efendi Orabov (Arabov), Kadı Abdürreşit Efendi İbrahimov cenabları teşrif buyurdular. Şu kadar hediyeler, yadigârlar geldi ki; aceba liyaketimden mi, bahtımdan mı suali ile vicdanım rahatsız oluyor. Her halde ziyade müteşekkir ve minnettar olarak cümlenize en içten Allah’dan razılık temenni ederim, İsmail.
Dua günü aşağıda yazılmış surette geçirildi.

Saat onda Keşiş efendiye yazdığım ricanameye binaen Rus Kilisesi’nde tabaat fenninin mucidi “Jan Gutenberg”in ve Rusya’da birinci matbaacı “Fedor”un istirahat-ı ruhlarına dua edildi. Bundan iki saat sonra idarehanemiz bulunan bahçede Hatim-i Kelâm (Kuran) ve dinî usulümüzce dualar edildi. Bu duada bir nebçe yüz Müslüman, on mekteb-i cedidin birer sınıf talebesi, Rus, Rum, Karaim, Yahudi cemaatlerinin ileri gelenleri ve bahçemizin bir tarafında mahsus hazırlanmış çadırda bir çok Müslimeler hazır bulundular.

Dualara güzel bir mukaddime olarak Yeni Cami İmamı Had Emir Efendi ilim, maarif ve matbuatın ehemmiyet ve lüzumuna, ilerleme sebeplerine dair gayet güzel ve baliğ nutuk söyledi. Nutukları yarım saatten ziyade sürüp lisanının olgunluğuna, aydın fikirlerine herkes hayran oldu. Gayrî İslamdan olup Türk dilini bilenler, cemaat arasında böyle bir natkân (hatibin) vücuduyla bizi tebrik ettiler. Bundan böyle ilim ve maarif koruyucusu olan imparator hazretlerine ve cümle mukaddes ailesinin afiyet ve ikbalini temenni ederek mahsus dua okundu. Hazır bulunan yüzlerce Müslümanın ve sabiyannın “Amin” tesirli sedaları bahçeleri kayaları, dağlan tuttu. Kayalarda aminlere amin ile aks etti.

İkinci dua Kazanlı merhum edip ve naşir Abdülkayyum Efendi Nasırov ile Karabağlı merhum edip ve muallim Sefer Alibey Velibekov ruhlarına o ve edebiyat ile tedrisat yoluna yaptığı para yardımları ile meşhur Sibiryalı Hacı Nimetullahbay Seyyidekov ile Orenburglu Hacı Abdülganibay Hüseyinov ruhlarına bahşedildi. Üçüncü dua; Mevcut ehli kelâmın ve ilim ve maarif uğruna büyük insanları ile meşhur Orenburglu Ahmetbay Hüseyinov ile Bakülü Hacı Zeynelabidin Takiyyev cenablarının ömür ve ikballerine Hüda ve Nida aleminden istirhamdan ibaret idi. Bütün insanlık alemine mânâsı malûm olan mukaddes kelime “amin”in bin ağızdan bir ağız gibi gün yüzlerine yağdırılmakta idi. Dördüncü Dua; Cümle hazır bulunanların ve uzaktan teşrif buyurmuş misafirlerin, hususî çadırda toplanmış sevinçli ve sade hanımların afiyet ve ikballeri için edildi. Duada hazır bulunan cemaate teşrif lûtfunda bulunduklarından ötürü teşekkür ederek, Taşkent’den hediye gelmiş ak ipek halatı (Akçapanı) ben sonsuz duacı Hacı Emir Efendiye bahşettim. Duaların ahirine kadar gelmiş tebrik telgraflarının miktarı ikiyüze kadar, muhabbetnamelerin miktarı üçyüze vardı. Rusya’dan başka Çin Türkistan’ından, Cenova’dan, Gulça’dan, Hive’den, İran’dan, Mısır’dan, Bulgaristan’dan, Paris’den, New Yorkdan tebrikler var idi.
, Şehirler, cemaatler, hayır cemiyetleri, mektep ve medreseler namından yazılmış hususi nameler, Kırım, Kazan, Kafkasya müftüleri ve Kafkasya Şeyhül İslâm mekremetlü efendilerden selamlar var idi. Kazan Cemiyet-i Hayriye-i İslamiyesi Nisan’ın yirmialtısında hususî olarak toplanarak name-i mahsus ile tebrike karar vermiş; Troisk şehri Cemiyet-i Hayriyesi biz bendelerini daimî ve fahrî aza seçerek, vesikayı göndermiş. Petersburg Müslümanları keza name-i mahsus göndermişler. Öz cemaatimiz Bahçesaray Müslümanları yirmi senelik yirmi bin ruble para toplamak suretiyle tebrik buyurup bizi nihayet mesrur buyurdular. İşbu akça eskilik ile kapatılmış olan “Orta Medrese nin yenilenmesine esas tayin edilmiştir. Cenab-ı Hak muvaffak buyursun.Saratov (Sarıtav) vilayeti Müslümanlarının ileri gelenlerinden çuha ve yün eşya fabrikatörleri Hacı İşmuhammed Deberdiyev ve biraderleri tedrisatta sesli harf usulünün Bahçesaray’dan zuhur ettiğini ve Bahçesaray muallimlerinden uzaklardan gelenlere telkin edildiğini ya da alıp muallim efendilere birer giyimlik çuha hediye kılıp idaremize göndermişler.
Gelmiş bir çok hediyeler arasında cümlenin dikkatini önde gelen tüccarlardan meşhur madenciler Muhammed Şakir ve Muhammed Zakir Ramiyev cenablarından gelmiş kıymetli ve renkli taşlardan yapılmış demet, celb etmiştir. Hakikaten görülecek nazik ve büyük bir hediyedir. İşbu taş ve maden demeti altın, yeşim, aleksandriyat, zümrüt, ametist [2], nazar boncuğu, dağ belloy vesaire Ural taşlarından tertip olunmuş kırk funtluk [3] bir çiçektir.

Dua ve nutuklar biadında cümle izzetli duacılara alaturka sofralar, Rus vesair misariflere alafranga iki sofra kurulup ekmek ve aş takdim olundu. Bu esnada dua ve tebrike gelmiş çalgıcı esnafı (muzikacılar) seksen kişi bir peşrev çaldıktan sonra “Ya Hûda hıfzeyle Padişahı!” [4] adlı Rusya münâcatını[5] çaldılar. Cümle hazır bulunanlar ihtirama ayağa kalkıp münâcât bittikde tekrar tekrar “urralar” ile dağları gürüldettiler.

Söylenmiş cümle nutukları, mektepleri namına sabiyânın okudukları tebrikleri, şimdi derc etmeye vakit ve mahal müsaade değildir. Bu nutuk ve namelerde şu kadar dikkate şayan fikirler ve arzular vardır ki cümlesinin bir mecmua olarak neşredilmesi daha münasip görülmüştür. Akmescid’den gelmiş fotoğrafçı “Juznesinskiy” burun cemaati bir iki mertebe çıkarıp istek edenler için hazırlayacak oldu. Akşam renkli fenerler yakılıp meclis mahali hoşça aydınlanıp gece geç vakitlere kadar sohbet ile geçirildi. Gençlerden bazdan oyun (raks) ile eğlendiler. Alınmış mektupların ve namelerin umumiyle mefhumu pek ibretlidir. Millet ne diyor, ne istiyor. Gelecek nüshamızda yazarız. Şimdilik cümleye tekrar ve teşekkürler ediyoruz”.

İşte şu surette Tercüman’ın kendisinde hem beyan olunduğu veçhile nutuk söyleyenler arasında Bahçesaraylı İmam Hacı Emir Efendi hakikaten pek güzel, pek açık, müessir ve manâlı söyledi. İlim ve maarifin insanoğlu için ne derece gerekli saadet olduğunu; ilim mariften başka insan için asla rahat ve düşünülen saadet olmadığını Ayet-i Kerime ve Peygamber hadislerinden bir çok deliller, ile izah ve beyan ettikten sonra bunlara dair Avrupa’nın ulema ve hükmiyasının eserlerinden, makale ve bendlerinden ve sözlerinden bir çok misaller ve deliller gösterip meseleyi ziyadesiyle aydınlattı. Şu surede ilim ve maarifin ehemmiyeti ve şerafetini dinleyenlerin göz önüne koyduktan sonra o ilim ve maarifin terakki ve intişarına hizmet edenlerin ne kadar mukaddes ve muhterem olduklarım ve o hizmetinde iki kısma bölünmüş olarak biri maddî yani maarif yoluna para ile yardım etmek ve diğeri manevî yani öğretmek, söylemek, yazmak ile olduğunu ve bunların her biri gayet makbul ve güzel olduğu halde kalem hizmetinin başkalara nisbeten daha ziyâde faydalı, umumî, bakî ve müebbet ettiğini pek aşikâr bir surette beyan ile yirmi senelik kalem hizmeti için İsmail Bey’e umum millet namına teşekkür etti.

Bundan sonra Abdurrahman Efendi Ahmarev Rusça bir nutuk irad ederek İsmail Bey’in hizmetleri için teşekkür ve kendilerini Troitsk Cemiyet-i Hayriyesinin fahri aza seçmiş olduklarını beyan etti. Ben dahi Türk dilinde kısaca bir nutuk iradıyla; yüce hizmetlerini tebrik, devamını temenni kendilerine teşekkür ibraz ettim. Odessa Darülfünun talebesinden Yusufbekov Rusça, muallimlerden Bekir Efendi Emekdarov ve Bahçesaray Mekteb-i Cedid talebelerinden bir kaç tanesi ve Tercüman idaresi memurlarından dahi bir kaç* adam Türkçe yazılmış teşekkürnamelerini bütün misafirler huzurunda yüksek sesle okudular. Ben dahi vakit müsaadeli olursa ve münasebet düşerse belki okurum diye meclise varmazdan evvel bir makale yazıp koymuş idim. Lâkin vakit müsaid olmadığından, biraz uzunca olan bu makaleyi meclisde okuyup başkalarını tasdik etmeyi münasip görmedim. Kâğıt geniş olduğundan bir hatıra olmak üzere hiç olmazsa burada yazıp koydum. Yazmış olduğum makale böyle idi; “Muhterem muharrir efendi! zatınıza karşı borçlu olduğumuz tebrik ve teşekküratı ve çekiştirmek için müsaadenizi rica ederim. Muhterem Muharrir efendi! Bugün bizim ve vekâletten bizi gönderen vatandaşlarımız ve hemşehrilerimiz için en sevinçli bir gündür. Bu meclisde geçirdiğimiz dakikalar hayatımızın en lezzetli ve ömrümüzün en kıymetli dakikalarındandır.

Çünki “Tercüman” gazetesinin yirmi senelik devamına ve onun muharriri bulunan siz kadirli yüce zatınızın yirmi senelik millî hizmetin ve büyük maarifperverânesine teşekkür meclisinde bulunuyoruz.

Bir gazetenin namus ve istikamet üzerinde devamıyla vatana ve millete yirmi senelik hizmet etme şerefine nail olması hiç şüphesiz büyük bir muvaffakiyet ve şükrana şayan bir işdir. Lâkin matbuatdan ve matbuatın ehemmiyetinden bihaber olan bir millet içerisinde gece karanlığında zuhur olan sabahın ışıklan gibi tenvir ile her türlü maddî ve manevî mani müşkülata göğüs gerip en ağır bir hizmeti ifâda devam eden doğru meslekli “Tercüman” gazetesi başkalara nisbeten birkaç kat ziyade tebrik ve teşekküre lâyıkdır. Binaenaleyh ey muhterem muharrir efendi! Sizin yirmi senelik devamınızı vatana ve millete karşı gösterdiğiniz ve göstermekte olduğunuz büyük hizmetinizi can ve gönlümüz ile tebrik ve bundan sonra dahi pek çok vakıflar bu mukaddes hizmetinize devam ile şeref kazanmanız için Cenab-ı Hakk’a dua niyaz ederiz.Bugün bizim için en ehemmiyetli bir gündür. Çünkü Tatar milletinin teşkilinden beri Tatar isminin tarih sahifelerine girdiğinden beri matbuat için maarif ve ihsaniyete edilen fikir ve kalem hizmeti için birinci defa olarak böyle bir sevinç, şenlik günü ve millî tören icra ediliyor.

Bizim kalblerimizde ilim ve maarife sevgi ve ona hadim olanlara hürmet, insaniyet ve medeniyete meyil arzusu uyanmasına birinci sebep sizin hizmet kaleminizdir. Bundan yirmi otuz sene evvel matbuatın kadir ve kıymetini, ilim ve maarifin ehemmiyetini bilenlerimiz pek az idi. Mektep ve medreselerimizde tahsil usûlü ve terbiye kaideleri pek fena ve gayet eksik idi ve onların ıslaha muhtaç olduğu hakkında -ne yazık ki- fikir ve mülahazamız da yok idi. İlim ve maarifi yalnız ilmî şeriyye ve Arap lisanından ibaret zannediyorduk. Rusça okuyanlarımız ve Rus mekteplerine gidip kemalet kesbedenlerimiz pek az ve onlar ile de millet arasında münasebet ve karışıp görüşme hiç yok denilecek derecede nadir idi. öz dilimizde edebiyat, ilim ve maarife dair risaleler yazıp millet evlâtları arasıne ahlâk ve terbiye, hüner ve sınai neşir ederek vatana ve millete hizmet etmek fikirleri yine hiç yok denilecek derecede az idi. İleride milletin anası olacak kız çocuklara lâyıkiyle talim ve terbiye vermenin ehemmiyeti ve lüzumu asla mülâhazaya alınmıyordu. Yetim ve fakirleri, aciz ve miskinleri terbiye etmek için cemiyet-i hayriyeler açıp insaniyet ibrazı ve esaslı suretde yardım etmek fikirleri daha başımıza geldiği de yok ve kimbilir birçoklarımız öyle şeylerin varlığında bile haberdar değil idi. Tabi bulunduğumuz ve kemal-ı rahat ve saadetle taht idaresinde yaşadığımız Rusya hukûmet-i muazzamasının kanun ve nizamaanı bilmiyorduk. Vatandaşlarımız Ruslar ile aramızda münasebet ve dostluk az olup birbirimizi tanımıyor idik ki bunların cümlesinde millet için pek fena teessüfe sayan hallerden idi.
Meftûr olduğumuz hamiyet ve tahsil ettiğimiz ciddi ilim ve maarif sayesinde siz bunları herkesten evvel his ve müşahade ettiniz. Yaşadığınız vatanın ve mensup olduğunuz milletin menfaatine hizmet etmek gibi büyük ve mukaddes maksadı başınıza koyarak ve gidilecek yolun müşküllüğüne bakmayarak Hûda’ya tevkil ile kahramanane bir surette hizmete girişip kemal-ı sebat ve istikamet üzere yirmi sene devam etmek şerefine nail oldunuz. Metanet ve gayretiniz sayesinde bu yüce hizmetinizin semeresini de kendinizde görmeye ve manevî mükâfat olmaya kesb-i istihkak ettiniz ki hepimiz için büyük bir sevinçtir.

Millet size minnettardır. Çünkü kalem ve fikrî hizmetiniz sayesinde kendinin ilim ve maarife muhtaç olduğunu, ilim ve maarifden başka gerek dünyada gerek ahirette saadet ve selâmetlik mevcut olmadığını öğrendi. Sizin sayenizde usûl-i şavtiyenin [6] intisarıyla iptidai mektebin ne tarikçe ıslah olduğunu ve evvelki usûl-i tahsile nisbetle bunun ne kadar mucib-i sehvelet ve fayda bahsettiğini kulaklarıyla işitip gözleriyle gördüler, kani oldular, kabul ettiler. Sizin sayenizde
ilim ve maarifin hem dünyalığı hem ahiretliği mevcut olup dünyada yaşayan insan için her ikisi lüzum ettiğini ve medreselerimizin tertip ve nizameti, usûl-i tahsil ve programları ıslah edilerek talebelerimiz ve mahallelere dağılıp milletin başı, kavimin rehberi olacak imamlarımız için her ikisinden, yani hem şerî ilimlerden hem de mevcut fenlerden haberdar olmak lâzım olduğunu tasdik ve itiraf edip bunun çaresini aramağa başladılar.

Sizin sayenizde matbuatın ehemmiyetini kadir ve kıymetini öğrenmeğe başladılar. Gerek Rusça gerek Türkçe her türlü eserler ve gazeteler okuyarak fikirleri aydınlanıp memleketin hayat ve geçimine iştirakları, hükümete hürmetleri vatan ve millete muhabbetleri artıyor; bir milletin ahvâl ve ahlâkını ıslah, ilim, maarif, hüner ve sınaie meyil arzusunu artırmak için en birinci ve tesirli vasıta matbuat olduğunu bilmeye ve öz dilimizde ahlâk, edebiyat, tarih ve coğrafya vesaireye dair eserler yazıp Rusçadan tercüme edip, Rusların ulema ve hakeması, şairleri ve edipleri ile tanıştırıp ve yazılanları okuyup istifade etmeye başladılar. Siz ahalinin anlayabileceği suretde hitap edip Rusça okumanın ve ‘hakim milletimiz olan Rusların dillerini, kanun ve nizamatını, örf ve adetlerini bilmenin her iki taraf için lüzumlu, faydalı olduğunu anlattınız. Hükümetimizin Müslümanların diyanet ve hukuklarına hiçbir türlü tariz ve tecavüz etmediğini, hükümetin kanun ve nizamatında ne kadar âli hakkaniyet ve adalet mevcut olduğunu beyan edip ehlî İslâmın hükümete muhabbet ve emniyetini, vatandaşlarımız olan Ruslara dostluk ve münasebetlerini artırarak ehli İslâm evlâdının gerek çokça Rus mekteplerine girip ilim tahsil ve maarif etmelerine ve gerek kendi başlarına Rus lisanı öğrenip ticaret ve sanaatçe faydalanmalarına, hükümet için hem faydalı adam olmalarına ve birçok yerlerde Rusça okumak için mektepler açılmasına sebep oldunuz.

Sizin bu hususlardaki nasihatleriniz bir vakitler millete bir kadar garip duyulmakta idi. Şimdi bilenler, anlayanlar ve fayda ile zararı farkedenler çoğaldı. Bunların cümlesi de size müteşekkir ve size minnettardır. Zira ki mesleğiniz mukaddes ve maksadınız âlidir.

Evvelleri Rus mekteplerinde okuyan pek az miktarda Müslüman evlâdı mevcud olmuş ise de onlar milleti ve millet onları sevmezdi. Binaenaleyh hükümetin her türlü halk arasına ilim ve maarif neşretmekten ibaret olan âli maksadı meydana gelemiyordu. Bu son zamanlarda ise Rus mekteplerinde okuyan Müslümanlar ise kendi milletdaş ve dindaşlarının terakki ve saadetine çalışmak hükümet ve vatan menfaatine hizmet etmek demek olduğunu anlayarak mensub oldukları millet arasına ilim ve maarif neşretmeye başladılar. Onların bu hallerini gördük de Müslümanlar da onların kendilerine Rus mekteplerine yerleşmiş ilim ve maarife, hükümete iyi ve emniyetli bir nazarla bakmaya başladılar. Bu pek iyi bir haldir ki bunun için yine başlıca size teşekkür olunur. Zira ki ruhaniyeler ile tahsil görmüş olanların ve en son ilmin ve yeni fenlerin yakınlaşmasına ve içtimaına bizim Rusya Müslümanları arasında iptidiasız fikir yürüttünüz. Bu fikirleri en basitsiz meydana koydunuz. “Ey ziyalı Müslümanlar! Ey tahsil görmüş gençlerimiz! Bu avam halkımızın terakki ve uyanması, rahat ve saadeti için biz ne yaptık? Eserler mi yazdık da okumadılar? Mektepler açıp okutmaya başladık da mı gelmediler? Hüner ve sanaat öğrettik de kabul mu etmediler? Biz bunları gördük de, cahil, nadan diye bir nefret nazarıyla bakıp geçmekten başka ne yapak. Avamın zihnini, fikrini açmak için yazılmış ve tercüme edilmiş üç beş tane eserler varsa bunlar da bizim eserlerimiz değildir. Ötede beride medrese köşelerinde yatmakta olan fakir talebelerin, yarım yamalak tahsil görmüş hamiyetli mollaların eserleridir.” diye en birinci hitap eden zat sizsiniz.

Bu hitaplarınız boşa gitmedi, fikirleriniz yere düşmedi. Dinleyenler ve mülâhaza edenler oldu. Şer’i ilim ve yeni fen tahsil eden medeniyet neşrini ve bu surede vatan ve hükûmetin menfaatine hizmet etmeyi kendilerine maksad ve meslek ithaz ettiler. Kazan, Orenburg, Bakû, Tiflis, Petersburg ve Moskova gibi büyük şehirlerde maarifli, hamiyetli, istikamet ve namuslu muharrirlerimiz yetişti. Bunlara sizin büyük tesiriniz ve yardımınız olduğundan millet size müteşekkirdir efendim. Vaktiyle millet anası olacak terbiyeli maarifli oldukta bütün milletin saadet ve selâmetine, maarifsiz oldukda bütün milletin helâket ve felâketine sebep olacak olan kızlarımızın tâlim ve terbiyesi hususuna fikir ve gayret sarfetdiniz. “Kızları okutmak lâzım değil, yazı öğretmek asla caiz değil” diye hatalı fikirde bulunan bir millet içerisine çıkıp da; “Yok, öyle değil. Kızlarımızın terbiye ve talimi hem şer’an hem akla lâzımdır. Her şeyden evvel buna ehemmiyet verilmeli. Kızlarımız talim ve terbiye edilmezse milletin terakisi mümkün değildir.” dediniz. Bu fikirlerinizin ulviyetini birdenbire anlayamadık ise de şimdi anlayanlarımız ve mucibiyle amel edenlerimiz günden güne artmaktadır.

Gösterdiğiniz yollar, verdiğiniz nasihatler sayesinde birkaç yerlerde cemiyet-i hayriyeler açıldı, fukara ve bayçoralara karşı yardım ve muavenet şefkat ve merhamet yüce hisleri uyandı. Yardım ve muavenetlerin tertibiyle ve faydalı surette icra etmenin lüzumları anlaşıldı. Cemiyet-i hayriyeler meydana geldikde baylarımız verdikleri sadakaların, bağışların lüzumsuz yerlere gidip israf olmadığına kani ve vicdanları müsterih oldu; yardıma istihkakı olan birçok yetim ve fakirler dahi sefalet ve felâketten kurtuldular.

Bunlara ve daha bunun gibi birçok salâh ve saadetimize çalışıp yirmi seneden beri etmekte olduğunuz fikir ve kalem hizmetiniz için faziletli zatınıza milletimizin ilim ehli maarifi ve eshab-ı hamiyeti tarafından en samimi teşekkürlerimizi takdim ve bundan sonra dahi birçok seneler şu mukaddes hizmetinizde kemal-ı sıhhat ve afiyet ile devam etmenizi Cenab-ı Hak’dan niyaz ve temenni ederiz. Sağ olunuz, var olunuz. Yaşasın marif erbabı!”


(*) Bu yazı 1903 yılında Tercüman Gazetesinin 20 nci yılı dolayısıyla yapılan dua gününe Orenburg ileri gelenleri adına katılan Muhammet Fatih Kerimî’nin, bu vesileyle geldiği Kırım’a ait hatıralarını neşrettiği Kırım’a Seyahat adlı kitabının 69-85. sayfalan arasından alınmıştır 1904 yılında Orenberg’da Arap harfleriyle basılan kitaptan aldığımız bu yazıyı çok az bir şekilde sadeleştirerek yayınlıyoruz. (Z. K.)

[1] İstincâ : Pislikten temizlenme. İstibra: Küçük aptesten, sonra akıntıyı tam temizleme.

[2] Cebellokumu denilen yakut (Z.K.).

[3] Aslı Pfund = Yarım kiloluk ölçü (Z. K.).

[4] Rusçası Boje Tsarya Htoni (Tanrı Çan Korusun) olan bu marş Çarlık Rusyası’nın
millî marşıdır. Çarlık esaretinde bulunan Türklerce çar padişah ismiyle anılırdı (Z. K.).

[5] Münâcât = 1. Allah’a dua etme yalvarma. 2. Allah’a dua mevzula manzume (Z. K.).

[6] Fonetik okuma sistemi (Z. K.).

İSMAİL GASPIRALI BİBLİYOGRAFYASI

(Kırım Akmescit’te 1995 yılında neşredilen İsmail Bey Mustafaoglu Gaspirinskiy- Bibliyografya adlı eserin 52-57 sayfaları arasında yer alan Rusça dışındaki bibliyografyayı kapsamaktadır. Burada neşretmemize izin veren eserin hazırlayıcıları Viktor Gankeviç ve İsmail Gaspıralı kütüphanesinin çalışkan ve fedakar hadimi Naciye Yagya’ya teşekkür ederiz.)

V.     LİTERATURA  NA İNOSTRANNIH YAZIKAH

( YABANCI DİLLERDEKİ LİTERATÜR )

1.Literatura na angliyskom yazıke ( İngiliz Dili�ndeki Literatür )

446.Batu M.   İsmail Bey Gaspirali (1851-1914)// The Crimean Review,1990. Vol. V, NI. P. 6-7.

447.Bennigsen A.  İsmail Bey Gasprinski (Gaspirali) and the Origin of  the Jadid Movement in Russia / İsmail Bey Gasprinski, Russkoe Musulmantsvo, Oxford, 1985. P.5-20.

448.Bennigsen A., Broxup M.  The Islamic Threat to the Sovien State.London .,1983.

449.Bennigsen A., Lemercier-Quelquljay C. Islam in the Soviet Union. London- N.-Y.,1967

450.Bennigsen A. Wimbush S.E. Muslims of the Soviet Union. London .,1986

451.Fisher A.W. The Crimean Tatars. Stenford., 1987.246 p.

452.Fisher A.W.  Ismail Gaspirali. Model Leader for Asia //Tatars of the Crimea. Their  Struggle. Durham-London., 1988. P. 11-26

453.Kreindler I.T.  Educational Policies Toward the Eastern Nationalies  İn Tsarist Russia:   A study of Il�minskii�s sistem / Doc.diss. Ph.D., 1969

454.Kuttner T.  Ismail Bey Gasprinski in Cairo,1908// Cahiers du Monde russe et sovietique. N. XVI ( 3-4), Juel-dec., 1975.P. 384-424

455.Lazzerini E. J.    Ismail Bey Gasprinskii�s Perevodchik / Tercuman: A clarion of modernism// Central Asian Monuments/ Edited by H. Paksoy. Istanbul. P. 143-156

456.Lazzerini E. J.   Gadidizm at the turn of the twentieth century: a view from within//Chaiers du Monde russe et sovietique.  1975.N. XVI.   P. 245-277.

457.Lazzerini E. J.  Ismail Bey Gasprinskii and  Muslim Modernism in Russia, 1878-1914/ doc . diss. Washington., 1973.

458.Lazzerini E. J.   Ismail Bey Gasprinskii  ( Gaspirali ): the Discourse of  Modernism and the Russians//Tatars of the Crimea. Their struggle. Durham-London ., 1988. P. 149-169

459.Lazzerini E. J.   From Bakchisarai to Bukhara in 1893: Ismail Bey Gasprinskii�s. Journey to Central Asia //Central Asian Survey.1984. N. III. P. 77-88.

460.Lemercier Quelquejay C. Abdul Rfyezum Al Nasiri: A Tatar Reformer of the 19-th Century//Central Asian Survey. 1983. N I. P. 109-132.

461.Togan A.Z.V. Gaspirali ( Gasprinski ) Ismail//The Encyclopedia of Islam. London ., 1965.P. 979-981

462.Zenkovsky S.A.  Pan-Turkism and Islam in Russia. Cambridge., 1960

463.Ulkusal M. İsmail Gaspirali. The ontestanding reformer in Turkish 1854- 1914// Emel.1964.Sayi 24,eylul-ekim.S. 7-12

2.Literatura na nemetskom yazıke ( Alman Dili�ndeki Literatür )

464.Burbiel G.  Die Sprache Ismail Bey Gaspiralys/ Doc. Diss.. Hamburg., 1950

465.Kirimal E.  Der nationale Kampf der Kirim-turken. Mitbesonderer Berucksichtigung der Jahre 1917-1918. Emdetten., 1952.374 p.

466.Mende G. von   Ismail Bey Gasprinski zur nationalen Bewegung der Russland-turken/ Ost Europa .1934. N:X: P: 39-44.

467.Mende G. von   Der Nationale Kampf der Russland-turken. Berlin.,1936.

468.Hartmann M.  Der Islamische Orient. Amsterdam.,1910.T. III.

3.Literatura na polskom yazike ( Leh �Polonya- Dili�ndeki literatür)

469.Seydamet J.  Krim: pzeslosze,teraznejszose i dazenia niepodleglosciowe Tatarow Krimskich. Warszawa., 1930.

470.Seydamet J.  Krim.Zycie musulmanskie. Warszawa.,1930

471.Zihni A.  Z dziejow Krimu. Politika. Kultura. Emigracja. Warszawa., 1938

Literatura na turetskom yazike ( Türk Dili�ndeki literatür )

472.Abdullahoğlu K. H. İsmail Bey Gasprinski // Azerbaycan Yurt Bilgici. 1933. N. II . S. 170-175.

473.Ağaoğlu A.   İsmail Bey Gasprinski // Türk Yurdu. 1914. Vol VII.S. 2416-2418.

474.Ağaoğlu Ahmed  İsmail Bey Gasprinski // Türk Yurdu. 1914. Sayı 12.S. 359-363

475.Adıvar A. Osmanlı Türklerinde İlim. İstanbul,1943

476.Akchokrakly O. Qart Muallim ve yazıcılarımızdan İsmail Gasprinsky//Oku işleri (Simferepol).1925.N.2.S.7-14.

477.Akchuraoğlu Y. Turklugum Tarihi Geltsimi / Yeni Yasi.İstanbul,1978

478.Akchuraoğlu Y. Muallim Dair //Türk Yurdu.1917.N 12. S. 363-  366

479.Akchuraoğlu Y. Türklerin büyük muallim ve muharriri, İsmail Bey  Gasprinski//Yanga Milli Yul.1933.N V. S. 7-9.

480.Aksakov Z.  Halk Varieti //Yıldız. 1985.Sayı 1.S.66-73

481.Alac M.  Türkler Yakınlıgı//Emel.1964.Sayı 24,eylul-ekim.S.43- 46

482.Alptekin I.Y. Estr Doğu Türkistan İçim Alptekin Hatirali. İstanbul, 1985

483.Altuğ Nurettin. Gaspıralı İsmail Bey// Emel .1964. Sayı 24,eylul-ekim. S.18-25

484.Arsal M.S.  Umidler Ustadı// Yanga Milli Yul.1933.N V. sayı 3. mart.S. 9-10.

485.Asri N. İsmail Bey Gasprinski ve ümümi edebiyat.//Ang.1915. Sayı  24.S.440-443.

486.Ayvazoğlu B. Gaspirali Ismail Bey // Tercüman.1987.13,14,15,16   ağustos.

487.Ayvazov H.S. Yasayan Ululardan İsmail Bey Gasprinski / Yanğa Milli Yul.1933. sayı 3. S. 11-12

488.Bala M. Kırım // İslam Ansiklopedisi. VI. S. 741-746

489.Balich H. Qırım tatar milliy medeniyetinin tarihi mukadderatı. Akmescit.1926

490.Baltacı C. XV-XVI asırlarda Osmanlı Medreseleri.İstanbul, 1976.

491.Battal Taymaz A. Ben Onu gördüm( İsmail Gaspıralı Hakkında notlar)//Türk Kültürü. 1968. Sayı 69.S. 649-652

492.Bayraklı B. İslamda Eğitim. Batı Eğitim Sistemleri ile  Mukayeseli. İstanbul, 1980.

493.Bektöre Yalkın dr. Kırım�da referandumda deliler oy kullandı// Emel. 1991. Sayı 182, ocak-şubat; mart-nisan.S. 25-26

494.Bigi  M.C. Mulahaza İsmail Bey Gasprinskiynin ölümü münasebetiyle kaleme alınmıştır.//Yanga Milliy Yul. 1933. Sayı 4. S. 15-16.

495.Bilge M.  İlk Osmanlı medreseleri. İstanbul, 1984

496.Bozgöz Aziz  Zincirli Medresesi ve Çelebi Cihan- Kırımtayef düellosu //Emel. 1967. Sayı 38.ocak-subat. S. 7-15

497.Deliorman A. İsmail Gaspıralı ve Tercüman Gazetesi//Türk Kültürü. 1968. Sayı 69. S. 653-658.

498.Devlet N. Dünde ve Bugünde İsmail Bek Gaspıralı//Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 285-289.

499.Devlet N. Topyekün sürgünün 40 yılı Kırım Türkleri�nin Sürgün surası faaliyetleri//Türk Dünyası Araştırmaları.1984. Sayı 33. S. 101-129

500.Devlet N. İsmail Bey Gaspıralı. Ankara.,1988. S. 200

501.Elcin S. İsmail Gaspıralı, Eğitim ve Öğretim Problemleri// Türk Kültürü. 1991.Yıl XXIX. Sayı 337-338.S. 275-279

502.Emin S.M. İsmail Gasprinskiye//Türk Yurdu. 1330. 27 kasım//Emel.1964. Sayı 24, eylül-ekim. S. 36

503.Ercilasun A. B. ismail Gaspıralı�nın Fikirleri //Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 329-338

504.Erer T.  İsmail Gaspıralı//Son Havadis.1964. 26 eylül.

505.Ertem I. Dedem İsmail Gaspıralı //Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 325-328

506.Fahretdin R.B.  Zehre Hanım Haz: Tahir M.//Emel. 1986. Sayı 153. S. 13-14

507.Fındıkoğlu Z.F. prof. Türk Gzetecilik Tarihi ve Gaspıralı İsmail Bey// Emel. 1964.Sayı 24, eylül-ekim S. 13-17

508.Fındıkoğlu Z.F.  Türk Gzetecilik Tarihi ve Gaspıralı İsmail Bey// Emel. 1964.Sayı 24, eylül-ekim S. 13-17

509.Gaspıralı Hakkında yazılanlardan // Emel . 1964 sayı 24,eylül-ekim . S. 31-35

510.Gaspıralı İsmail Bey// Türk Ansiklopedisi. 1969. N XVII. S. 162-163

511.Gaspıralı Şefika Çelebi Cihan�ın Şehadeti//Emel. 1960. Sayı 3. S. 8

512.Gülensoy N. İsmail Gaspıralı ve Anadolu Türklüğü // Türk Kültürü 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 321-324

513.Güzel A. Kırım Türklerinin Esaret Türküleri //Türk Kültürü. 1991.Yıl XXIX. Sayı 337-338.S. 360-366.

514.Hazbiyeviç S. İsmail (bey) Gaspıralı, Pantürkizm ve Polonya ile münasebeti// Türk Kültürü.1991.Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 316-318

515.İsmail Gaspıralı yası Ödülü // Emel. 1966. Sayı 33, mart-nisan. S. 40

516.İzdinoviç S.O. İsmail Gaspıralı ve Kırım Türkleri // Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 280-284.

517.İzzeddin� ( Sabri prof. Dr. ) İsmail Gaspıralı Konferansındaki tebliği //Emel. Sayı 182, ocak-subat; mart-nisan. S. 18-22

518.Kafalı M. İsmail Gaspıralı�nın yayımcılıgı ve gazeteciliği // Türk Kültürü. 1991.  Yıl XXIX. Sayı 337- 338. S. 302-307

519.Kafalı S. İsmail Bek Gaspıralının fikir dünyası ve batı türklüğü// Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX Sayı 337-338. S. 291-301.

520.Kafalı S. Milletlerarası İsmail Gaspıralı Konferansı ve Kırım Tatar Kültür Haftası// Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 267-271

521.Kara P. Kırım Güneşi (İsmail Gaspıralı)// Türk Dünyası Tarih Dergisi .1991. Sayı 57. S. 38-44

522.Karas E. Kırım�da 20 ocak 1991 günü yapılan referandum ile ilgili olarak gazetesi � Yasar Yunus Kandimov ile yapılan röportaj// Emel. 1991. Sayı 182, ocak-subat; mart-nisan. S. 33-34

523.Karas E.  Kırım Türklerinin Milli Meselesi Hakkında  KIMHT Başkan yardımcısı Refat Çubar ile yapılan röportaj // Emel. 1991. N. 182 ocak-şubat; mart-nisan. S. 28-32

524.Kırımal Edige dr. 1917 İhtilalinden Evvel ve Sonra  Kırım-Türk Ailesi ve Kadının durumu.// Emel. 1972. Sayı 69, mart-nisan. S. 33-42.

525.Kırımlı H. İsmail Bey Gaspıralı yas tatarlar ve �tilde birlik� meselesi // Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 385-388

526.KTMNT �nin yolbaşçısı Mustafa Abdülcemil Kırım-oğlu�nun vatan Kırımda yapılan İsmail Gaspıralı adına Milletlerarası konferanstaki konuşması//ocak-şubat; mart-nisan. S. 4-5.

527.Lazzerini E. Kırım Tatarcası: Tecribedilmiş birdilim Kaderi //  Emel. 1986. Sayı 152. S. 12-26.

528.Moriez P. İsmail Bey Gasprinski  // Turan. 1933. N XVI. S. 39-42

529.Muhtaroğlu V. Türk alimlerinin araştırmalarına göre Gaspıralı İsmail Bey.// Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 355-359.

530.M.Ü.( Ülküsal ) Yeni yayınları yasanlar: Alexandre Benningsen ve Ch. Lemercier- Quelquejay Paris, 1964. 386 sahife // Emel. 1965.sayı 27. mart-nisan. S. 29-33.

531.Or. Oktay Kırım�da Türkler ve Türk Eserleri // Emel. 1966. Sayı 33, mart-nisan. S. 4-10 (5)

532.Ortalan C. Tercüman // Kırım. 1957. N4. S. 101-106

533.Ortalan C. İsmail Bey Gaspıralı // Kırım. 1957. N 9-12. S. 266-271.

534.Otaman Bölük G. �Milletimin selameti için elden her ne geldiyse hepsini yaptım� // Yeni İstanbul. 1964. 27 eylül.

535.Öguzbeyoglu A.I.  Merhum İsmail Gaspıralı ve bir hatıra// Emel.1961. N 1, sayı.7. S. 29.

536.Özkırım O. Ölümünün 50. yıldönümünde İsmail Gaspıralı // Emel.1964 . Sayı 24. S.26.

537.Özkırım O. Gaspıralı İsmail Bey // Emel. 1964. Sayı 24, eylül-ekim S. 24.

538.Saray M. Gaspıralı�nın Türk Dünyası�na verdiği Dil ve kültür birliği mücadelesi // Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 308-315

539.Saray M. Türk dünyasını Uyandıran Adam: Gaspıralı İsmail Bey (1851-1914) // Emel. 1983. Sayı .135. S. 114-133.

540.Saray M. Türk Dünyası�nda eğitim reformu ve Gaspıralı İsmail Bey 1851-1914. Ankara,1987. S. 146

541.Sefer(ov) R. Türk halklarının ortak kahramanı İsmail Gaspıralı // Kırım üç Aylık Fikir ve Kültür Dergisi. 1992. Yıl 1. Sayı 1. S. 11-12.

542.Kutluk Kagan. İsmail Gaspıralı Konferansı iştirakçilerinin Kırım Bolgeara komitesine başvurusu // Emel. 1991. Sayı 182, ocak-şubat, mart-nisan. S. 42.

543.Tahir M. Gaspıralı İsmail Bey ve Ganibay Hüseyinov.// Emel. 1985. Sayı 148. S. 10-11

544.Tural S.  Gaspıralı İsmail Bey�in �Osmanlı Türkiyesi� ne tesirleri//Türk Kültürü 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 339-346.

545.Tural S., Yüksel Z. Kırımlı Türkleri Hatırlarken// Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 258-266.

546.Ülküsal M. Büyük düşünür ve öğretmen Gaspıralı İsmail Bey// Türk Kültürü. 1991. Yıl XXIX. Sayı 337-338. S. 347-354

547.Ülküsal M. Bütün Türkler bir  tek millettir.// Emel. 1972. Sayı 71, temmuz-ağustos.

548.Ülküsal M. Büyük Öğretmen // Emel . 1961. Sayı 1. S. 1-4.

549.Ülküsal M. Çelebi Cihan ve Kırım davası // Emel. 1973. Sayı 74. ocak-subat. S. 1-10.

550.Ülküsal M. Gaspıralı İsmail Bey // Emel. 1964. Sayı 24,eylül-ekim.

551.Ülküsal M. Gaspıralı İsmail Bey / Ölümünün 50 yılı münasebeti ile // Emel. 1964. Sayı 24. S. 2-6.

552.Ülküsal M. Kırım Kurultayı�nın 50 yıldönümü // Emel. 1967. Sayı 43, kasım-aralık.

553.Yakubova S.H.  Müsülman hatun-kızlarının hamisi İsmail Bey Gasprinski // II. 1914. Sayı 40, 25 eylül.

554.Yüksel Zuhal I. Milletlerarası İsmail Bey Gaspıralı konferansı ve Kırımtatar kültür Haftası // Emel. 1991. Sayı 182, ocak-şubat, mart-nisan. S. 37-42.

Literatura na frantsuzskom yazıke ( Fransız Dili�ndeki literatür)

555.Benningsen A., Lemercier-Quelquejay C. La presse et le Mouvenement National chez les Musulmans de Russie avant. 1920. Paris., 1964

556.Bouvat L. Author Du Monde Musulman. Russie // Revue du Monde Musulman.1908. Vol III, N 3. P. 115-157.

557.Bouvat  L. La Presse en Russie // Revue du Monde musulman.1908. Vol. III, N 3. P. 767.

558.Bouvat L. La presse Musulman. En Russie // Revue du Monde musulman.1909. Vol VII., N I-II. P. 179.

559.Bouvat L. La Presse Musulman. La presse musulman de Russie //

Revue du Monde musulman.1906. Vol 1, N 1. P.125.

560.Bouvat L. Le noveau journal d�Ismail Bey Gasprinsky //Revue du Monde musulman.1907.Vol I, N IV. P.616-617.

561.Egypte. Le Congress musulman universel// Revue du Monde musulman.1909. Vol IX, N IX. P. 194-195.

562.Fevret A. Les Tatars de Crimee// Revue du Monde musulman.1907. Vol III, N IX. P. 100-104

563.Hamet I.  Le Congress musulman universel//Revue du Monde musulman.1908. Vol IV, N I. P. 100-102.

564.Ismail Bey Gasprinsky // Revue du Monde Musulman.1907.Vol II, N VII. P.415-416

565.J.R. Autour du Monde Musulman. En Russie // Revue du Monde musulman.1908. Vol IV, N I. P. 151-152.

566.J.R. �Terdjuman-i Ahval-i Zeman� // Revue Du Monde musulman. 1907. Vol II, N V. P. 33-34.

567.L.B. La Presse musulman.� An-Nahda�( La Renaissance)// Revue du Monde musulman.1908. Vol V, N V. P. 173-177.

568.L.B. La Presse Musulman. Russie // Revue du Monde musulman. 1910. Vol XII, N X. P. 354-355.

569.L.B. La Presse Musulman. Russie. Extraits et Analises// Revue du Monde musulman.1911. Vol XV, N VII-VIII. P. 134-135.

570.L.B. Revue de la presse musulman. La vie religieuse // Revue du Monde musulman.1913. Vol XXV. P. 345-346.

571.L.M. Presse Arabe. La Question du voile ( mas�alat oul hijab) //Revue du Monde musulman.1910. Vol XII, N XI. P.464.

572.La Presse en Russie //Revue du Monde Musulman. 1908. Vol VI, N X. P. 340.

573.La Presse Musulman. En Russie // Revue du Monde musulman.1908. Vol VI, N IX. P 133.

574.La Presse Musulman. // Revue du Monde musulman.1910. Vol XII, N XII. P. 667

575.La Parti musulman russe// Revue du Monde musulman. 1907. Vol IIX, N VII. P. 388.

576.Majerczak R. En Russie.Essais de russification des musulmans. // Revue du Monde musulman.1913. Vol XXIV, P. 190-194.

XX. YÜZYILA GİRERKEN TÜRK DÜNYASI ve İSMAİL GASPIRALI


Yrd.Doç.Dr.Ahmet Toksoy

Giriş

Orta Asya’da Altay ve Sayan dağları çevresinde tarih sahnesine çıkan Türk milleti, anayurttan dünyanın çeşitli bölgelerine göç ederek buralarda yerleşmişlerdir. Türk milletinin yaptığı göçleri iki şekilde ele alabiliriz:

1- Milâttan önceki tarihlerde yapılan göçler. Yapılan araştırmalar sonucunda, kesin olmamakla beraber, milâttan önceki tarihlerde Türklerin nerelere göç ettikleri hakkında bir fikir sahibi olunabiliyor. Çin, Mezopotamya, Orta Avrupa ve Sibirya, Türklerin göç ettikleri coğrafyalardır.

2- Milâttan sonraki tarihlerde yapılan göçler. Bu dönemde yapılan Türk göçleri genellikle iki istikamette olmuştur, a) Güney yönü; Güneye inen Türkler Kuzey Çin’de çeşitli adlarla anılan devletler kurmuşlardır. b) Batı yönü; Batıya göç eden Türk kavimleri de başlıca iki kola ayrılarak yollarına devam etmişlerdir. Bu yollardan birinci kol, Hazar Denizi’nin ve Karadeniz’in kuzeyini takip ederek, Orta Avrupa’da ve Balkanlarda çok güçlü devletler kurmuşlardır. Esasen bu devletler Avrupa’da uzun asırlar süren Türk hâkimiyetini başlatmışlardır. Güney-batı yolunu takip eden ikinci kol ise, Sâsânî İmparatorluğu’na çarparak, bir ara yolunu Hindistan istikametinde değiştirmiş ise de Türk akınları dolayısıyla zayıflayan Sâsânî İmparatorluğu, Arap orduları tarafından çökertilince, Türklük açısından en hayırlı yol olan bu orta yol açılmıştır.

Makalemizin ana konusunu oluşturan İsmail Gaspıralı’nın yurdu olan Kırım, görüldüğü gibi eski tarihlerden beri Türklüğün yerleştiği bir saha olmuştur. Çünkü, Hazar Denizi’nin kuzeyini takip ederek Karadeniz’in kuzeyine gelen Türk boyları, bu coğrafyada yerleşerek devletlerinin çekirdeğini atmışlar ve buradan Avrupa’ya doğru akınlara başlamışlardır. Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Sabarlar, Kumanlar (Kıpçaklar), Peçenekler ve Uzlar bu coğrafyada at koşturup kurultaylar düzenlemişler ve güçlü siyasî teşekküller oluşturmuşlardır. Öyle ki, Kıpçak boylarının burada yerleşmesinden sonra bu coğrafyanın adı Deşt-i Kıpçak olmuştur. Bu Türk boylarından sonra cihan fatihi Cengiz (Çingiz) de Deşt-i Kıpçak bölgesine hâkim olmuş ve onun oğlu Coçi (Cuci)’nin torunları Altın orda Hanlığı’nı kurmuşlardır. Altın Orda Hanlığı ise yine bir cihan fatihi olan Emir Timur tarafından yıkılmıştır. Kırım ve Kazan Hanlıkları, bu devletin siyasî mirasçıları olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

Bu dönemlerde Türklük Anadolu coğrafyasında da bazı faaliyetler içindeydi. XI. yüzyıl başlarında Oğuz boyları yeni bir yurt bulmak amacıyla Anadolu’nun kapılarına dayanmışlar, 1018 Çağrı Bey’in Anadolu akınından 1071 Malazgirt Zaferi’ne kadar âdeta Anadolu’yu keşfetmişler, bu tarihte Bizans İmparatorluğu’na son ve öldürücü darbeyi vurmuşlar, sonra da Anadolu’yu vatanlaştırmışlardır. Doğu Anadolu’da kurulan Türk devletlerinden başka 1078’de Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurmuşlardır. Bu Türk devletinin 1243 Kösedağ Savaşı’nda aldığı yenilgiden sonra zayıflaması üzerine Anadolu’da çeşitli beylikler kurulmuş ve sonuçta Osmanlı Beyliği diğer beylikleri hâkimiyeti altına aldıktan sonra Anadolu’da millî birliği sağlamış, Fatih Sultan Mehmed zamanında dünyanın en büyük siyasî teşekkülü olmuştur.

İşte bu tarihlerde Anadolu Türklüğü ile Deşt-i Kıpçak Türklüğü birleşmiş ve Kırım Hanlığı Osmanlı Devleti’ne katılmıştır. Bu birliktelik 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’na kadar devam etmiştir. Yapılan anlaşma ile Osmanlı himayesinden çıkarılan Kırım’ın yaşaması, en büyük düşmanı Rusya’nın insafına bırakılmıştır. Çok geçmeden 1783’de Kırım Hanlığı, Rusya tarafından işgal edilmiştir. 1784’de de, işgal edilen bu Türk yurdu “Novorossıyk” eyaletine bağlanmıştır.

Kırım’ı işgal ederek topraklarına katan II. Katerina, bu tarihten iki asır önce Kazan Hanlığı ile Başkurtların ülkesini zalim bir katliâmla ele geçiren Korkunç İvan’dan daha dikkatli ve daha liberal bir politika gütmüştür. Ayrıca o, Kırımlıları siyasî yönden tamamen asimile etme fikirini desteklemediği gibi aynı zamanda Ortodoks kilisesinin de bu bölgede herhangi bir misyonerlik hareketi yapmasına müsaade etmemiştir. Bahçesaray müftüsü ve diğer din adamları, Rus hükûmetinin kontrolü altına alınarak bunlardan Bahçesaray müftüsü, 1784 yılında Türk toplumunun dinî lideri olarak resmen tanındı. II. Katerina, vakıf mallarının büyük kısmına da el koymayarak gelirlerini din adamlarına bıraktı. II. Katerina bütün bunları yapmakla din adamlarını muhafazakâr ve Rusya’yı elinde bulunduran Romanof sülâlesine bağlı, kendi menfaatlerine zarar getirmesi muhtemel olan her türlü reforma karşı çıkan bir topluluk hâline dönüştürdü.

Rus Çariçesi, Kırım Tatar asillerine de-kısa ömürlü olmakla beraber-aynı yumuşak politikayı uyguladı. Fakat her ne kadar, Tatar asillerine eşit haklar vermiş gibi gözüküyorsa da gözdelerine ve Rus subaylarına ülkenin kuzeyinde, merkez kısmında ve güneydeki sahil kesimlerinde geniş araziler tahsis etti. Böylece Kırım’daki cemiyet ve kültür hayatı büyük bir tehdit ile karşı karşıya kaldı. Çünkü Kırım’a, Rusya’nın değişik bölgelerinden -başta Ruslar olmak üzere- Yunanlılar, Ermeniler, Moldavyalılar, Ukraynalı Kozaklar, Almanlar, Polonyalı Yahudiler (bunların arasında Türkler de vardır) ve Bulgarlar getirilip yerleştirildi. Hattâ daha ileri gidilerek Çar I. Aleksandr (1801-1825)’ın zamanında Kırım’ın bir Yunan bölgesine çevrilmesi plânlandı. Çünkü Çar, klâsik Yunan eserlerinin hayranı idi. Onun emri ile yönetciler, Kırım Hanlığı’na ait her türlü Türk-İslâm izini ortadan kaldırmaya girişti. 1802’de, başta Kırım olmak üzere Türkçe yer adlarının yerine Rusçaları konuldu: Kırım-Tavrida, Akmescit-Simferepol, Eski Kırım-Levkopol, Gözleve-Evpotoriya, Kefe-Feodosiya gibi.

Çok geçmeden Tatar asilleri de zenginliklerini kaybederek fakirleşti. Aslında yeni Rus politikasından ve uygulamasından en fazla sıkıntı çeken, Türk çiftçisi ve köylüsüydü. Böylece hanlığın düşmesiyle Türkiye’ye doğru göç hareketi başladı. En büyük göç dalgaları, 1785-1800, 1828-1829, 1860-1863 yılları arasında görüldü. Türklerin boşalttığı bölgeler, Rus kolonistleri tarafından dolduruldu. 1874-1875 yıllarında zor kullanarak askere alma ve Hristiyanlaştırma korkusuyla 60 bin Türk Kırım’ı terk etti. 1891-1902’de ekonomik nedenlerle Türkler, bir kez daha göçe zorlandılar. XX. yüzyılın başlarına kadar Türkiye’ye göç eden Kırımlı Türklerin sayısı 1.200.000’dir. Rusların bütün bu baskı ve zulümlerine rağmen, Kırım Türkü tamamen yok edilememiştir.

XIX. Yüzyılda Türk Dünyası

Osmanlı Devleti de Rusya da, politik ve kültürel olarak XIX. asırda, özellikle bu asrın ikinci yarısında ve XX. asrın başlarında büyük değişikliklere uğradı.

Osmanlı Devleti’nde Türkçülük, yakın tarihimizde siyasî bir temele oturmadan önce, diğer akımlarda benzerine rastlamadığımız bir şekilde ilhamını ilmî çalışmalardan almıştır. Türklük ve Türkçülük şuuru, ilk ilhamını bu ilmî çalışmalara borçlu olmakla beraber, Türkçülüğü bir fikir akımı olarak ortaya çıkaran saik, hiç şüphesiz devrin sosyal ve siyasal şartlarıdır. Esasında Osmanlılık şuurunun ve Osmanlıcılık akımının devletin çöküşünü durduramadığı anlaşılınca, İslâmcılık ve Türkçülük Osmanlı aydınları için yeni ufuklar vaadeden ideolojiler olarak görüldü.

XVIII. yüzyıldan itibaren, müstakil bir disiplin olarak beliren Türkoloji, Osmanlı aydınlarına o güne kadar fark edemedikleri yeni bir vâkıayı haber vermiştir. Çin ve İslâm kaynakları üzerinde çalışarak İslâm’dan önceki Doğu Türklüğü hakkında yeni bilgiler ve yeni görüşler üreten türkologlar, Türk tarihinin unutulmuş ve Osmanlı Devleti’nin siyaseti gereğince reddedilmiş kısmına aydınlık getirmişlerdir. Avrupa’ya tahsile giden Türk gençleri ve bir kısım Polonyalı mülteciler bu bilgileri Osmanlı coğrafyasına taşıyan başlıca iki kanal olmuşlardır. Böylece batılı türkologların eserleri Türk kamuoyuna ulaşabilmiştir.

1876 yılında Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet ilân edilince, tüm vatandaşlar milliyet, ırk ve dinlerine bakılmaksızın eşit sayılmışlardır. Bir kişi için en önemlisi Osmanlı olmak, yani padişaha sadık olmaktı. Fakat Osmanlı olmak yeterli olmadı ve Hristiyan halkların merkezkaç arzuları durdurulamadı. Çünkü bunlar canlarını feda etmek pahasına, kendilerini millî hareketlere adamışlardı. Osmanlıcılık fikrinin iflâsı, Osmanlıları, temelinde dinî bir birlik düşüncesinin yattığı İslâmcılığa yakınlaşmaya sevk etmiştir. Padişah II. Abdulhamid Han da bu fikrin savunucuları arasında yer almıştır. 1908 yılında meşrutiyeti yeni baştan tesis etme emeli içindeki Jön Türkler, Osmanlılık fikrini yeniden oluşturmaya çalışmışlarsa da bu slogan Hristiyanların kendi kaderlerini bizzat tayin etme arzularını kıramamıştır. 1912 Balkan Savaşı yenilgisinde bu durum daha da açıklıkla görülmüştür. Devlete bağlı Müslüman halkların da millî duyguları depreşmiştir. Müslümanlardaki bu fikrî hareketin sonucu I. Dünya Savaşı’nda görülmüştür.

Bu zor devirde Türkçülük ideolojisi politik bir sistem olarak ön plâna çıkmaya başladı. Osmanlı Devleti’ndeki Türkçülük (Osmanlı Türklerinin Türkçülüğü) politik bir doktrin olarak, devleti millî düşünce yoluyla sağlamlaştırmayı ve Osmanlı Türklerinin millî bilincini yükseltmeyi amaçlamaktaydı. Bu tür hareketler daha ileriki yıllarda millî bir Türk devletinin kurulmasına yardımcı oldu.

Rusya’da Türkçülüğün ortaya çıkışı ise, Türk boylarının birliğini ve gelecekte ilerlemelerini sağlamak gayesiyle Rusya hudutları içinde kültürel alanda nisbî bir özerklik kazanmak için yapılan mücadelede, bu halkların birliği fikrine fazlaca bağlıydı. Bu birleşme, Türk boylarının hayatî bir ihtiyacıydı ve bundan dolayı Türkçülük düşüncesi en büyük ilgiyi Rusya Türkleri arasında görmüştür. Denilebilir ki, Türkistan Türklerindeki Türkçülük, bir bakıma Panislâvizme tepki olarak doğmuştur.

İSMAİL GASPIRALI

İsmail Gaspıralı’nın babası, 1810 yılında Kırım’ın sahil kısmında bulunan Gaspıra köyünde dünyaya gelen Mustafa Ağadır. Babası, 1844-45 yıllarında Kafkasya genel valiliği yapacak olan Prens Varantsof’un himayesine girmiş ve Odesa’da Rişelyö Lisesine gönderilmiştir. Daha sonra da tercüman olarak prensin hizmetinde bulunmuştur. 1848 yılında görevinden istifa etmiş ve Kırım’a dönmüştür. 1845 yılında evlenmiş, fakat hanımının ölmesi üzerine 1849’da ikinci evliliğini yapmıştır. Bu evlilikten, ailenin ilk çocuğu olan İsmail dünyaya gelmiştir. Babasının Gaspıra köyünden olması sebebiyle İsmail Bey’e, Gaspıralı lâkabı verilmiştir.

İsmail Bey, alfabeyi Bahçesaray’da, Zincirli Medrese’de Hacı İsmail Efendi adlı bir muallimden öğrendi. On yaşlarında iken Akmescit’teki Rus okuluna gönderildi. Akmescit’te iki yıl okuduktan sonra Vorononej şehrindeki askerî okula, buradan da Moskova Askerî Okuluna giderek öğrenimine devam etmiştir. İsmail Gaspıralı, buradaki öğrenimini tamamlayamadı. Okulu bırakmasındaki en büyük sebep, bu sıralarda Moskova’da hüküm süren İslâv milliyetçiliği olmuştur. Moskova, bilhassa bu devirde İslâvcılığın, müfrit Rusçuluğun merkezi idi. Türk düşmanlığını gaye edinen İslâvcılık, Türklere karşı dinî, millî, kuvvetli bir taassup cereyanını canlandırıyordu.

Rusların taşkın Türk düşmanlıkları bu okulda okuyan Türk çocuklarının ruhlarında derin izler bırakmıştır ki, 1867’de İsmail Gaspıralı ve arkadaşı Mustafa Mirza, okulun altıncı sınıfında okurken yaz tatilini Kırım’da geçirmektense -bu sıralarda Osmanlı Devleti’ne karşı isyan eden Girit’te- asilere karşı savaşmak için Türkiye’ye gitmeye karar vermişlerdir. Ancak bu olay sonuçsuz kalmıştır.

Bu olaydan sonra İsmail Bey okuduğu okula dönmedi, 1868’de henüz 17 yaşında iken 400 ruble maaşla, alfabeyi öğrendiği Zincirli Medrese’de Rusça muallimliğe tayin edildi. 1869 yılında 600 ruble maaş aldığı Yalta’da Dereköy mektebinde öğretmenliği devam ettirdi. Burada iki sene çalıştıktan sonra tekrar eski okuluna (Zincirli Medrese’ye) döndü. Ayrıca Türkçe dersler de vermeye başladı. Fakat bu arada bazı problemler ortaya çıktı. Onun medresede tatbik edilen eski usulü tenkit etmesi, kendisine karşı düşmanlık uyandırdı. Bundan sonra medresedeki görevini terk etmek zorunda kaldı.

İsmail Bey, 1871’de tekrar Türkiye’ye giderek Türk subayı olmayı düşünmüştür. Ancak yarıda kalan tahsili ile subay olmanın zor olduğunu kabul ederek, Rusya haricindeki dünyayı da öğrenip malûmatını ve görüş ufkunu genişletmek duygusu ile tahsilini tamamlamak, ayrıca Fransızcayı öğrenmek için Paris’e gitmeye karar verdi. Nihayet Avrupa’ya gidip üç yıl Paris’te kaldı. Burada hem doğu milletlerinin temsilcileriyle temas kurdu ve hem de batı medeniyetinin temellerini araştırdı. 1874 yılında İstanbul’a gelerek Türk subayı olmanın yollarını araştırdı. Fakat Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, Türklük için çırpınan Kırımlı Türk gencinin duygularını değil, Rus sefiri İgnatief’in sözlerini dinlemiştir. Böylece onun hayâlleri bir kere daha sonuçsuz kalmıştır. Bu olumsuzluk İsmail Beyi küstürmemiş, bilakis o, Türklüğün kurtuluşu için mücadeleye devam etmiştir. İstanbul’da amcasının yanında bir sene kalarak Osmanlı Devleti’nin idaresini, milletin iktisadî ve içtimaî meselelerini yakından incelemiştir. Yaptığı araştırmalarda, devleti idare edenlerin Türklüğü fazla düşünmediğini, yabancıların Türkiye’nin zenginliklerini sömürmekle meşgul olduğunu ve milletin eğitim ve öğretim sahasında çok geri kaldığını gözlemlemiştir.

1875 yılında Kırım’a dönen İsmail Bey, Rusya Müslümanlarının durumunu etraflıca öğrenmekle meşgul oldu. 1879’da bir gazete çıkarma teşebbüsünde bulundu ise de müsaade alamadı. Bu dönemde yaptığı araştırmaların, onun mücadele hayatında ne kadar ve hangi istikametlerde tesir ettiğini, gençlik yıllarını “Danyal Bey” adı altında anlatan ve 1906’da Tercüman gazetesinde yayınladığı “Gündoğdu” adlı hikâyesinde görmek mümkündür; “Milletin hâline âşina olmadan millete hizmetin mümkün olamayacağını anlayan Danyal Bey, bu hususta ilmini ve marifetini artırmaya karar verip, milletin arasına atıldı. Köy düğünlerinde, derviş ve ulema meclislerinde, beylerin ve ağaların ziyafetlerinde, medrese hücrelerinde vesair her türlü içtimada bulunup, az söyleyip çok dinleyip bir kaç sene amelî dersler aldı. Her zümrenin iyi yönlerini ve uygunsuz hâllerini görüp öğrenmiş, millî zaafın neden ibaret ve milletin neye muhtaç olduğunu anlamıştı…”

Bu makaleden anlaşılacağı üzere, İsmail Beyin, ilgisizlikten, cehalet uykusuna dalmış Türklüğü uyandırmak, hattâ ayağa kaldırmak gibi yüksek ve sağlam emelleri olduğunu, bu maksatla da milletin her zümresini araştırmaya çalıştığını görüyoruz.

İsmail Gaspıralı’nın Dil ve Kültür Birliği Mücadelesi

İsmail Gaspıralı, 1874 yılında İstanbul’a geldiği sıralarda onun dikkatini çeken en önemli meselelerden birisi Türk dili üzerinde yapılan tartışmalar olmuştur. Esasında Tanzimat’ın ilânı ile başlayan, özellikle 1860’lı ve 1870’li yıllarda Osmanlı aydınları arasında uzun tartışmalara sahne olan dil meselesi Gaspıralı’yı özellikle etkilemiştir. İşte bu sıralarda tanıştığı Şemseddin Sami, Ahmet Midhat, Mehmet Emin ve Necip Âsım gibi Osmanlı aydınlarıyla dostluğunu daha da geliştirmiş ve ömrünün sonuna kadar da devam ettirmiştir. Bilahare pek çok kişinin de katılacağı bu Türk aydınlarına göre, Türklerin kültür sahasında kalkınabilmesi için Türkçenin millî dil olarak mutlaka geliştirilmesi gerekiyordu.

XIX. asırdaki gelişmeler, Osmanlı aydınlarını, devletin esas unsuru olan Türklüğün korunmasına yöneltmişti. Muhakkak ki, bu yönelişin içinde Türk dilini ve milletini düşünmek ve araştırmak ayrı bir önem kazanmıştır. Bu akımın ilk öncüleri olan Şinasi Efendi ile Ziya Paşa, “Osmanlılık” ve “Osmanlı dili” terimlerini Türkçülük ve Türk dili karşılığında ele alıp kullanmışlardır. Nitekim Ziya Paşa, yazdığı “şiir ve inşa” makalesinde Osmanlı kelimesini Türk karşılığında kullanmış ve eski Osmanlı edip ve şairlerinin kullandıkları Arapça ve Farsça ağırlıklı dili tenkit ederek şunları söylemiştir; “Hayır, bunların hiç biri Osmanlı şiiri değildir…. Acaba bizim milletimizin, yani Türk milletinin bir dili ve şiiri var mıdır?”

Dilde Türkçülüğü ortaya atan Ziya Paşa’dan sonra Türk aydınları dil araştırmalarına ağırlık vermişlerdir. Bunun öncülüğünü yapan ise Ahmet Vefik Paşa olmuştur. Ahmet Vefik Paşa, hem Osmanlı ve hem de diğer Türk lehçelerinin öğrenilmesini, araştırılıp geliştirilmesini savunmuştur. Aynı zamanda o, Ebu’l Gazi Bahadır Han’ın “Şecere-i Türk” adlı eserini Çağatay lehçesinden Türkiye Türkçesine çevirerek bütün dikkatleri Türklerin ortak tarih ve kültürüne çekmiştir.

1870-1880 yılları arasında Türk dili ve Türk tarihi çalışmaları yepyeni bir safhaya girmiştir. Bu dönemde askerî okullar için Türk dili ve tarihi ders kitapları yazan Süleyman Paşa, açık ve sade bir Türkçe kullanarak dilimizin Arapça ve Farsçanın etkisinden kurtarılabileceğini göstermiştir.

Buharalı bir Özbek Türkü olan ve İstanbul’a yerleşen Şeyh Süleyman Efendi ise yazdığı “Lügât-ı Çağatay” (Çağatay Sözlüğü) ve “Türkî-i Osmanî” (Osmanlı Türkçesi) adlı eserler ile Türkistan Türklerinin ve Osmanlı’nın aynı milletin evlâtları ve dillerinin de bir olduğunu anlatmaya çalışmıştır.

Ahmet Cevdet Paşa, “Kısas-ı Enbiya” ve “Tarih-i Cevdet” adlı meşhur tarih kitapları ile dilde Türkçülüğe, Türklüğe ve Türk soyuna hizmet eden, bir müellif olmuştur. O, Osmanlı Devleti’nin batı siyasetini tenkit ederek “Avrupa fetihleriyle uğraşmaktansa Kazan ve Ejderhan (Astrahan) hanlıklarının alınıp korunması, yüce devletimiz için daha yararlı olurdu. Çünkü Kafkas, Ejderhan ve Kazan halkı ile yakınlık, soy birliği ve çoğu din ve mezhep birliğimiz bulunuyor. Bu yüzden onlar Osmanlıya katılırlardı. Bu durumda onlar da Kırım gibi Osmanlı eyaletleri arasına girerlerdi. Kazan ve Ejderhan büyük Tataristan taraflarında dahi Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti yürürlükte kalırdı”. demiştir.

Osmanlı Türkiyesindeki dil birliği ve fikir birliği tartışmalarını iyi etüd eden ve heyecanla benimseyen İsmail Gaspıralı Bey, Bahçesaray’a dönüşünde Kırım Türkçesine de aynı usulü, yani sade ve basit dil kullanma yolunu tatbik etmeye başlamıştır. Kısa zamanda bu husustaki fikirlerini geliştiren İsmail Bey, bütün Türk dünyasının anlayabileceği bir dil geliştirmenin ne kadar hayatî bir önemi haiz olduğunu görerek buna göre çalışmalarını başlatmıştır. İsmail Bey’e göre öyle bir dil kullanılmalıydı ki, konuşulduğu ve yazıldığı zaman İstanbul’daki hamal ve kayıkçı ile Doğu Türkistan’daki çoban anlayabilmeliydi.

Gaspıralı’nın, Türk milleti için bu umumî dili gerçekleştirmek maksadıyla şu esaslara dikkat ettiğini görüyoruz:

a) Yaşayan Türk lehçelerinin mahallî kelimeleri, Osmanlı Türkçesinin en gelişmiş şekli olan İstanbul şivesine uydurularak kullanılmalıdır.

b) Mümkün mertebe yabancı dil ve kaideler Türkçeden çıkarılmalıdır.

c) Okur-yazarlar tarafından anlaşılmayan Arapça ve Farsça tabirler tasfiye edilmelidir.

Gaspıralı, bu fikir ve prensiplerini, Tercüman gazetesi başta olmak üzere, yazı yazdığı bütün dergilerde titizlikle uygulamıştır. Onun bu gayreti Türk dünyasındaki bütün mesdekdaşları tarafından takdirle karşılanmıştır. İsmail Gaspıralı Bey’in, Türkçenin, bütün Türk dünyasında kullanılabilek lisan hâline gelmesi için verdiği bu sessiz ve asil mücadele son derece başarılı olmuştur. Çünkü onun çıkardığı Tercüman gazetesinde kullandığı sade Türkçe, gazetenin ulaştığı her yerde (Kazan’da, Doğu Türkistan’da, Azerbaycan’da, Osmanlı Türkiyesinde yaşayan) bütün Türkler tarafından anlaşılan bir dil hâline gelmiştir. Ziya Gökalp, onun çıkardığı Tercüman gazetesi hakkında şunları söylemektedir; “Tercüman gazetesini, Kuzey Türkleri olduğu kadar, Doğu Türkleri ile Batı Türkleri de anlardı. Bu gazete, bütün Türklerin aynı dilde birleşmelerinin mümkün olabileceğinin canlı bir delilidir”.

İsmail Bey’in hayatı incelendiğinde, başlangıç yıllarında Türk dünyasında dil birliğinin sağlanması için neler yapılması lâzım geldiğini açıkça söylemekten çekindiği görülmüştür. Ancak 1905 yılında Rusya’da başlayan siyasî ve içtimaî gelişmeler, onu ve arkadaşlarını daha açık ve aktif mücadeleye sevk etmiştir. 1905 yılındaki meşrutî hareketle kurulan Rusya Devlet Duması’nda Türklere de temsil hakkı verilmiştir. Türkler bu hakkı en iyi bir şekilde kullanıp mümkün olduğu kadar çok sayıda temsilciyi Duma’ya sokmaya muvaffak olmuşlardı.

1905 yılının Ağustos ayında bir araya gelen Gaspıralı İsmail Bey, Topçubaşı Ali Merdan Bey ve Yusuf Akçura Bey, “Rusya Müslümanları İttifakı”nı kurarak, Türklerin haklarını Duma’da nasıl savunmak gerektiği hususunda çalışmalara başladı. Nitekim İsmail Bey, kurulan bu ittifakın kongresinde dil birliği hakkında şu teklifi yaptı. “Umumen Türklerin aslı nesli birdir. Zaman ve mekân ihtilâfıyla şive ve âdetlerimize ihtilâf peyda olmuştur. Bu ihtilâf, birbirimizi anlayamayacak dereceye gelmiştir. Bundan sonra okullarımızı edebî dili bir olan hizmet edecek hâle getirmek lâzımdır. Kongrenin mektep ve medrese komisyonu tarafından hazırlanmış olan lâyihasında ilkokullarımız için dört sene süren öğretim tayin olunmuştur. Bunun üç senesinde sadece mahallî şive ile öğrenim icra edilip, son senesinde umumî Türk lisanı ile yazılmış kitaplar okutulmalıdır. Bu sayede yavaş yavaş muhtelif şive ve lehçeler birleşmiş olur.”

İsmail Bey’in Eğitimde Yeni Metod Görüşü:

İsmail Gaspıralı Beyin en başarılı olduğu hususlardan birisi de eğitim konusudur ki, yeni metotla eğitim programı dolayısıyla en fazla tepkiyi muhafazakâr Müslüman topluluklarından görmüştür. 1881’de yayınladığı eserinde medreselerde reform meselesini dile getirmiş olmakla birlikte mekteplerle ilgili herhangi bir şey yazmamıştır. Ancak buna rağmen o, eğitimde reform meselesinin ilkokuldan başlatılması gerektiğini iyi bir şekilde tespit etmiş ve bu yönde faaliyete girişmiştir.

İsmail Bey mektepte reform yapılması konusunda niçin bu kadar ısrarla durduğunu şöyle izah etmektedir; “1881 yılında topladığım malûmata göre Rusya Türklerinde on altı bin küsür mahalle mektebi, iki yüz on dört medrese mevcut olup, bu on altı bin mektepte, yarım milyon Türk çocuğunun beşer sene ömürleri çürütüldüğü hâlde onlara beş satır Türkçe okuyup yazma bile öğretilmediğini ve ancak Kuran okuma ve namaz duaları öğretilmekle yetinildiğini gördüm. Bu mahalle mektepleri, sırf dinî addolunduklarından dolayı resmen dinî idarelerin (İdare-i Şer’iyye) nezaretinde, hakikatte ise hiç kimsenin nezaretinde bulunmuyorlardı.”

Aynı şekilde Gaspıralı, “Terakkî ve Maarif” adlı makalesinde, eğitimin önemi konusunda şunlara yer vermektedir; “İnsanoğlu hakikati ve saadeti hiç bulamaz, velâkin bu hakikat ve saadet yolunda yürümeye yardımcı bir şey vardır. Bu, karanlıkta fenere benzer, buna maarif, bilgi denir. Maarif insanın fikrini çok eder, aklını keskin eder, zekâsını çoğaltır.”

İsmail Gaspıralı Beyin 1884’te Bahçesaray’da Kaymazağa Mahallesinde açtığı birinci mektebinde, ilk yıl dokuz veya on iki öğrenci bulunuyordu. Eğitim işleri için de Bekir Efendi adlı bir öğretmen tayin edilmişti. Bu muallimi (öğretmeni) bizzat Gaspıralı tayin etmişti. Sonuçta öğrenciler ilk yılda günde dört saat olmak üzere kırk beş gün eğitim gördüler. Gaspıralı’nın iddiasına göre, bu süre okuma ve yazmanın ögelerini öğretmek için kâfi idi. Belirlenen kırk beş günlük süre bitince İsmail Bey, halka yeni metodu benimsetmek ve Usûl-u Cedid’e ilgi uyandırmak için öğrencileri halkın önünde imtihandan geçirdi. Öğrenciler, daha önce görmedikleri bir kitaptan bir bölüm okuyacaklar ve okunanı yazacaklardı. Böylece öğrencilerin eski metotla eğitim görenlerin yıllarca öğrenemedikleri okuma yazmayı, yeni metotla kırkbeş gün gibi kısa sürede öğrendikleri ispatlanacaktı. Öğrencilerin yapılan sınavda başarılı olmaları, halkta bu eğitim usûlüne ilgi uyandırdı. Kısa bir süre sonra, 1890 yılından itibaren her vilâyette iki veya üç usûl-u cedid okulu açıldı ve Türk dünyasında, I, Dünya Savaşı öncesinde bir uyanış başladı.

Rusların kasıtlı olarak çıkardıkları güçlükler yüzünden hayatı büyük sıkıntılar içinde geçen İsmail Gaspıralı Bey, şerefle yürüttüğü dil ve kültür birliği ülkü ve mücadelesini çok iyi bir seviyeye getirdikten sonra 11 Eylül 1914 yılında vefat etti.

Türk Dünyasının (Doğu Türkistan’dan Balkanlara, Kuzey Türklüğünden yani Tataristan ve Başkurdistan’dan Suriye Türklüğüne, Afganistan, İran ve Irak Türklüğünden Türkiye Türklerine kadar) millî bir uyanış hâlinde olduğu günümüzde, Türk milleti Gaspıralı’nın işaret ettiği “Dilde, Fikirde ve İşte Birlik” hedefini gerçekleştirdiğinde onun da ruhu şad olacak ve adı saygı ile anılmış olacaktır.

BİBLİYOGRAFYA

A. Zeki Velidî TOGAN, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul 1981.

A. Zeki Velidî TOGAN, Türklüğün Mukadderatı Üzerine, Yay. Hzl, Tuncer Baykara, İstanbul 1977.
Bayram KODAMAN, “1876-1920 Arası Osmanlı Siyasî Tarihi” Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1993, C.XII, s. 62.

Cafer Seydahmet KIRIMER, Gaspıralı İsmail Bey. Yay, Hzl. Ramazan Bakkal, İstanbul 1996.

Ertuğrul YAMAN, A. Kemal BOLAÇ, Ahsen ESATO/LU, Türkiye’deki Türk Dünyası, Ankara 1998.

Mehmet SARAY, Gaspıralı İsmail Bey’den Atatürk’e Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği, İstanbul 1993.

Mehmet SARAY, Atatürk ve Türk Dünyası, İstanbul 1988.

Mustafa KESKİN, Atatürk’ün Millet ve Milliyetçilik Anlayışı, Ankara 1999.

Nadir Devlet, İsmail Bey (Gaspıralı), Ankara 1988.

Rafael Muhammeddin, Türkçülüğün Doğuşu ve Gelişimi, İstanbul 1988.


Orkun Dergisi , Kasım 2001, Sayı: 45 ve Aralık 2001, Sayı 46

Merhum İsmail Gaspıralı ve Bir Hatıra


Av. İ. Sıtkı OĞUZBEYOĞLU

Osmanlı İmparatorluğu devrinde Türklük için çalışan ve Rusya’da bulunan muhtelif Türk unsurlarının birleşmesi için gayret sarfeden büyük simalardan birisinin de Gaspıralı İsmail Bey olduğu herkesçe malumdur.

Gaspıralı Rusçaya hakkıyla vakıf olduğu gibi, o tarihteki Osmanlı Türkçesini tam manasıyla bilen bir zattı. Fakat o, Osmanlıcanın sadeleştirilmesi için çalışır, farsça ve arapça kelimelerin Türkçeden atılması, bunların yerine Türkçe karşılıkların kullanılması, Türk lehçeleri arasındaki farkın kaldırılması ve Türkler arasında dil birliğini temin için uğraşır dururdu. O, Türklük davasında cidden büyük hizmetler ifa etmiş müteceddit bir Türk bilgini idi.

Bahçesaray’da neşretmekte bulunduğu (Tercüman) gazetesi, baştan başa bu fikrin mürevviciydi. O tarihlerde Kırım alimleri arasında devam edegelen taassuba da isyan etmişti. O, hakiki bir müslümandı. İslam dinin taassubla ilgisi bulunmadığına inanan hakiki bir mümindi.

Bu satırları yazarken, aklıma onunla geçen bir muhavere geldi. Bunu yazmaktan kendimi alamadım.

1905 veya 1906 yıllarında idi. Ruslarla Japonlar arasındaki savaş, Japonların lehine sonuçlanmış, Ruslar büyük bir hezimete uğramışlardı. Ben de, sonbaharda Kırım’ı ziyarete gitmiştim. Bahçesaray’da kendisiyle görüşmüş, hürmetlerimi arz etmiştim. Beni yemeğe alıkoymuş, yemekten sonra da Han camiisinin hatibi bulunan Habibullah efendi ile beni tanıştırmıştı. Benim fikren ileri gitmeme, taasubtan uzak kalmama çalışan ve bana büyük telkinlerde bulunan Büyük Türk alimi beni biraz İslam dinine de vakıf sayarak onlarla görüştürmek istiyordu. Bir hayli dini mübahase geçmişti. Merhum bizlere şu suali sordu: “Kur’anı Kerim ilahi bir mucizedir. Buna inanıyoruz. Fakat, namaz kılarken mesela Fatiha’dan sonra Yusuf suresinden okunan ayetlerin namazla bir alakası olduğunu sanmıyorum. Çünkü, bu ayette mesela (Zeliha kollarını açmış Yusuf’u kucağına yahut da yatağına çağırıyor…) mealindeki bu ayetin namazda okunması caiz olmasa gerek, ne dersiniz demişti.

Bu mecliste Habibullah Efendiden başka Tebert’li, ismini hatırlayamadığım kadı da vardı. Kadı söz alarak (Mirzam, bu sual bizi küfre kadar götürür, böyle sual irad edilmez) dediği sırada Habibullah efendi de başını sallayarak (Doğrudur) demişti.

Merhum Gaspıralı, benim yüzüme baktı. Ben kemali cesaretle: “Sualiniz yerindedir. Bunun küfürle alakası yoktur Hakikaten ilahi bir vecd ile huzuru ilahide bulunan bir kimsenin o dakikada sureyi Yusuf’tan okumaması daha doğrudur. Unutulmamalıdır ki Kuran’ı Kerim’in bazı ayetleri ve sureleri kısastır.Yani hikayedir. Bu hikayeler kısmen sorulara ve kısmen de Araplar arasında çok meşhur kıssalar olduğundan bunları kısmen doğrulatmaya matuf ayetlerdir” demiştim.

Benim onlara karşı mukavemetim ve onları kısmen ıskatım Gaspıralı’nın pek hoşuna gitmişti, ve “Mollalar, Mollalar İnşallah İstanbul işte böyle alimleri yetiştirecek, Müslümanlık sizin (ıskat) ile ölülerin başına toplanarak (Kabeltü veheptü) nüzden kurtarılacaktır” sözünü ilave etmiş ve benim elimden tutarak ayrılmıştık.

Gaspıralı dünya dinlerini de incelemişti. Müslümanlığın akla en uygun bir din olduğunu delilleriyle kabul eden bir insan olduğu için bir taraftan Türklüğe, Türk dilinin vahdetine bir taraftan da Müslümanlığın hurafelerden temizlenerek layık olduğu mevkie çıkacağına inanan bir müctehid ve bu yolun tahakkuku için son derece çalışan bir mücahiddi. Kendisini hürmetle anarım.


EMEL Dergisi,  Sayı 7. Kasım 1961

Babamdan Hatıralar


Şefika GASPIRALI

Babam, şen, konuşkan ve güleç yüzlü bir insandı. Eğlenceyi severdi. Yaz aylarında bahçede şenlikler tertip eder, çalgı oyun ve dansla misafirlerini ağırlardı. İkramın başta geleni çiğbörek olurdu. Komşu kadınlar çiğ börekleri bahçenin bir köşesinde yapar ve pişirirlerdi. Misafirlerden bazılarının ocak başında kaçamak çiğbörek yedikleri olurdu.

Babamın sevdiği türkü “Demirciler demir döver…” türküsü idi. Ara sıra dalarak bu türküyü söylediğini hatırlarım. Rahmetli, bahçesini çok severdi. Ağaçlar altında yere serilmiş kilimlere uzanarak yer sofrasında yemek yer, sonra sırtüstü yatarak tabiata terk ederdi kendini. Tabiatı çok sevmesi hesabıyla yaz aylarında sık sık piknikler tertiplenir, bazen de korulukta kuzu kızartması yapılırdı. Kuzu kızartmanın ustası da Kırım’da kız çocuklar için ilk olarak usul cedit mektebini tesis eden kız kardeşi öğretmen Selime hanım idi. Bu pikniklerin birinde babam, ve kardeşim Rıfat’ta Robenson Cruzoe’nin bir hikayesini ağır ağır ve arada mütalaa yürüterek anlatmış, fakat hikayeyi tamamlamıştı. Kalan kısmını sizlere gelecek sene anlatır bitiririm demişti. Ve bu kitabı hiçbir yerden aramayarak hikayeyi okumamızı söylemişti. Bu kadar tenbih biz çocuklara kafi gelmiş ve bizler sabırla gelecek senenin yaz aylarını beklemiştik. Hakikaten babam ertesi yaz, hikayeyi evimizin terasında yere serilmiş kilimler üzerine sırt üstü uzanarak ve gözlerini simsiyah kubbenin parlak yıldızlarına dikerek anlatmış ve tamamlamıştı. Babamın insan terbiyesinde, önem verdiği cihet, sabır ve tevazu idi. Biz evlatlarına da her fırsatta bunların faziletini anlatır aşılamaya çalışırdı.

Evinde her vakit iki, üç besleme kız bulunur, zamanı gelince onların çeyizlerini yapar ve evlendirirdi. Düğünlerin iki gün devam ettiğini hatırlarım. Şayet gece şenlikler fazla uzarsa, usulcacık çalgıcıları savardı. Annem ve halalarımın kızmasına aldırmaz, itirazlarına güler geçerdi.

Ramazan, bayram mevlüt gibi önemli adetlere çok dikkat eder, şehrin ulema, münevverlerine ve mahalle sakinlerine ayrı ayrı iftar tertip eylerdi.

Bundan başka bir fırınla anlaşır ve Ramazan boyunca yüz fakire pide dağıttırırdı. İftar sofralarında adet ve ananeye uygun her şeyin bulunmasına çok dikkat eder ve bu hususta titizlikle dururdu. Bir defasında iftar sofrasında zeytin bulunmaması üzerine ev halkını adam akıllı azarladığını hatırlarım.

Denizi de pek severdi. Uluğkul köyü civarında deniz kıyısında çadırlar kurulur çoluk çocuk hizmetçiler, at araba ve hayvanlarımızla birlikte bütün bir ev halkı orada toplanır, bir nevi kamp hayatı yaşanılırdı. Babam, Buhara hanının hediyesi olan çok süslü çadırı kendisine tahsis eder ve çadırın kapısına da at kuyruğu bağlatırdı. Bu kamp hayatının devamınca eş, dost da burada ağırlanırdı.

1896 senesinde Çarın tahta çıkması münasebetiyle yapılan merasime babam da gazeteci sıfatıyla davet edilmişti. Merasime iştirak eden babam, dönüşünde bir projeksiyon makinesiyle bir sürü de resim getirmişti. Bu resimleri içinde Rusya’nın birçok şehir, Kırım, Kafkasya ve Orta Asya manzaraları ve buraların halklarını temsil eden tiplere ait fotoğraflar vardı. Fakat bunlar içinde bir tanesini hala hatırlarım. Bu bir Rus Kinazının Kazan Hanına bat merasimini tasvir ederdi. Han tahtından yanında hanımı ile birlikte oturmuş, knaz ise hanım karşısında diz çökerek onu selamlıyordu. Resmin gerisinde elleri hediyelerle dolu boyarlar sıralanmışlardı. Bu fotoğraflar içinde Deli Petro’nun da bir çok pozu vardı. Bahis konusu projeksiyon makinesini babam, bilahare Buhara Han’ına hediye etmişti.

Rahmetli, biz evlatlarını hep okumaya teşvik eder. Okuyacağımız kitapları bizzat seçerek satın alır, bilhassa klasik eserleri tercih eder ve dergilere de abone olurdu. Seçtiği eserlerin hepsi manidar ve milletseverlik duygusu telkin eden cinsten olurdu.


EMEL Dergisi,  Sayı 12. Eylül 1962

Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvazene


İsmail Gaspıralı

Mukaddeme

Zamanımızda Avrupa medeniyeti dünyanın her tarafında intişar yolundadır. Zamanımızdaki hayli memâlik-i îslâmiyede, medeniyet-i garbiye arzusunda bulunup, tarîk-i terakkiye girmiştir. Zamanımızdaki İslâmlar arasında malumatlı adamlar çoğalmakta olup intişâr-ı medeniyet zımnında teşvikât artmaktadır. Bu medeniyeti mu’ayene ve muvâzene etmek ve ne olduğunu bilmek en lâzım şeylerdir, değil mi?

Bahusus bu medeniyete İslâmlar dikkat etmeli ki, din-i islâm menba’-ı medeniyet ise de, Avrupa medeniyeti ile imtizacı nasıl olacak? Bu Avrupa medeniyeti umûmî bir medeniyet mi?

İslav kavminin pan-slavist efkârlısı Avrupa medeniyetini İslav kavmine her cihetten muvafık efkâr olmadığını ilân ediyorlar.

İslav’lara her cihetten muvâfık-ı meram ü efkâr olmayan medeniyet, İslâmlarca daha ziyâde tehlikeli olacağı hesap olunmaz mı? İşte bundan böyle bu müzakereye lüzum görülmüştür. Efkârım hal olunmuş bir meseleyi meydana koymak değil, acizlerinin bu kadar kuvveti yoktur. Velâkin mühim bir meseleyi az mı, çok mu müzâkereye düşürmek elimizden gelir ise, kendimizce büyük bir hizmet hesap ediniz.

Müzâkere

Avrupa medeniyeti veya ki diğer tabir ile Hristiyan medeniyeti namıyla ma’rûf olan suret-i ma’işet, nev’-i benî beşer için umûmî bir medeniyet mi ? Akvam ve zamanlar için bir kaide-i külliye rni? Akıl, fikir, feraset ve ahlak-ı insaniyenin son sözü meyve-i neticesi bu medeniyet mi? Avrupalıların i’tikadına göre- evet budur. Bunların itikadına göre bu medeniyet cümle âlemi ve akvâm-ı muhtelifeyi daire-i ziyadârına celp ve tâbi’ edecek bir kuvvet ve suret-i ma’işet imiş.. Şöyle ki Avrupa’nın ehl-i tarihi – ehl-i siyaseti ve ekser üdebâsı medeniyet-i hazıraya şu gözden bakdıklarından mâ’ada ehl-i ticareti ve bunların önünde, bazı peşinden düşüp hareket eden top ve tüfeng ve süngi erbabı dahi bu i’tikadın da’vasındadır! İngiliz bezleri, Fransız şarapları, Nemse biraları Avrupa haricinde her ne tarafa nakl olunurlar ise hep intişar-ı medeniyet zımnında nakl olundukları gibi Hind’de, Çin’de, Afrika’da, Amerika’da top fitilleyen nefer, medeniyet ve şeref ve ikbal-i insaniyet uğruna ateş ve kan püskürdüğüne kafiyen i’tikad etmiştir! Şu kadar var ki Avrupa suret-i ma’işetinde bulunmayan akvâm-ı saireyi daire-i medeniyete celp ve kani etmek için hukuk-u insaniyelerini inkâra kadar kalkışıyorlar. Çünkü şu mazlumların mu’amele-i cebriyeden ve naks-ı hukukdan çekecekleri mihnet ve zahmet ileride daire-i medeniyete dahil oldukdan sonra nail olacakları saadet ile katar katar örtülecek imiş! Amma hakikat bu mudur? Avrupa medeniyeti veya ki Hristiyan medeniyeti haricinde adem oğluna rahat ve sa’adet yokmu imiş? Daha açık ‘ibare ile-şu medeniyet macib-i sa’adetmi imiş?

Dünyanın en parlak kıtasının suret-i ma’işetine karşı aksi bir zanda bulunmak her ne kadar müşkül ise de ve bir nev’ dîvânelik hesap olunabileceği dahi şüphenin hâricinde değil ise de, fikir herhalde hür olduğuna arka verip Avrupa medeniyeti mucib-i sa’adet ü medeniyet-i ahiri olamayacağını katiyen itikat etmişimdir. Eğer bu maişet bu medeniyet suret-i ahiri ise insanlar çok tâli’siz imişler! Eğer bu medeniyetten a’lâ ve parlak medeniyet meydana gelmeyecek ise-insan oğlu rahat ü kıvanç-muhabbet ü hakkaniyet görmeyecek bir mahlûk imiş!

Şu söylediğimizden mezkûr medeniyet sayesinde olan keşfiyat ü ihtira’âtın mihanika ve teknika terakkiyâtının büyük medar-ı ma’işet olduğu inkâr olunur zannı olunmasın. Hayır asrımızda demirler yağ gibi eritildiği, çelikler ağaç gibi doğratıldığı, telgraf ve telefon muhâberâta vapur ve demir yolların nakliyata ve ticarete hizmetleri ma’lûmumuzdur. Velâkin semeresi bunlar ise de Avrupa medeniyetini başlıca ve a’lâ medeniyet hesap edemiyoruz. Avrupa ve Hristiyan medeniyeti bildiğimiz doğru ise eski komedyanın taze bir perdesidir. Ya’ni yeni bir medeniyet olmayıp eski medeniyetlerin sonudur ki medeniyet-i cedide ilerdedir? Her ne kadar bu medeniyetin eskilerden neş’et ettiğini Avrupa üdebâsı inkâr etmiyor ise de Avrupa medeniyeti başlıca bir medeniyet olduğu cümlesinin kavlidir. Burasına razı olamıyorum. Yunan ve Roma medeniyetlerinde müşahede olunan esâsî Avrupa medeniyetlerine dahi esâs olmuştur. Esâs bir olduğu hâlde medeniyet diğer olamaz. Ancak rengi, örneği başka olabilir. Vâkı’â Avrupa medeniyetinin özü cedid ve başlıca değil ise de rengi, tüsü cedid olduğunu inkâr etmiyorum….

Mütala’anın ilerisine dalmazdan evvel “Medeniyet” ne olduğunu kararlaştıralım. Zaten medeni şehirli ve medeniyet şehirlilik ma’nasmada olduğu cümleye ma’lûm olup, şehirli bir insan kırda ve sahra da ikâmet eden bedevî bir insandan rahatça, selâmetçe ihtiyatlıca ve emniyetlice bir hâlde yaşayabileceğinden “medeniyet” demeden, insanların rahat-selâmet-emniyet üzere yaşamakta olan bir usul ve süret-i ma’işet olduğu istihraç olunur. Bundan böyle bir medeniyetin sayesinde insanlar ‘umûmen ne derece rahat ve emin yaşarlar ise şu medeniyetin derecesi dahi ona nispeten ileridedir.Medeniyetin parlaklığını büyük büyük köyler-kiliseler-kaleler-fabriklar ve rövelver toplar ile ölçenlerden değiliz. Medeniyetin mikyası ‘umûmun ondan istifâdesidir. Diğer ölçü kabul edemiyorum.

Mısır medeniyetinden kalmış pramıdalar, dikili taşlar bir adamın nefsine ve keyfine milyonlarla âdem oğlu esir olduğunu rivayet ederler.

Yunan ve ba’de Roma medeniyetleri devrinde bir şehre ve şu şehrin yalnız ilerisine cümle’âlem esir olup hukuktan bî-behre kaldığı görünüyor.

Sanâyi-i nefiseler felsefîyyünlar, şu’âralar ve bunca cesim ebniyeler filânlar……denilirse evet bunları inkâr etmiyorum. Yunanlıların ve Romalıların ma’işet-i insaniyeye hizmetleri olmadı demiyorum. Velâkin medeniyetlerin nakış bir medeniyet olup belki on bin ebnâ-yı cinsinin sa’y-i semeresinden bir âdem istifâde ediyor idi. On bin âdem hukuk hâricesinde rahat yüzü görmez mihnet ü hakaretler kurtulmaz bir halde tutulup biri rahatça yaşıyor idi diyorum. Ve böyle usûl ve sûret-i ma’işete hoş nazar ile hiç de bakamıyorum. Avrupa medeniyeti ise bu medeniyetlerden tevellüt etti. Bunlardan a’lâca ve parlak ise de esasen bunlar ile bir medeniyet olduğundan bunlar ki nakıs bir medeniyettir. Romalılar esir etleri ile havuzlarda beslenmiş balığa doymayıp inkıraz buldukları gibi bunların oğullan olan Avrupalılar dahi bütün ‘âlemin semeresine doyamamaktadırlar.

Velhasıl medeniyet-i hâzıra Avrupalıların dedikleri gibi yeni bir medeniyet değildir. Eski usûl-i ma’işetin âhir şeklidir. Eski bir hikâyenin âhir sahifesidir.

Bu dediğime karşı iki türlü itiraz olunabilecektir: Her ne kadar Avrupa medeniyeti eski medeniyetlerden tevellüt etmiş ise de onlarda bulunmayan bir ruh ile taze can almıştır! Bu da Hristiyanlıktır deniliyor. Evet! Avrupa medeniyeti Hristiyanlık ile yan yana devam etmiştir. Velâkin Hristiyanlık inşaların ma’işetine ve birbiri ile mu’amelesine taze bir eser te’sis edebildi mi! Etmiş ise medeniyet taze (temiz) bir medeniyet olmuş olur. Hristiyanlığın ibtidası tabi’at-ı beşere mugayir bir hayli kavâ’id-i ahlâkiyeden ibaret olup, ba’de bu kava’idi neşredenler “Kilise” beyliği teşkil edip, değil eski medeniyete taze can ve esas versinler, kendileri eskilerin kavâ’id-i ma’işetine tâbi’ oldular! Târih ve vekâyi’ şahidimdir.

Roma zadeganları yerine baronlar, şövalyeler ve şato sahipleri geldiği gibi ruhbânî yerine kilise erbabı yerleşti! ‘Umümen ise, Roma medeniyeti inkıraz bulup Avrupa’nın güya cedid medeniyeti doğduğundan hiç haberi olmadı. Yine eski hukûksuzluk, bahtsızlık, kararsız mihnet ve zahmetten ‘umûm halâs olamadı.

Âletler, usûller, örnekler tebdil oldu.Velakin netice ve semere eski hâlinde kaldı.

Bir de denilir ki – evet! Avrupa’nın medeyinet-i hâzırası nakıs bir medeniyettir. Velâkin tabi’atiyle mürûr-ı zaman ile terakkiyi fehm ve ahlâk sayesinde eski medeniyetlerden kabul etmiş olduğu ba’zı esâsları terk ederek kemâl-i revnak kesb eder… Evet! nakıs esâsları terk eder ise, cedid ve yeni esâs üzre te’sis olunur ise bu medeniyet kemâlini bulur, ama buna taze medeniyet denilir ise de, Avrupa veya ki Hristiyan medeniyeti denilmez! Bu meşhûrenin nâmı ve zamanı geçmiş olur! Benim dediğim de bu.

Çok ertelere dalmayalım. Avrupa’nın hâl-i medenisi ne idi ve şimdi nedir? Pek çok resimler ile gözlerimizi, pek çok vâki’alar ile zihnimizi bozmaya hacet görmüyorum. Avrupa’nın hangi bir tarafına bakılır ise koca bir vilâyet bir milyon ahali zulme duçar olup, bir dük ve beş baron 15 şövalye ve kırk papaza esir ve bi-hukûk hayvan gibi onlara alet ve medâr-ı ma’işet değilmi idi? Ve bu da taze medeniyete taze can veren Hristiyanlığın en parlak, en güçlü nüfuzlu zamanında değilmi idi?

Gelelim bu güne: İşbu o ve meşhur ‘asra ki, sayesinde kıt’alar aynlıp deryalar deryalara katıldı.

Gökyüzüne çatlaşmış (karışmış) dağlar açılıp insan oğluna yol verdiler. Gelelim bu ‘asra… Muradımız XIX ‘asrın tarihini yazmak değil, semerât-ı medeniyesine bir göz atmaktadır.

* * *

Buyrun ister Paris’e, ister Londan’a ister diğer bir merkez-i medeniyet olan şehrin birine fikren sayâhat edelim. Meselâ London’a varmış olalım London’da ne göreceğiz? Dağlar gibi 5-6 kat kârgir binalar mı, cesim temür köprüler mi – Yer dibinden Femza nehri altından yapılmış temür yolları mı- 5-10 bin’amele işleyen fabrikaları mı- Hükümdar sarayları gibi olan mektepleri mi- ‘Âleme umûr-ı siyâset ve ‘adalet mümûnesi hesâb olunmuş meb’ûsân-ı divanhanesi parlementoyu mu göreceğiz? Hayır. Yalnız bunlara, aşikâre âsâr-ı medeniyete dikkat eder isek, ve maişetinin içyüzüne dikkat etmez isek, bir şey anlayamayız. Ancak kudretlerine, akıllarına şaşıp kalacağız. Maişetinin içyüzüne dikkat edelim.İşte beş yüz bin liralık bir kârgir bina. Yalnız içerisini ziynetlemiş mermer, ipek, billur, çini, fafûru akçeye tebdil olunur ise, şark ticaretine büyük bir sermâye olabilir. Bu bina bir adamındır.Yer zemininden yukarısında bir familya ikâmet ediyor. Üç beş adamdan ‘ibaret bu familyanın ahşam taamından sonra sofrasına naklolunan nâdir meyvenin ve müskiratın değeri olan akçe ile memâlik-i şarkiyese on familye, on gün rahat geçinebilir! Servet böyle toplanmış; ma’şet böyle bollanmış. Bu medeniyete tâb’i olmamak mümkün mü? Şu binanın yer zemininden aşağı katına dahi bir dikkat edelim. Üç beş ayak merdübar ile indik. Odaları insan dolu. Pencereler tavan dibinde. Duvar rutubetli yerden yine rutubet devam ediyor. Hava yok gibi… Kokudan insan terinden burnunuz varacak yer bulmaz. Sadâdan gürültüden kulaklar vazifesini terk eder. Gördüğünüz pislikten işittiğiniz edepsizlikten vicdan ayağa kalkar. Ufakça bir oda, sekiz on adam hapis olunmuş gibi kadın, kız, yaş, kart halsiz ve sarhoş ağlayan ve gülen hep bir yerde birbirini görmez ve işitmez gibi yaşamaktadırlar!…. Bunların mekânları değil bir odası olmayıp bir odada ancak kiralanmış bir yatak yerleri vardır. Yatak dahi kendilerin değildir. Şöyle ki, oturdukları, yatıp tur dukları yer icar iledir. Bir kazan bir çanağa malik olmayıp yedikleri lokantadan içtikleri tavernadan meyhanedendir. Alem yanar ise hakikaten bir hasırı yanmayacak bunlardır.

Şu milyonluk binanın üç beş katı bir familyaya mekân olup yer aşağısı alt katı bir iki yüz inşâna mekân ve dârî istirâhattir! Yukarı katta oturan familya bir kaymakamlık kadar mülke, 5-10 milyonluk servete mâlik! Aşağı katta 100-200 ebnâ-yı cinsin başını koymağa bir yastığı, örtünmeye bir yorganı su içmeyi bir bardağı yoktur! Mezkûr familya 100 sene bir iş etmeyip yatıp, yaşarsa hemen malı doymaz gibi, aşağı katta yüz adam iki üç gün hizmet bulmaz ise ne i’tibârı var ne aşayacağı!

…………………

………….

Buyrun darü’l-fününların birine girelim: Neler, tahsil olunmuyor: akıllardan hâriç gibi… Ne kemâlât, ne fehm, ne efkârlar bu? Fira’unlann nizâmnâmelerinden ‘asır-be-‘asır Mösyö Gladıston’un ba’zı tekliflerine gelince ‘ilm-i hukuku hıfz etmiş olan avukatlar. Bin atın kuvveti yetişmeyecek işi bir yük yer kömürine işleten makineciler. Beş on dirhem ecza ile koca dağı alt üst edecek kimyagerler. Deryalar üstüne köprü tutuşturacak mühendisler işbu fünunhânelerde yetişirler! Bu hanelere hayran olmamak mümkünmü? Evet! Avrupanın dârü’l-fünunlan ve gayrı, terbiye mahalleri bâis-i hayret ve şâyân-ı dikkatdir. Velâkin bunca ferden ve efkâr-ı ‘âlemi muhit olup da inşân içün en gerekli ve fünun-ı mütenevvi’anın en şerefli olacak bir fenni daire-i mer’iyenin ve tahsilin hâricinde bırakılmasına daha ziyâde ta’accüb ederim! Bu fen ise bir kaç bir senelerden beri öteden beriden inkıraz bulup sürülüp gelmekde olan Avrupa ma’işet-i medeniyesine nâ-ma’lüm “ahlâk ve tam hakkaniyet”ten bahs eden fenn-i âlidir!

Avrupa’nın neresi olursa olsun zâhir parlaklığı ile pek çok kimseyi aldatabilir. Zan edersin ki edeb ü rahat safa ü nezâket ‘adalet ve bahtiyarlık ‘alemin her tarafından kalkmış da yalnız buraya toplanmış! Heyhat parlak parlak amma, parlayan eşyanın hepsi altun ve gümüş değildir. Bir mîzân alalımda Avrupa’da göreceğimizi çekelim: Hesaba ve çekiye gelirmi ‘acaba ? Raşild gibi on on beş adamın yüz milyonlarla servetinemi ta’acüb edelim. On on beş milyon ahalinin ölümlük iki arşun toprağı olmadığına mı şaşalım! Londralı bir ladinin, Pariz hanımının terbiye ve letafet ve nezâketine mi hayran olalım. Londra ve Pariz caddelerinde vücûd ve ‘ırzını müzayede etmekte olan (defter mucibi) yüz elli bin fahişe hanımlara mı dikkat edelim!

Bir inekleri bizim on inek kadar süt verdiğinimi tahsin kılalım! Yüzde doksan dokuzu bir ineğe sahip olamadıklarından mı ibret alalım… Milyonlar sarf edip cihat-ı muhtelifede nasrâniyete da’vet ve tergibine mi bakalım. Avrupa’nın içinde kiliseye ve İncile imân kalmadığına mı hayran olalım! Güya hürriyet-i inşân için yaptıkları muharebeleri mi seyr edelim. Bîçâre Alzas-Loron bakire kızları Pariz de elli franga kadar firûhat olduğunu mîzân-ı insafa çekelim?!… Velhâsıl bir bakdıkça Avrupa ma’îşeti ve medeniyeti gayet süslü ziynetli ve yakışıklı bir kadına benzetiliyor velâkin birazda dikkat olunur ise şu kadının dişleri uydurma. Saçları takma. O, dolu dolu göğüsleri kabartma pamuk… Ve birde o canfes elbiseler taşladılır ise yaralara koturlara tesadüf olunup çevrilmeden gayri mecal kalmaz.

* * *

(Gaspıralı, Avrupa ‘nın bu çirkin yüzüne karşı çıkanların sosyalistler olduğunu ve yeni bir nizam kurmak istediklerini; ancak, “sosyalizme dair ileri sürülen bu fikirlerin ahlak dışı birtakım hayallerden ibaret olduğunu” söyledikten sonra, Avrupa’nın bu çürümüş yapısı sebebiyle sosyalist ihtilallerle çalkalanacağını haber verir:)

Avrupa’da ve belki cihanda bu mes’ele en büyük bir mes’eledir. İnkılâbât-ı müdhişe sosyalizm yüzünden gelecektir. Otuz yıllık muharebeler, Fransa İnkılâbat-ı Kebîri değilki Hun ve Moğol hareketleri sosyalizm inkılâbât-ı müdhişesi karşısında oyuncak derecesinde kalacaktır! Avrupa’nın istikbâline karşı toplanmakta olan belâyı kebîr budur. Ve medeniyeti ise sosyalizm dağlarında gark olunacaktır. Avrupa’nın müstemlekâta ‘aşk ü muhabbeti bu derdin zorundan vahşilere ve nim medenilere hamiyetten olmadığı ma’lûm yok!

…………

……………….

…………………….

(Batı anlayışındaki faydacılığı da eleştiren Gaspıralı, teklifini şöyle anlatır:)

Cedid hüsn-i ma’îşet ne yüzden gelecek. Bu ma’îşeti te’sîs edecek â’lâ esas ve kaide ne olabilir ki, meydân-ı tarakkiye çıkmış memâlik-i İslâmiye ve akvâm-ı müslime istikballerini te’min edebilsinler? Avrupa’nın peşinden gidip ba’de sosyalizm belâlarına uğrayacak isek yazık sa’y ü gayretimize. Okuya okuya sivilize olup Frenkler gibi olacağız diyecek isek ve mukaddes bir matlûb-ı marîşet kesb edemiyecek isek yazık bizlere!… İnsanların birbiriyle mu’âmelede fâ’ide ve faydadan evvel gözetecek bir şey yokmu imiş? Vardır! Bu da “hakkaniyet” dir.

İnsanların yekdiğeri ile mu’âmelesinde hakkâniyetden evvel gözetilecek bir şey yoktur. Nev’-i beşerin ma’işetine esas olabilecek hakkaniyetten mânada bir şey olamaz! Hakkaniyet üzre te’sîs olunan ma’îşet- en pak marîşet olacaktır. Bu ma’îşetin dâ’iresinde olan insanlar rahat yaşayabileceklerdir. Çünkü insanların her hareketi hakkaniyete istinâdan olursa zulm ortadan kalktığı gibi mazlum dahi bulunmayacaktır. Nefs ve zulm meydandan çekildikleri ile hakka niyet yüzünden meydana gelmiş ahvâl-ü maişete kangı insan ‘aks ve düşman olabilecek?

Eski medeniyetlerin kusuru ancak oldur ki hakkaniyet ma’işetin haricinde kalmıştır. Tasavvur edelim ki bir cem’iyet-i medeniyeyi teşekkül edenler ‘umûmen işlerini ve hareketlerini tam hakkaniyete bağlamış olsunlar. Hakkaniyete sığmayan surette “faide”yi terk etsinler… İnsanlar birbirinden nâ-râzı. Birbirine hasûd, birbirine emniyetsiz. Birbirinin varlığına kasd edebilir mi? Birbiri hakkında sû’-i zan ve sû-i kasda meyi kalır mı? Evet kalmaz! Kimse hukukum ‘aleyhinde olmadığına kani’ isem ve kimsenin hakkında değil isem kim benden nâ-hoş olacak ben kimden nâ-hoş olabilirim? Hiç!

Fünûn, mehânika, teknîka sayesinde insanlar suhulet ile esbâb-ı ma’işeti toplayabilirler. Velakin hakkaniyet hâricinde bunlardan insanoğlu rahat rahat istifâde edemez. Çünki herkes hissesini arttırmağa gayret eder. Kuvveti ziyâde olan hissenin ziyâdesini zabt eder amma hakkı da ziyâdemi idi bakalım.!?

Bilmem efkârımı anlata bilirmiyim? Velakin bu defa ziyâde bahs etmeye vakit kalmıyor. Gelelim bahsimizin neticesine:

Medeniyet-i cedîde hakkaniyet üzre te’sîs olunan bir maişetin semeresi olacaktır. Bu medeniyet-i cedîdeyi meydâna getirmeye İslamlardan ziyâde sermayedar bir millet görmüyorum. Bu sermâyemiz ise (Kelâm-ı kadimdir) ki icmâl-i hükmi “hakkaniyettir” Toprak ve mülk-sermâye ve fâ’iz-ferd ve cem’iyet-kesb ü kâr-sa’y ü gayret- hayr ü hayrat hakkında ‘öşür ve zekât kâ’ide-i külliyeleri insânları bahtiyar edecek hakikatlerdir! Sermâye-mülk-kesb ve kâr hakkındaki kavâid-i Kur’âniye Avrupaca esası hukuk ü ahlâk tutulabilmiş olsa idi, sosyalist efkâr-ı müdhişelerine hemân yer kalmaz idi. Çünkü azmi çokmı herkes Servete esir, fâ’ize ‘ömrü bir hidmetçi olmuş idi ve bunca nâ-hoşluğa meydan açılmaz idi!

Hukû-ı İslamiyenin derece-i â’lâlığını diğer bir tasavvur ile daha ziyâde izhâr edelim: Meselâ on dokuzuncu ‘asrın Avrupası maîşet-i beşer hakkında olan kavâ’id-i Kuraniye’yi kabul etmiş olsun. İbtidâ her sene hâsıl olan bunca varidatın zükût ya’ni kırkda biri ihtiyâclılara tahsîs olunacaktır. İstâtistikaya müraca’at edelim kaç milyona baliğ olacaktır, ikinci milyarlar ile nakd sermâyeler ki milyonlar ile insanları esîr etmiştir. Fâ’izsiz işlemeleri lâzım gelecektir. Ya’ni kuvve-i i’tibâri ile insanlara galebe edemeyip diğer surete tahvil edip bir sahibini değil pek çok efradı hissemend edecektir. Üçüncü, koca İngiltere dört beş bin, koca Fransa beş on bin adarrun mülkü olamaz idi. Ve olmuş bulunduğu halde dahi memâlik-i mezbürenin toprağından umûmun istifâdesi umûm için yengilce olur idi.

Artık Avrupa’yı bırakalım. Her ne kadar Avrupalılar kendi da’vâlarına kendileri mümeyiz olup medeniyetlerinin en a’lâ ve âhir medeniyet olduğunu hükm ederek cihanın her köşesine nakl etmeye cebre kadar varıyorlar ise de bu merhametin başlıca sebebi marş ile gelmekte olan haksızlık ve açlık inkılâbât-ı müdhişesidir. Bundan böyle te’mîn-i istikbâle muvâzene yolu ile çalışalım. Avrupa bir ihtiyardır. Tecrübesinden hisse alalım da hatâlarını tekrar etmeyelim: Mekteplerini darülfünunlarını bizler de te’sîs edelim velakin fünûn ile akıllarımızı ziyâlandırdığımız kadar hakkaniyet ile yürekleri doldurmağa çalışalım. Avrupa’da ne görsek çocuk gibi alıp çapmayalım. Baliğ gibi nedir neye varacak. Vicdan ve hakkaniyet hâricinde değilmi muvâzenesini etmeye dikkat edelim. Avrupa medeniyeti bilâ-muvâzene kabul olunacak bir şey olmuş olsa idi-bu medeniyete Avrupa’nın nısfı düşman olmaz idi.

Bir daha tekrar ediyorum. Fünûn keşfi yat ve ihtirârât-ı cedîdenin hizmet-i müfîdesini inkâr etmiyorum. Ancak ‘âlem-i İslâmiyetin ıslâhat ve terakkiyi hâcetli olduğu sırada bilâ-muvâzene Avrupa’yı taklîd etmesini akıl hesap etmiyorum. Rusya panslavistleri Rus ‘âlemi için Avrupa medeniyeti matlûb olamayacağını da’vâ ederlerde ‘âlem-i İslâmiyet müstakil bir tarîk-i terakki ve başlıca bir medeniyet araması lâzım gelmez mi?

(Ceride-i Tercüman muharriri Bağçesarâylı Ismâ’il Gaspırınski)

Matba-iEbuziya

Yeni Kitap : İsmail Gaspıralı’nın Fikrî Eserleri

Gaspıralı bu kitapta bir araya getirilen yazılarında, günümüzde de gündemde olan bir konuyu; Türk ve İslâm dünyasının “modernleşme” problemlerini ele almakta, bu dünyanın Avrupa ve Rusya ile nasıl ilişkiler kurması gerektiğini, Rusya Müslümanlarının sosyal, siyasî ve kültürel hakları uğrundaki mücadelelerini ve kendisinin düzenlemek istediği Dünya Müslümanları Kongresi hakkındaki teşebbüs ve düşüncelerini açıklamaktadır.

Derlenen bu eserleri, İsmail Bey’in Rusya Müslümanlarını tek başına değil Türk-İslâm âlemi içinde düşündüğünü ve onların çeşitli problemlerini bu bütünlük içinde çözmeye çalıştığını göstermektedir. Gaspıralı, temel görüşleri ve tavrı ile hem Türk dünyası hem de İslâm âlemi için mücadele eden bir fikir ve hareket adamı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Gaspıralı’ya göre Rusya, yönetimindeki büyük Müslüman topluluklar sebebiyle artık dünyadaki İslâm devletlerinden biri olduğu gerçeğini kabul etmeli ve Türk-İslâm düşmanlığından, onlara yönelik asimile siyasetinden vazgeçmelidir. Çünkü hem Rusya hem de İslâm âlemi, doğuda “Sarı Irk” tehdidiyle, batıda Avrupa emperyalizmi saldırganlığıyla kuşatılmıştır. Rusya ve başta Türkiye olmak üzere İslâm âlemi, bu iki büyük tehlikeden korunabilmek için aralarında ittifak yapmalıdır. Okuyucular için çok şaşırtıcı olsa da İsmail Gaspıralı, bu görüşleriyle günümüzde yeniden tartışma konusu olan “Avrasya Birliği” teorisinin kurucuları arasında yer almaktadır.

Yayınevimiz, Türk ve İslâm âleminin büyük bir şahsiyeti olan İsmail Gaspıralı’yı, “Seçilmiş Eserleri” ile okuyucularımızın hizmetine sunmaktan mutluluk duymaktadır.

Kitap: İsmail Bey Gaspıralı İçin

İsmail Bey Gaspıralı hakkında hazırlanmış en geniş makaleler derlemesi olan kitap Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Genel Merkezi Yayınlarından çıktı.

Kitabın başeditörlüğünü Hakan Kırımlı, editörlüğünü Bülent Tanatar, Dündar Akarca, İbrahim Köremezli yaptılar.

700 sayfalık bu muazzam başvuru kitabı Gaspıralıyı değişik yönleri ile ele alan seçkin bilim adamı , yazar ve araştırmacıların makalelerinden oluşmaktadır. (55 makale)

Birinci baskı : Ekim 2004

ISBN 975-96488-8-1

İsteme Adresi.: Meşrutiyet Cd. No.20/14 Kızılay – Ankara

(312) 419 47 49

İçindekiler:

Bölüm I. : Gaspıralı’nın Hayatı ve Şahsiyeti

Bölüm II. : Gaspıralı’nın Fikriyatı

Bölüm III. : Gaspıralı’nın İlk Yayınları

Bölüm IV. : Tercüman Gazetesi

Bölüm V. : Cedidcilik Hareketi

Bölüm VI. : Gaspıralı ve Maarif

Bölüm VII. :Gaspıralı ve Dil

Bölüm VIII. : Gaspıralı’nın edebi Faaliyetleri

Bölüm IX. : Gaspıralı’nın dünya Müslümanları Kongresi Teşebbüsü

Bölüm X. : Gaspıralı ve İdil-Ural

Bölüm X1. : Gaspıralı ve Kırım

Bölüm XII. : Gaspıralı ve Azerbaycan

Bölüm XIII. : Gaspıralı ve Türkistan

Bölüm XIV. : Gaspıralı ve Nogaylar

Bölüm XV. : Gaspıralı ve Bulgaristan

AMAN OGLUM


İsmail Bey Gaspıralı

Aman,  oglum, satma sakın, elindeki topragı,

Anan kibi seni besler bereketli kucagı.

Piçen, arpa, aş istemez, verir sana bunları,

Sefil rezil olma sakın, satıp ana topragı.
Yediklerin, içtiklerin ep bu topraktan kele,

Cebindeki akçaları sana bu toprak vere,

Alma, armut, arpa bogday, bag ve bostan cumlesi-

Topragın verdigi baylık… satma sakın, topragı…
Onu bilip, sevmelisin çayır ile bagçayı,

Akça suvdur akar kiter, bitirirsin akçayı.

Bagça kitti, akça bitti, ne olur senin alın?

Aman oglum, topla akça, geri kaytar bagçayı.
Bak, senin bir çayırın bar… Ne guzeldir çokragı,

Şırıl, şırıl kele suvu, yarıp kara topragı.

Lanet ider sana çokrak, satma sakın çayırı,

Eger satsan, çevirirsin  fenaya sen hayırı.
Saç tarlaya arpa, bogday, işle, bekle tarlayı,

Bir saçarsın- on alırsın, unutmayıp Hudayı,

Bir çuval bogdaya karşı, altın kumüş verirler,

Kereklerin er neyse- bunlar ile kelirler,
Aman oglum, satma sakın, elindeki topragı,

Anan kibi seni besler,  bereketli kucagı

Piçen, arpa, aş istemez, verir sana bunları,

Sefil rezil olma sakın, satıp ana topragı.

1906 yılındaki Alem-i Nisvan Mecmuasından alınarak Yıldız Dergisi 1991 sayı 4’de 96.sayfada kiril harfleriyle yayınlanmıştır.

Kırım


İsmail Bey Gaspıralı

Buna “Yeşil ada” derler, yüce maali Çatırdag,

Bunın bir tarafı çöldir, bir tarafı bagça bag.

Kelir suvlar yaylalardan, ne güzeldir boyları,

Altın aşlık tarlaları, kozuları koyları.

Öter kuşlar saba-akşam, olur yazda gülistan,

Er ne taraf göz idersen altın aşlık, bag-bostan

Pek güzeldir ab-avası, yay ve cay, cay ve yay,

Şeerlernin eskileri – Karasuv, Bagçasaray.

Dop-dolu edi halkımızla Yeşil ada bir zaman,

Az degildi yurtumızda Manla-Batır, karaman.

Zeval keldi, yurt bozuldu, kaç ve köç aldav ile,

Gitti halklar, keldi yadlar başka al ve dil ile.

Unutmanız çocuklarım, Kırım sizin vatandır,

Saip olunuz bu vatana çalışıp edep ile.

Buna “Yeşil ada” derler, yüce maali Çatırdag,

Bunın bir tarafı çöldir, bir tarafı bagça bag

Emel Dergisi , Sayı 191 Temmuz 1992 – Sf.23’ten alındı.