Fotoğraflar : Cenazesi

Cenaze
cenaze1.jpg: 1Gaspıralı İsmail Bey’in aziz naaşı, Bahçesaray’daki
evinin avlusundan kalabalığın omuzlarında çıkarılırken
(12 Eylül 1914)
cenaze2.jpg: 2İsmail Bey Gaspıralı’nın cenaze töreni.
cenaze3.jpg: 3İsmail Bey Gaspıralı’nın cenaze töreni. cenaze4.jpg: 4Tercüman kadrosundan merhuma son ihtiram.
mezar1.jpg: 5İsmail Bey Gaspıralı’nın mezarı (30’lu yıllar) mezar2.jpg: 6İsmail Bey Gaspıralı’nın mezarı (Temmuz 2000)

Fotoğraflar : Kendi Fotoğrafları

Gaspıralı İsmail Bey
gasp92.jpg: 8İsmail Bey, 1892 senesi.

gasp69.jpg: 1Gaspıralı İsmail Bey’in Yalta’da öğretmenlik yaptığı
dönemde, 1869’da çektirdiği bir fotoğrafı.
gasp72.jpg: 2İsmail Bey Gaspıralı Paris’te iken, 1872.
office.jpg: 3İsmail Bey Gaspıralı ofisinde iken. friends.jpg: 4Soldan, İsmail Bey Gaspıralı,
Hasan Bey Zerdabi Melik ve Av. Ali Merdan Topçubaşı…
gurzuf.jpg: 5İsmail Bey Gaspıralı ve Yusuf Akçura,
Gurzuf, Kırım.
akcura.jpg: 6İsmail Bey Gaspıralı ve Yusuf Akçura,
Gurzuf, Kırım.
gaspirali.jpg: 7

İsmail Bey Gaspıralı’nın yağlı boya portresi.

Fotoğraflar : Emel Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Fotoğraf Arşivi

Fotoğraflar : Ailesi

Ailesi
1890 yılına ait bu fotoğrafta, soldan: Zühre Hanım,

Gaspıralı İsmail Bey ve Fatma Hanım ile Rıfat ve Şefika Gaspıralı…

Gaspıralı İsmail Bey’in eşi Zühre Hanım’a

ait bir çocukluk fotoğrafı.


Şefika Gaspıralı’nın annesi Zühre
Hanım’ın evlilik dönemine ait fotoğrafı.
RifatGspr.jpg: 3
Şefika Gaspıralı’nın ağabeyi
Rıfat Gaspıralı.
DrHaydarGspr.jpg: 4
Şefika Gaspıralı’nın erkek
kardeşi Dr. Haydar Gaspıralı
aile2.jpg: 5
1912’de Bahçesaray’da Gaspıralı ailesinin
koruluğunda çekilen bu fotoğrafta, soldan
itibaren: Haydar Gaspıralı, Şefika Hanım,
Gaspıralı’nın kızkardeşi Zeyneb Hanım ve
eniştesi Adil Efendi (Yediler), Şefika Hanım’ın
oğlu Niyazi, Gaspıralı İsmail Bey ve kucağında torunu
Zöhre, arkasında kızı Nigâr ve Mustafa (yeğeni).
aile3.jpg: 6
Gaspıralı İsmail Bey’in yakın dost ve misafirleri ile
çekilmiş bir fotoğrafı… Mevcut fotoğraflarda kesinlikle
“haremlik-selamlık” ayrımı bulunmuyor ve karelerde
mutlaka eşler-anneler de erkeklerle birlikte yer alıyor.
(Şefika Gaspıralı sağ başta)
NigarGspr.jpg: 7
Şefika Gaspıralı’nın kızkardeşi Nigâr Hanım
(sol başta), yakın arkadaşları Leyla ve Meryem
Bulutçuk kardeşlerle birlikte.
SfkGspr.jpg: 8
Yıl:1896…Bahçesaray Polis Müdürü Ukrayna
asıllı Aleksandr Grigoryev İvanenko’nun küçük
kızı Olga’nın yaşgünü partisine katılanlar…
Şefika Gaspıralı en öndeki çocuklardan soldan ikinci
(siyah kıyafetli), arkasındaki siyah kıyafetli hanım ise
Ukraynalı öğretmen Ekaterina Vasilevna.
NasipY.jpg: 9
Şefika Gaspıralı’nın eşi ve Azerbaycan
Cumhuriyeti Başbakanı Nasip Yusufbeyli
SefikaGspr.jpg: 91
Şefika Gaspıralı’nın 85 yaşında iken
çekilmiş bir fotoğrafı..

Fotoğraflar : Emel Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Fotoğraf Arşivi

“İSMAİL BEY GASPIRALI VE DÜNYA MÜSLÜMANLARI KONGRESİ”


Zafer Karatay

Hazırlayanlar : Doç. Dr. Hakan KIRIMLI , Yrd. Doç. Dr. İsmail TÜRKOĞLU

TOKYO 2002, Islamic Area Studies Project, Central Asian Research Series No :4

Değerli bilim adamları Doç. Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Unv.) ve Yrd.Doç.Dr.İsmail TÜRKOĞLU (Marmara Ünv.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Md.Yrd.) İsmail Bey Gaspıralı’nın çok önemli bir teşebbüsü olan “Dünya Müslümanları Kongresi” hakkındaki bulunabilen bütün belgeleri ve kaynakları bir araya getirerek neşrettikleri bu eserle, İsmail Bey Gaspıralı hakkında yapılan çalışmalara çok önemli bir katkı sağlamışlar.

Müelliflerin “Önsöz”de de belirtikleri gibi Gaspıralı 1907-1911 yılları arasında toplanması için gayret sarfettiği “Dünya Müslümanları Kongresi” gerçekleşememişti…
83 sayfa hacmindeki kitabın içeriği şöyledir.

1.İsmail Bey Gaspıralı’nın Müslüman Kongresi hakkındaki “nedve” isimli makalesinin transkripsiyonu
2.İsmail Bey Gaspıralı’nın Müslüman Kongresi ile ilgili olarak Osmanlı padişahı II.Abdülhamit’e hitaben
yazdığı mektubu (Faksimile ve transkripsiyonu)
3.Müslüman Kongresi ile ilgili Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan bir belge (Faksimile ve transkripsiyonu)
4.İsmail Bey Gaspıralı’nın Müslüman Kongresi Mutemer-i İslam-i Amm isimli eserinin transkripsiyonu
5.İsmail Gaspıralı’nın Mutemer-i İslam-i Amm , Bahçesaray,1909 (faksimile)
6.”Müslüman Kongresi”nin Arapça nizamnamesi
7.İsmael Hamet “Le Congres musulman universal” Revue du Monde Musulman, No.1, January 1908,pp 100-107 (faksimile)
8.”Statuts du Congres musulman universal” Revue du Monde Musulman, No.2, February,1908,pp.399-403 (faksimile)

Medrese Meselesi (2)

İsmail Gaspıralı


Medreseleri yahşırak ve yani bir usûle getirmek için hâl-i hâzıralarına dikkat etmek lâzımdır. Medreselerde her bir hücre ve odanın talebesi ayrıca bir cem’iyet olarak aş su ve şâir levazımını özi tedârik eder bundan ötrü günün büyük bir kısmı ağaç kesmek aş ve nân bakmak semâver koymak gibi zarûr işler ile geçer. Ba’zı vilâyetlerde bir hücrede on beş talebe ikâmet eder; ba’zı yerlerde büyük bir bölme perdeler ile iki ya üç dâ’ire dilip her dâ’irede beş on tâlibü’l-‘ilm ikâmet eder. Ekser hücreler sıhhat-i beden için lâzım mikdâr ziya ve hava almaz.

Talebenin büyükleri müderris efendiden ders alırlar; mübtedîler büyüklerden okurlar. Müderris efendiler dersten mâ’ada hitabet ya imamet ile meşguldür; idareleri ya’ni ma’âşlıkları ekser azdır; yeterlik değildir. Vakfı olan medrese azdır. Bu hâlde medreselerde senevi ancak altı ay kadar ders olunuyor; altı ay talebe medrese hâricinde bulunup kışlık rızkını tedârik edip cürer. Bunları herkes ‘öşürden sadakadan bakar. Güz ahiri ya kış başı bunlar medreselerine cem’ olup her biri birer mikdâr un, et, may ve bir mikdâr akçe peyda edip gelirler. Bunun ile ma’îşet ederler.

Talebenin hâl ve derslerine muntazam bir nezâret ve dikkat edilmiyor; bilip bilmediği imtihan ile ta’yîn olunmuyor; derece-i ‘ilmi ve tahsili teftîş ve imtihan ile ölçenmeyip “sene” ile kararlanıyor. “Bu softa filân filân fenlerden ve kitaplardan imtihan berdi.” denilmeyip “filân kadar sene medresede yattı” demek ile ‘ilm ve kemâlât ta’yîn olunuyor.

Tahsilde lisân-ı ‘Arap, fıkıh ve ‘akâ’id fenlerinden mâ’ada ders edilmiyor; ana dilinde, kitabet ve hüsn-i hatta cüz’î bir sa’y görülmüyor bunlara dikkat olunmuyor. Küllî müşkilâta daha bir müşkilât olmak üzere ba’zı medreselerde ‘ Arabî dersleri lisân-ı Farisî ile beyân olunuyor. Ana dilimizde ders edildiği hâlde pek ağır olan ‘Arabî dersleri Farisî ile söylenip daha müşkil bir tarza koyuluyor.

Bu hâller ile tahsîl-i ‘ilm ve terakki olur mu? Evet olamaz senede altı ay günde üç sâ’at bilâ-nezâret bilâimtihân bilâ-nizâm ve intizam tahsil evet on beş yirmi seneler ‘ömür ister ve bunca ‘ömrü aldıktan son ne lisân-ı ‘Arabî bize mal eder, ne lisân-ı Türkîde kemâlât verir. Çok garip ve ta’accüptür ki bu hâller ile dahi üç beş ‘ulemâ yetişiyor, lâkin ekserin yalnız nâmı ve kıyafeti “molla”dır. Şâyân-ı teessüf budur. Bu ‘asrın ehl-i İslâmı tedennide bulunduğu; ekser insanların fehmsizliği nihayet derecelere bardığı medrese tahsili derece-i lâzımede olmadığındandır.

Fünûn ve kemâlât-ı cedide tursun; bunlardan bahs etmiyoruz; fünûn ve edebiyât-ı ‘atika-i ‘Arabî tahsîl olunmuyor; eğer medreselerde fünûn ve edebiyât-ı ‘Arabî lâzımınca tahsîl edilse; lisân-ı ‘Arapta mevcut edebî fennî ve siyâsî asâr-ı mu’tebere gözden geçirilse ‘ulemâmızın hâli ve milletin fehm ve basîreti ileride olur idi. Cümleden biri meselâ “Mu-kaddime-i Tarih-i İbn-i Haldun” mutâla’ası deryâlarca fehm ve fikr berir idi, lâkin İbn-i Haldun’ı okumak için lisân-ı ‘Arabîyi bilmek gerek; bu lisân ise neçik bilinsin ki elifbası makamında olan “sarf ve nahv” tahsiline on sene ‘ömür gidiyor. Bu hâlde evet Farabî’nin, İbn-i Sina’nın, Gazalî’nin, İbn-i Haldun’un ve sâ’ir meşâhirin ‘asarı mütrek kalıyor. Meyl-i ‘avam dünyâmızı berbâd ediyor.

Çâre ne? Islâhat-ı mülâhaza ve gayrettir.

Bugünde tahsîli arttırmak, meydânlaştırmak hîç mümkin değildir, lâkin bir hayli ıslâhat icra etmek mümkindir zannederiz. En ibtidâsında dokuz ay tahsîl ‘âdet edilmeli; ikinci, talebeyi aş, su, çay tedârikinden kurtarıp her gün sekiz dokuz sâ’at ders ile mesul etmeli; üçüncü- medrese ve hücrelerin meydanlığı müsâ’ide ettiği kadar talebe cıyıp bunları rahat etmeli; Tatar oğlu cidar deyi tuzlu balık şekilli dizip koymamalı; dördüncü- talebenin aşını, suyunu, çayını hazırlap bermeli. Sınıf sınıf edip ders bakmak için iki üç mümeyyiz ve molla softalara emânet edip bunlar talebenin ve medresenin her hâline dikkat ve nezâret kılmalı ve derslerde medrese mu’âvin ve senede bir imtihân olmalı; beşinci- her medresede bir aşçı ve bir hizmetçi bulundurmalı; bunlar aş ve çay ve sâ’ir hizmet ile meşgul olmalı. Altıncı- müderris efendiler imamlık ve hatîplik gibi me’mûriyetlerden azâd olunup ma’îşetlerine kâfi idare ta’yîn ya vakf edilmeli; yedinci- ders vermekte, usûl-i fikr ve mülâhaza olunup ana dilimizde okumak yazmak ve ‘ilm-i hesaba biraz ziyâde yol vermeli. Haftada bir iki gün ‘Arapça tekellüm olunacak günler medresede şâir dil ile söyleşmek memnu’ edilmeli; sekizinci- cümle talebenin ders ve aş ve istirahat sâ’atleri ta’yîn olunup sınıf sınıf cümlesi birden derste ve aşta bulunmalı.

Bu gibi ya buna uşar tertibat ile seneden “üç ay” ve günlerden “üçer” sâ’at kesb edilse on senelik dersler beş senede hâsıl olacağı der-kârdır. Daha ziyâde ıslâhat ba’de fikr olunur.

Usûl-i hâzırada üç beş talebe bir olup bir kazan ve bir semâver isti’mâl ediyorlar. Medresede on hücre bar ise on kazan kaynıyor, yirmi talebe bunlara me’mûr oluyor. Medresede mevcûd meselâ elli altmış talebe koşulup bir kazan kaynatmaya ittifak etseler hâsıl olan bereketler hemen bir aşçı tutacak kadar fâ’ide hâsıl olur. Büyük talebeler nöbet ile kilere ve aşhaneye nezâret edebilirler. Her hâlde elli altmış talebe koşulup bir aşçı ile bir hizmetçi tutmaya çâre bulurlar. Ancak talebeye ‘öşür, zükût ve sadaka berecek hamiyetmendân vereceğini ka-aldırmayıp üç ayda yazda vermeli ki talebe sentabr başında medresede bulunsun.

25 Fevral (Şubat) 1894, sayı: 8.

Medrese Mes’elesi (1)

İsmail Gaspıralı


Medrese-i îslâmiyelerde ‘ulûm-ı dîniyeden mâ’ada fünûn-ı cedîde tahsîli ‘âdet edilse fâ’ideden hâli olmayacağı geçen bir nüshamızda Trabzon vilâyetinden alınıp kısmen dere edilmiş bir mektupta arzu edilmiş idi. Bu mes’ele ‘indimizde en büyük ‘ad olunan bir mes’eledir. 1881 senesi elimize ibtidâ kalem aldığımızda bu mes’eleye dâ’ir mahsûs bir risale neşr etmiş idik.

 

Târîh-i İslama nazar edildikçe hilâfet-i Abbâsiye zamanında Azya, Afrika ve Endülüs medreselerinde ‘ulûm-ı dîniyeden mâ’ada târîh, hendese, hikmet-i tabî’iye, felsefe ve hatta ‘ilm-i tıp tedris ve tahsîl edildiği görülür. Bu sayede ‘ulûm ve ma’ârif en yukarı tabakalardan ta köylüler arasına kadar bir derecede intişâr olunmakta idi. Mezkûr medreselerde yetişen “ulemâ” mü-nevverü’l-efkâr olup her cihette isti’dât ve kemâlât gösteriyor idi. Gazalîler, İbn-i Sinalar, İbn-i Rüşdler, Farabîler mezkûr medreselerin mahsulü idi.

Moğol tahribatından biraz daha evvelce zarar ‘ad edilip terk edilmiş fünûn ve ‘akliyatın fıkdanı ‘âlem-i îslâmiyeti en ziyâde kederlendirmiş hâllerdendir ve hâlâ pek çok kıt’aları hâb-ı gaflette bırakan ‘ulemâ-yı İslâmın ma’lûmâtsızlığıdır ve bu da medrese-i İslâmiyelerin usulsüz bir hâlde devam ettiklerindendir.

Bir düşünülsün: Meselâ Kaşgar’da ve yâki Afrika içi Burno’da medreseler de var, ‘ulemâ da var; ancak ne okuyorlar ve ne biliyorlar su’âline en ağır bir cevâp vermek lâzım gelir.

İslâm kaptanları bir direkli kayıklar ile bir taraftan bahr-i Atlantik’e kadar diğer tarafından Çin ve Muhît-i kebîr adalarına kadar gittikleri, dünyânın yolsuz zamanında tüccâr-ı İslâmın bilâ-tereddüt en uzak kıt’alara daldıkları, emti’a-i İslâmînin her tarafta mu’teber olduğu, seyyahlarımızın, vâ’izlerimizin cenubun en sıcak ve şimalin en soğuk yerlerine kadar vardıkları ve ‘umûm ahâlide efkâr-ı terakkî ve dirilik görüldüğü medrese-i îslâmiyelerin vaktiyle kalb-i ‘umûmîye saçtıkları ma’lûmât ve ziya sayesinde meydana gelmiş idi.

Medrese-i İslâmiyelerde ‘ulûm-ı diniye ile beraber ‘ulûm-ı ‘akliye ve ma’îşiye tedris edildikte efkârlı ve ma’lûmâtlı ‘ulemâ hükümet merkezleri olan şehirlerde bulunduğu gibi her köyde biri ikisi bulunuyor idi. Her mahallenin her karyenin bir imâmı olmak lâzım geldiği hâlde şu imâm gördüğü tahsilin netîcesi olarak hem “bir “âlim” hem bir “ehl-i kemâl”, idi. Mahalle cemâ’atinin ‘ibâdetine riyaset ettiğinden mâ’ada tevsî’-i ma’lûmâtına, ikdam ve terakkisine hadim olabiliyorlar idi…. >şimdi? Şimdi ne olduğunu söylemeye pek de hacet yoktur; daha iyisi ne yapmak lâzım olduğuna bakalım.

Medrese-i İslâmiyelerin cedvel-i tahsilleri ve usûl-i idareleri ve talebenin sûret-i ma’îşeti ıslâh edilmek lüzumunu göstermek için Avrupa’nın ve hatta memâlik-i şarkiyede sakin Ermeni Rum, Bulgar ve sâ’irlerin bu yolda ettikleri ikdam ve tedâbirin beyânından sarf-ı nazar yalnız patrikhane mekteplerinin programına bir göz edilip yetiştirdikleri papazların ma’lûmâtına dikkat edilir ise mükemmel programlı mektep-i milliyenin ne kadar büyük iş gördüğü anlaşılmış olur.

1881’de neşr ettiğim risâlde yazdığım üzre ‘umûm medreseler taht-ı nezârete alınıp talebe dinlendirilmeyip senede on ay tahsilde bulunmalıdır. Sarf ve nahv-i ‘Arabî dersleri sühûletli bir tarza konulmalıdır; talebe sınıf sınıf edilip imtihansız aşağıdan yukarı derse geçirilmemelidir; her medresede iki ve mümkün olur ise üç müderris bulundurmalı ki bunların biri lisân ve edebiyât-ı Türkîden ve hesaptan ders vermeli.

îbtidâ-yı hâlde her vilâyette bir “medrese-i ‘âliye” te’sîs etmeli ki bu medreseye gelen talebe lisân ve kavâ’id-i ‘Arabiyeyi ve Türkîyi bilip ve bir derece fıkıhtan, âkâ’id ve tefsirden ma’lûmâtı olmalı. Medrese-i ‘âliyeden ‘ulûm-ı ‘Arabiyenin ilerisi, edebiyât-ı ‘Arabiye, mantık, ‘ilm-i hesap, coğrafya, târîh, hikmet-i tabî’iye, usûl-i tedris, nizâmât-ı mülkiye ve ‘ilm-i servet tahsîl edilmeli. Huddâm, vâ’iz, nâ’ib, kadı, mu’allim-i mekteb-i sıbyân olmak isteyen efendiler “medrese-i ‘âliye”den çıkma olmalı.

Bu hâlde yavaş yavaş zıyâ-yı ma’ârif en çet karyelere kadar ve efkâr-ı terakkî en yüksek dağlara, en derin vadilere kadar gider.

Yersiz ta’assup kalkar; görenek vebası köterilir; “neme lâzım” durgunluğu ikdama yer verir; milletin fikri ve eli ayağı harekete gelir ve eski terakkîmiz yeni tarzda tecdîd eder.

Medreseleri ıslâh ve her vilâyette birer medrese-i ‘âliye etmek için pek büyük para lâzım olmaz.

(7 R. Evvel 1314 (4 Ağustos 1896) Sayı:30’un ilâvesi

LİSÂN MES’ELESİ

İsmail Gaspıralı


İzmir’de “İzmir” namında neşr olunan yeni ve güzel gazetenin bir nüshasında “umûm-ı üdebâmıza bir ihtar” ser-levhasıyla bir bent okuduk.

“Türk, ‘Arap, ‘Acem lisân-ı edebîlerinin hey’et-i mecmu’asından mürekkep enmüzec-i bediî” olan Osmanlı lisânının kısm-ı edebîsini nazar-ı tedkîkden geçirecek olur isek en evvel nazar-ı dikkatimizi -tenâfür- bahsi celp eder ki o bahisde de üdebâmızın isti’mâllerini şiddetle men’ etmekte oldukları “istasyon, konsültasyon, sikovastra, kart dö vizit, vapur, şimendöfer, kongre, konferans” gibi soğuk ve mütenâfir kelimeler; görür ve şu hâlin gitgide tekessür ederek lisânımızın teferrukuna bâ’is olacağını anlarız. Dünyâda insanların her türlü menâfi’ine mâni’ olan şey’i neş’et-i lisân maddesinden ‘ibaret olup bir kavmin bâ’is-i terakkisi olan şey’i de o kavmin efradının his ve lisânda ittihadlarıdır.” demişler. Pek doğru söylemişler.

Bugün ‘Araplarda Fransız ve İngiliz ve sâ’ir lisânlardan kendi lisânlarına karışmak isteyen kelimeleri der-‘akab yakalayıp mukabillerini bulup lisânlarından tard ediyorlar, “vapur”u görür görmez “bahre” nâmını veriyorlar. “Kart dö vizit”i işitir işitmez batakate’z-ziyâre nâmını çıkarıyorlar.

Şimdi bunu biz de yapmalıyız. Hatta şimdiye kadar yapmadığımız kabahattir.

İşte biz bugün üdebâmızı bu hizmet-i lisâniyeye da’vet ediyoruz.

“Tercüman”

Bu da pek doğrudur ve da’vet de güzel da’vettir.

‘Osmanlı lisânını sadeleştirmek aslı “Türkî” olan bu lisânı oldukça “Türkleştirmek” demektir; bundan matlap ise edebiyattan milleti ya’ni Türkleri müstefîd etmektir. Garp dillerinden dilimize karışmak isteyen kelimelerin mukabilini bulup kullanmak ve mukabilini bulamayıp kabul ettiklerimizi kavâ’id ve tabî’at-ı Türkîye tabîk edip kullanmak lâzım geldiği gibi ‘Arap’tan, Fars’tan kabul ettiklerimizi dahi böyle etmelidir. Türkçesi bulunan bir kelime yerine diğer bir lisânın kelimesini isti’mâl etmek cinâyet-i edebiyedir.

Lisân en ibtidâ’ “kavmî” olmalıdır ki herkes anlayabilsin. Lisânın yaraşığım letafetini ikinci derecede tutmalıdır. Bu hakîkati ben demiyorum hâl ile “Türkler” söylüyorlar. Mizân-ı edebiyeden beş paralık kıymeti olmayan bilmem nerede basılıp çıkan “Âşık Garip’ler, “Şah İsma’il”ler, “Köroğlu”lar, “Kerem”ler Edirne’den Bursa’dan başlayıp ta Azerbaycan, Horasan ve Kaşgar Türklerine kadar münteşir olduğu hâlde ma’lum edebîlerin yazdıkları eserler; o meşhur şâ’irlerin “idi” ile “dedfden mâ’ada Türkçesi olmayan ateşli şiirleri Türklere kapalı kalıyor!

Diyorlarki Türk lisânında nâzik ahvâl ve hissiyât-ı ruhaniye ifâdesine lâzım kelimeler bulunmuyor; binâenaleyh terkîb-i ‘Arabî ve Farisî olmadıkça lisân da lisân olmuyor. Belki böyledir, ama hâlâ bu zamana kadar Türk diline mahsûs bir lügatimiz olmadığı hâlde bu kadar kestirici bir hüküm etmeye hakkımız yoktur zann ederim; Türkçe’yi mükemmel bilen kimdir?

Türkçesi bulunmadı da onun için mi “demir yola” “şimendöfer” denilmek ‘âdet edildi? Türk dili aranılır ise; tahsîli lâzım görülür ise şimdi zann olunduğundan ziyâde zengin olduğu anlaşılır ümidindeyim.

Türk dili Türkçe olmalıdır; ‘Osmanlılar ise âl-i ‘Osman devletine mensup akvama hâkim olan ‘Osmanlı Türkleridir.

*

“Servet-i Finûn” gazetesinin 680. inci numrasında ‘A. Nadir beyin şâyân-ı dikkat musâhabe-i edebiyesi derc edilmiştir. “Ma’ârif-i edebiyemize hizmet için ne yapmalıyız?” su’alini edip cevâp vermeye çalışıyorlar, fakat yazdıkları güzel mülâhazalar “Ne yazmalıyız”dan ziyâde “Nasıl yazmalıyız” su’âline daha muvafıktır zannederiz.

Ne yazmalıyız? su’âline cevaben akvâm-ı ‘Osmaniye’nin ve ba-husûs ‘Osmanlı Türklerinin ma’lûmâtını tevesü’, efkârını işlek ve ‘âlî edecek şeyler yazmalıyız ve nasıl yazmalıyız? Su’âl ekseriyetin okup anlayabileceği bir tarzda ya’ni sade olarak yazmalıyız desek olmaz mı ‘acaba?

‘A. Nâdir bey böyle zannetmiyor. Lisân-ı ‘Osmaniye’yi sadeleştirmek nerede kaldı ki öz Türkîye ile şiir söylemek mümkün olamaz…. “Çünki lisânımız Türkçe değil, “Osmânlıcadır.” diyor.

Hîç işitmediğimiz bir şey bu idi, işittik.

Şinâsi’den evvel yazı yazan ‘Osmanlı Türkleri bugün de herkesçe kullanılan “Osmânlıca”yı ve meselâ Şemseddin Sami beyin ve Ahmed Midhat efendinin “sade” dil ile yazdıkları edebî ve fennî makaleleri görseler ‘Osmanlıca’dır demezler idi. Tamâm bunlar gibi zamanımızda dahi “kûre-i kalemiye”ye tâbi’ olanların “Türkçe güzel şiir yazılmaz” “terkîb-i’ Arabîsiz ve Farisîsiz lisanımız dönmez.” zannettikleri tabî’îdir.

Şîve-i ‘Osmâniyeyi sadeleştirmek lisân-ı Türkî’yi ilerletmek mes’elesinin ehemmiyet-i edebîyesinden mâ’ada daha büyük ehemmiyet-i siyâsiyesi vardır. Yazının yalnız güzelliği aranılmamak daha ziyâde “umûmî”liği matlap edilmelidir.

En eski ‘Osmanlı olan “Türklerden” mâ’ada devlet-i ‘Osmâniyeye tâbi’ bunca akvâm-ı sâ’ire vardır ki bunların lisân-ı hâkimeyi tahsilleri farzdır, halbuki bu farzın edası için uzun senelerce ‘Arabistan çöllerinde ve İran gül bağçelerinde dolanmak lâzım olur ise iş bozulur……

14 R. Ahir 1314 (11 Ağustos 1896) sayı: 31-1

Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvazene


İsmail Gaspıralı

Mukaddeme

Zamanımızda Avrupa medeniyeti dünyanın her tarafında intişar yolundadır. Zamanımızdaki hayli memâlik-i îslâmiyede, medeniyet-i garbiye arzusunda bulunup, tarîk-i terakkiye girmiştir. Zamanımızdaki İslâmlar arasında malumatlı adamlar çoğalmakta olup intişâr-ı medeniyet zımnında teşvikât artmaktadır. Bu medeniyeti mu’ayene ve muvâzene etmek ve ne olduğunu bilmek en lâzım şeylerdir, değil mi?

Bahusus bu medeniyete İslâmlar dikkat etmeli ki, din-i islâm menba’-ı medeniyet ise de, Avrupa medeniyeti ile imtizacı nasıl olacak? Bu Avrupa medeniyeti umûmî bir medeniyet mi?

İslav kavminin pan-slavist efkârlısı Avrupa medeniyetini İslav kavmine her cihetten muvafık efkâr olmadığını ilân ediyorlar.

İslav’lara her cihetten muvâfık-ı meram ü efkâr olmayan medeniyet, İslâmlarca daha ziyâde tehlikeli olacağı hesap olunmaz mı? İşte bundan böyle bu müzakereye lüzum görülmüştür. Efkârım hal olunmuş bir meseleyi meydana koymak değil, acizlerinin bu kadar kuvveti yoktur. Velâkin mühim bir meseleyi az mı, çok mu müzâkereye düşürmek elimizden gelir ise, kendimizce büyük bir hizmet hesap ediniz.

Müzâkere

Avrupa medeniyeti veya ki diğer tabir ile Hristiyan medeniyeti namıyla ma’rûf olan suret-i ma’işet, nev’-i benî beşer için umûmî bir medeniyet mi ? Akvam ve zamanlar için bir kaide-i külliye rni? Akıl, fikir, feraset ve ahlak-ı insaniyenin son sözü meyve-i neticesi bu medeniyet mi? Avrupalıların i’tikadına göre- evet budur. Bunların itikadına göre bu medeniyet cümle âlemi ve akvâm-ı muhtelifeyi daire-i ziyadârına celp ve tâbi’ edecek bir kuvvet ve suret-i ma’işet imiş.. Şöyle ki Avrupa’nın ehl-i tarihi – ehl-i siyaseti ve ekser üdebâsı medeniyet-i hazıraya şu gözden bakdıklarından mâ’ada ehl-i ticareti ve bunların önünde, bazı peşinden düşüp hareket eden top ve tüfeng ve süngi erbabı dahi bu i’tikadın da’vasındadır! İngiliz bezleri, Fransız şarapları, Nemse biraları Avrupa haricinde her ne tarafa nakl olunurlar ise hep intişar-ı medeniyet zımnında nakl olundukları gibi Hind’de, Çin’de, Afrika’da, Amerika’da top fitilleyen nefer, medeniyet ve şeref ve ikbal-i insaniyet uğruna ateş ve kan püskürdüğüne kafiyen i’tikad etmiştir! Şu kadar var ki Avrupa suret-i ma’işetinde bulunmayan akvâm-ı saireyi daire-i medeniyete celp ve kani etmek için hukuk-u insaniyelerini inkâra kadar kalkışıyorlar. Çünkü şu mazlumların mu’amele-i cebriyeden ve naks-ı hukukdan çekecekleri mihnet ve zahmet ileride daire-i medeniyete dahil oldukdan sonra nail olacakları saadet ile katar katar örtülecek imiş! Amma hakikat bu mudur? Avrupa medeniyeti veya ki Hristiyan medeniyeti haricinde adem oğluna rahat ve sa’adet yokmu imiş? Daha açık ‘ibare ile-şu medeniyet macib-i sa’adetmi imiş?

Dünyanın en parlak kıtasının suret-i ma’işetine karşı aksi bir zanda bulunmak her ne kadar müşkül ise de ve bir nev’ dîvânelik hesap olunabileceği dahi şüphenin hâricinde değil ise de, fikir herhalde hür olduğuna arka verip Avrupa medeniyeti mucib-i sa’adet ü medeniyet-i ahiri olamayacağını katiyen itikat etmişimdir. Eğer bu maişet bu medeniyet suret-i ahiri ise insanlar çok tâli’siz imişler! Eğer bu medeniyetten a’lâ ve parlak medeniyet meydana gelmeyecek ise-insan oğlu rahat ü kıvanç-muhabbet ü hakkaniyet görmeyecek bir mahlûk imiş!

Şu söylediğimizden mezkûr medeniyet sayesinde olan keşfiyat ü ihtira’âtın mihanika ve teknika terakkiyâtının büyük medar-ı ma’işet olduğu inkâr olunur zannı olunmasın. Hayır asrımızda demirler yağ gibi eritildiği, çelikler ağaç gibi doğratıldığı, telgraf ve telefon muhâberâta vapur ve demir yolların nakliyata ve ticarete hizmetleri ma’lûmumuzdur. Velâkin semeresi bunlar ise de Avrupa medeniyetini başlıca ve a’lâ medeniyet hesap edemiyoruz. Avrupa ve Hristiyan medeniyeti bildiğimiz doğru ise eski komedyanın taze bir perdesidir. Ya’ni yeni bir medeniyet olmayıp eski medeniyetlerin sonudur ki medeniyet-i cedide ilerdedir? Her ne kadar bu medeniyetin eskilerden neş’et ettiğini Avrupa üdebâsı inkâr etmiyor ise de Avrupa medeniyeti başlıca bir medeniyet olduğu cümlesinin kavlidir. Burasına razı olamıyorum. Yunan ve Roma medeniyetlerinde müşahede olunan esâsî Avrupa medeniyetlerine dahi esâs olmuştur. Esâs bir olduğu hâlde medeniyet diğer olamaz. Ancak rengi, örneği başka olabilir. Vâkı’â Avrupa medeniyetinin özü cedid ve başlıca değil ise de rengi, tüsü cedid olduğunu inkâr etmiyorum….

Mütala’anın ilerisine dalmazdan evvel “Medeniyet” ne olduğunu kararlaştıralım. Zaten medeni şehirli ve medeniyet şehirlilik ma’nasmada olduğu cümleye ma’lûm olup, şehirli bir insan kırda ve sahra da ikâmet eden bedevî bir insandan rahatça, selâmetçe ihtiyatlıca ve emniyetlice bir hâlde yaşayabileceğinden “medeniyet” demeden, insanların rahat-selâmet-emniyet üzere yaşamakta olan bir usul ve süret-i ma’işet olduğu istihraç olunur. Bundan böyle bir medeniyetin sayesinde insanlar ‘umûmen ne derece rahat ve emin yaşarlar ise şu medeniyetin derecesi dahi ona nispeten ileridedir.Medeniyetin parlaklığını büyük büyük köyler-kiliseler-kaleler-fabriklar ve rövelver toplar ile ölçenlerden değiliz. Medeniyetin mikyası ‘umûmun ondan istifâdesidir. Diğer ölçü kabul edemiyorum.

Mısır medeniyetinden kalmış pramıdalar, dikili taşlar bir adamın nefsine ve keyfine milyonlarla âdem oğlu esir olduğunu rivayet ederler.

Yunan ve ba’de Roma medeniyetleri devrinde bir şehre ve şu şehrin yalnız ilerisine cümle’âlem esir olup hukuktan bî-behre kaldığı görünüyor.

Sanâyi-i nefiseler felsefîyyünlar, şu’âralar ve bunca cesim ebniyeler filânlar……denilirse evet bunları inkâr etmiyorum. Yunanlıların ve Romalıların ma’işet-i insaniyeye hizmetleri olmadı demiyorum. Velâkin medeniyetlerin nakış bir medeniyet olup belki on bin ebnâ-yı cinsinin sa’y-i semeresinden bir âdem istifâde ediyor idi. On bin âdem hukuk hâricesinde rahat yüzü görmez mihnet ü hakaretler kurtulmaz bir halde tutulup biri rahatça yaşıyor idi diyorum. Ve böyle usûl ve sûret-i ma’işete hoş nazar ile hiç de bakamıyorum. Avrupa medeniyeti ise bu medeniyetlerden tevellüt etti. Bunlardan a’lâca ve parlak ise de esasen bunlar ile bir medeniyet olduğundan bunlar ki nakıs bir medeniyettir. Romalılar esir etleri ile havuzlarda beslenmiş balığa doymayıp inkıraz buldukları gibi bunların oğullan olan Avrupalılar dahi bütün ‘âlemin semeresine doyamamaktadırlar.

Velhasıl medeniyet-i hâzıra Avrupalıların dedikleri gibi yeni bir medeniyet değildir. Eski usûl-i ma’işetin âhir şeklidir. Eski bir hikâyenin âhir sahifesidir.

Bu dediğime karşı iki türlü itiraz olunabilecektir: Her ne kadar Avrupa medeniyeti eski medeniyetlerden tevellüt etmiş ise de onlarda bulunmayan bir ruh ile taze can almıştır! Bu da Hristiyanlıktır deniliyor. Evet! Avrupa medeniyeti Hristiyanlık ile yan yana devam etmiştir. Velâkin Hristiyanlık inşaların ma’işetine ve birbiri ile mu’amelesine taze bir eser te’sis edebildi mi! Etmiş ise medeniyet taze (temiz) bir medeniyet olmuş olur. Hristiyanlığın ibtidası tabi’at-ı beşere mugayir bir hayli kavâ’id-i ahlâkiyeden ibaret olup, ba’de bu kava’idi neşredenler “Kilise” beyliği teşkil edip, değil eski medeniyete taze can ve esas versinler, kendileri eskilerin kavâ’id-i ma’işetine tâbi’ oldular! Târih ve vekâyi’ şahidimdir.

Roma zadeganları yerine baronlar, şövalyeler ve şato sahipleri geldiği gibi ruhbânî yerine kilise erbabı yerleşti! ‘Umümen ise, Roma medeniyeti inkıraz bulup Avrupa’nın güya cedid medeniyeti doğduğundan hiç haberi olmadı. Yine eski hukûksuzluk, bahtsızlık, kararsız mihnet ve zahmetten ‘umûm halâs olamadı.

Âletler, usûller, örnekler tebdil oldu.Velakin netice ve semere eski hâlinde kaldı.

Bir de denilir ki – evet! Avrupa’nın medeyinet-i hâzırası nakıs bir medeniyettir. Velâkin tabi’atiyle mürûr-ı zaman ile terakkiyi fehm ve ahlâk sayesinde eski medeniyetlerden kabul etmiş olduğu ba’zı esâsları terk ederek kemâl-i revnak kesb eder… Evet! nakıs esâsları terk eder ise, cedid ve yeni esâs üzre te’sis olunur ise bu medeniyet kemâlini bulur, ama buna taze medeniyet denilir ise de, Avrupa veya ki Hristiyan medeniyeti denilmez! Bu meşhûrenin nâmı ve zamanı geçmiş olur! Benim dediğim de bu.

Çok ertelere dalmayalım. Avrupa’nın hâl-i medenisi ne idi ve şimdi nedir? Pek çok resimler ile gözlerimizi, pek çok vâki’alar ile zihnimizi bozmaya hacet görmüyorum. Avrupa’nın hangi bir tarafına bakılır ise koca bir vilâyet bir milyon ahali zulme duçar olup, bir dük ve beş baron 15 şövalye ve kırk papaza esir ve bi-hukûk hayvan gibi onlara alet ve medâr-ı ma’işet değilmi idi? Ve bu da taze medeniyete taze can veren Hristiyanlığın en parlak, en güçlü nüfuzlu zamanında değilmi idi?

Gelelim bu güne: İşbu o ve meşhur ‘asra ki, sayesinde kıt’alar aynlıp deryalar deryalara katıldı.

Gökyüzüne çatlaşmış (karışmış) dağlar açılıp insan oğluna yol verdiler. Gelelim bu ‘asra… Muradımız XIX ‘asrın tarihini yazmak değil, semerât-ı medeniyesine bir göz atmaktadır.

* * *

Buyrun ister Paris’e, ister Londan’a ister diğer bir merkez-i medeniyet olan şehrin birine fikren sayâhat edelim. Meselâ London’a varmış olalım London’da ne göreceğiz? Dağlar gibi 5-6 kat kârgir binalar mı, cesim temür köprüler mi – Yer dibinden Femza nehri altından yapılmış temür yolları mı- 5-10 bin’amele işleyen fabrikaları mı- Hükümdar sarayları gibi olan mektepleri mi- ‘Âleme umûr-ı siyâset ve ‘adalet mümûnesi hesâb olunmuş meb’ûsân-ı divanhanesi parlementoyu mu göreceğiz? Hayır. Yalnız bunlara, aşikâre âsâr-ı medeniyete dikkat eder isek, ve maişetinin içyüzüne dikkat etmez isek, bir şey anlayamayız. Ancak kudretlerine, akıllarına şaşıp kalacağız. Maişetinin içyüzüne dikkat edelim.İşte beş yüz bin liralık bir kârgir bina. Yalnız içerisini ziynetlemiş mermer, ipek, billur, çini, fafûru akçeye tebdil olunur ise, şark ticaretine büyük bir sermâye olabilir. Bu bina bir adamındır.Yer zemininden yukarısında bir familya ikâmet ediyor. Üç beş adamdan ‘ibaret bu familyanın ahşam taamından sonra sofrasına naklolunan nâdir meyvenin ve müskiratın değeri olan akçe ile memâlik-i şarkiyese on familye, on gün rahat geçinebilir! Servet böyle toplanmış; ma’şet böyle bollanmış. Bu medeniyete tâb’i olmamak mümkün mü? Şu binanın yer zemininden aşağı katına dahi bir dikkat edelim. Üç beş ayak merdübar ile indik. Odaları insan dolu. Pencereler tavan dibinde. Duvar rutubetli yerden yine rutubet devam ediyor. Hava yok gibi… Kokudan insan terinden burnunuz varacak yer bulmaz. Sadâdan gürültüden kulaklar vazifesini terk eder. Gördüğünüz pislikten işittiğiniz edepsizlikten vicdan ayağa kalkar. Ufakça bir oda, sekiz on adam hapis olunmuş gibi kadın, kız, yaş, kart halsiz ve sarhoş ağlayan ve gülen hep bir yerde birbirini görmez ve işitmez gibi yaşamaktadırlar!…. Bunların mekânları değil bir odası olmayıp bir odada ancak kiralanmış bir yatak yerleri vardır. Yatak dahi kendilerin değildir. Şöyle ki, oturdukları, yatıp tur dukları yer icar iledir. Bir kazan bir çanağa malik olmayıp yedikleri lokantadan içtikleri tavernadan meyhanedendir. Alem yanar ise hakikaten bir hasırı yanmayacak bunlardır.

Şu milyonluk binanın üç beş katı bir familyaya mekân olup yer aşağısı alt katı bir iki yüz inşâna mekân ve dârî istirâhattir! Yukarı katta oturan familya bir kaymakamlık kadar mülke, 5-10 milyonluk servete mâlik! Aşağı katta 100-200 ebnâ-yı cinsin başını koymağa bir yastığı, örtünmeye bir yorganı su içmeyi bir bardağı yoktur! Mezkûr familya 100 sene bir iş etmeyip yatıp, yaşarsa hemen malı doymaz gibi, aşağı katta yüz adam iki üç gün hizmet bulmaz ise ne i’tibârı var ne aşayacağı!

…………………

………….

Buyrun darü’l-fününların birine girelim: Neler, tahsil olunmuyor: akıllardan hâriç gibi… Ne kemâlât, ne fehm, ne efkârlar bu? Fira’unlann nizâmnâmelerinden ‘asır-be-‘asır Mösyö Gladıston’un ba’zı tekliflerine gelince ‘ilm-i hukuku hıfz etmiş olan avukatlar. Bin atın kuvveti yetişmeyecek işi bir yük yer kömürine işleten makineciler. Beş on dirhem ecza ile koca dağı alt üst edecek kimyagerler. Deryalar üstüne köprü tutuşturacak mühendisler işbu fünunhânelerde yetişirler! Bu hanelere hayran olmamak mümkünmü? Evet! Avrupanın dârü’l-fünunlan ve gayrı, terbiye mahalleri bâis-i hayret ve şâyân-ı dikkatdir. Velâkin bunca ferden ve efkâr-ı ‘âlemi muhit olup da inşân içün en gerekli ve fünun-ı mütenevvi’anın en şerefli olacak bir fenni daire-i mer’iyenin ve tahsilin hâricinde bırakılmasına daha ziyâde ta’accüb ederim! Bu fen ise bir kaç bir senelerden beri öteden beriden inkıraz bulup sürülüp gelmekde olan Avrupa ma’işet-i medeniyesine nâ-ma’lüm “ahlâk ve tam hakkaniyet”ten bahs eden fenn-i âlidir!

Avrupa’nın neresi olursa olsun zâhir parlaklığı ile pek çok kimseyi aldatabilir. Zan edersin ki edeb ü rahat safa ü nezâket ‘adalet ve bahtiyarlık ‘alemin her tarafından kalkmış da yalnız buraya toplanmış! Heyhat parlak parlak amma, parlayan eşyanın hepsi altun ve gümüş değildir. Bir mîzân alalımda Avrupa’da göreceğimizi çekelim: Hesaba ve çekiye gelirmi ‘acaba ? Raşild gibi on on beş adamın yüz milyonlarla servetinemi ta’acüb edelim. On on beş milyon ahalinin ölümlük iki arşun toprağı olmadığına mı şaşalım! Londralı bir ladinin, Pariz hanımının terbiye ve letafet ve nezâketine mi hayran olalım. Londra ve Pariz caddelerinde vücûd ve ‘ırzını müzayede etmekte olan (defter mucibi) yüz elli bin fahişe hanımlara mı dikkat edelim!

Bir inekleri bizim on inek kadar süt verdiğinimi tahsin kılalım! Yüzde doksan dokuzu bir ineğe sahip olamadıklarından mı ibret alalım… Milyonlar sarf edip cihat-ı muhtelifede nasrâniyete da’vet ve tergibine mi bakalım. Avrupa’nın içinde kiliseye ve İncile imân kalmadığına mı hayran olalım! Güya hürriyet-i inşân için yaptıkları muharebeleri mi seyr edelim. Bîçâre Alzas-Loron bakire kızları Pariz de elli franga kadar firûhat olduğunu mîzân-ı insafa çekelim?!… Velhâsıl bir bakdıkça Avrupa ma’îşeti ve medeniyeti gayet süslü ziynetli ve yakışıklı bir kadına benzetiliyor velâkin birazda dikkat olunur ise şu kadının dişleri uydurma. Saçları takma. O, dolu dolu göğüsleri kabartma pamuk… Ve birde o canfes elbiseler taşladılır ise yaralara koturlara tesadüf olunup çevrilmeden gayri mecal kalmaz.

* * *

(Gaspıralı, Avrupa ‘nın bu çirkin yüzüne karşı çıkanların sosyalistler olduğunu ve yeni bir nizam kurmak istediklerini; ancak, “sosyalizme dair ileri sürülen bu fikirlerin ahlak dışı birtakım hayallerden ibaret olduğunu” söyledikten sonra, Avrupa’nın bu çürümüş yapısı sebebiyle sosyalist ihtilallerle çalkalanacağını haber verir:)

Avrupa’da ve belki cihanda bu mes’ele en büyük bir mes’eledir. İnkılâbât-ı müdhişe sosyalizm yüzünden gelecektir. Otuz yıllık muharebeler, Fransa İnkılâbat-ı Kebîri değilki Hun ve Moğol hareketleri sosyalizm inkılâbât-ı müdhişesi karşısında oyuncak derecesinde kalacaktır! Avrupa’nın istikbâline karşı toplanmakta olan belâyı kebîr budur. Ve medeniyeti ise sosyalizm dağlarında gark olunacaktır. Avrupa’nın müstemlekâta ‘aşk ü muhabbeti bu derdin zorundan vahşilere ve nim medenilere hamiyetten olmadığı ma’lûm yok!

…………

……………….

…………………….

(Batı anlayışındaki faydacılığı da eleştiren Gaspıralı, teklifini şöyle anlatır:)

Cedid hüsn-i ma’îşet ne yüzden gelecek. Bu ma’îşeti te’sîs edecek â’lâ esas ve kaide ne olabilir ki, meydân-ı tarakkiye çıkmış memâlik-i İslâmiye ve akvâm-ı müslime istikballerini te’min edebilsinler? Avrupa’nın peşinden gidip ba’de sosyalizm belâlarına uğrayacak isek yazık sa’y ü gayretimize. Okuya okuya sivilize olup Frenkler gibi olacağız diyecek isek ve mukaddes bir matlûb-ı marîşet kesb edemiyecek isek yazık bizlere!… İnsanların birbiriyle mu’âmelede fâ’ide ve faydadan evvel gözetecek bir şey yokmu imiş? Vardır! Bu da “hakkaniyet” dir.

İnsanların yekdiğeri ile mu’âmelesinde hakkâniyetden evvel gözetilecek bir şey yoktur. Nev’-i beşerin ma’işetine esas olabilecek hakkaniyetten mânada bir şey olamaz! Hakkaniyet üzre te’sîs olunan ma’îşet- en pak marîşet olacaktır. Bu ma’îşetin dâ’iresinde olan insanlar rahat yaşayabileceklerdir. Çünkü insanların her hareketi hakkaniyete istinâdan olursa zulm ortadan kalktığı gibi mazlum dahi bulunmayacaktır. Nefs ve zulm meydandan çekildikleri ile hakka niyet yüzünden meydana gelmiş ahvâl-ü maişete kangı insan ‘aks ve düşman olabilecek?

Eski medeniyetlerin kusuru ancak oldur ki hakkaniyet ma’işetin haricinde kalmıştır. Tasavvur edelim ki bir cem’iyet-i medeniyeyi teşekkül edenler ‘umûmen işlerini ve hareketlerini tam hakkaniyete bağlamış olsunlar. Hakkaniyete sığmayan surette “faide”yi terk etsinler… İnsanlar birbirinden nâ-râzı. Birbirine hasûd, birbirine emniyetsiz. Birbirinin varlığına kasd edebilir mi? Birbiri hakkında sû’-i zan ve sû-i kasda meyi kalır mı? Evet kalmaz! Kimse hukukum ‘aleyhinde olmadığına kani’ isem ve kimsenin hakkında değil isem kim benden nâ-hoş olacak ben kimden nâ-hoş olabilirim? Hiç!

Fünûn, mehânika, teknîka sayesinde insanlar suhulet ile esbâb-ı ma’işeti toplayabilirler. Velakin hakkaniyet hâricinde bunlardan insanoğlu rahat rahat istifâde edemez. Çünki herkes hissesini arttırmağa gayret eder. Kuvveti ziyâde olan hissenin ziyâdesini zabt eder amma hakkı da ziyâdemi idi bakalım.!?

Bilmem efkârımı anlata bilirmiyim? Velakin bu defa ziyâde bahs etmeye vakit kalmıyor. Gelelim bahsimizin neticesine:

Medeniyet-i cedîde hakkaniyet üzre te’sîs olunan bir maişetin semeresi olacaktır. Bu medeniyet-i cedîdeyi meydâna getirmeye İslamlardan ziyâde sermayedar bir millet görmüyorum. Bu sermâyemiz ise (Kelâm-ı kadimdir) ki icmâl-i hükmi “hakkaniyettir” Toprak ve mülk-sermâye ve fâ’iz-ferd ve cem’iyet-kesb ü kâr-sa’y ü gayret- hayr ü hayrat hakkında ‘öşür ve zekât kâ’ide-i külliyeleri insânları bahtiyar edecek hakikatlerdir! Sermâye-mülk-kesb ve kâr hakkındaki kavâid-i Kur’âniye Avrupaca esası hukuk ü ahlâk tutulabilmiş olsa idi, sosyalist efkâr-ı müdhişelerine hemân yer kalmaz idi. Çünkü azmi çokmı herkes Servete esir, fâ’ize ‘ömrü bir hidmetçi olmuş idi ve bunca nâ-hoşluğa meydan açılmaz idi!

Hukû-ı İslamiyenin derece-i â’lâlığını diğer bir tasavvur ile daha ziyâde izhâr edelim: Meselâ on dokuzuncu ‘asrın Avrupası maîşet-i beşer hakkında olan kavâ’id-i Kuraniye’yi kabul etmiş olsun. İbtidâ her sene hâsıl olan bunca varidatın zükût ya’ni kırkda biri ihtiyâclılara tahsîs olunacaktır. İstâtistikaya müraca’at edelim kaç milyona baliğ olacaktır, ikinci milyarlar ile nakd sermâyeler ki milyonlar ile insanları esîr etmiştir. Fâ’izsiz işlemeleri lâzım gelecektir. Ya’ni kuvve-i i’tibâri ile insanlara galebe edemeyip diğer surete tahvil edip bir sahibini değil pek çok efradı hissemend edecektir. Üçüncü, koca İngiltere dört beş bin, koca Fransa beş on bin adarrun mülkü olamaz idi. Ve olmuş bulunduğu halde dahi memâlik-i mezbürenin toprağından umûmun istifâdesi umûm için yengilce olur idi.

Artık Avrupa’yı bırakalım. Her ne kadar Avrupalılar kendi da’vâlarına kendileri mümeyiz olup medeniyetlerinin en a’lâ ve âhir medeniyet olduğunu hükm ederek cihanın her köşesine nakl etmeye cebre kadar varıyorlar ise de bu merhametin başlıca sebebi marş ile gelmekte olan haksızlık ve açlık inkılâbât-ı müdhişesidir. Bundan böyle te’mîn-i istikbâle muvâzene yolu ile çalışalım. Avrupa bir ihtiyardır. Tecrübesinden hisse alalım da hatâlarını tekrar etmeyelim: Mekteplerini darülfünunlarını bizler de te’sîs edelim velakin fünûn ile akıllarımızı ziyâlandırdığımız kadar hakkaniyet ile yürekleri doldurmağa çalışalım. Avrupa’da ne görsek çocuk gibi alıp çapmayalım. Baliğ gibi nedir neye varacak. Vicdan ve hakkaniyet hâricinde değilmi muvâzenesini etmeye dikkat edelim. Avrupa medeniyeti bilâ-muvâzene kabul olunacak bir şey olmuş olsa idi-bu medeniyete Avrupa’nın nısfı düşman olmaz idi.

Bir daha tekrar ediyorum. Fünûn keşfi yat ve ihtirârât-ı cedîdenin hizmet-i müfîdesini inkâr etmiyorum. Ancak ‘âlem-i İslâmiyetin ıslâhat ve terakkiyi hâcetli olduğu sırada bilâ-muvâzene Avrupa’yı taklîd etmesini akıl hesap etmiyorum. Rusya panslavistleri Rus ‘âlemi için Avrupa medeniyeti matlûb olamayacağını da’vâ ederlerde ‘âlem-i İslâmiyet müstakil bir tarîk-i terakki ve başlıca bir medeniyet araması lâzım gelmez mi?

(Ceride-i Tercüman muharriri Bağçesarâylı Ismâ’il Gaspırınski)

Matba-iEbuziya

İsmail Bey Gaspıralı’nın 150. Doğum Yıldönümü Faaliyetleri Hareket Planı


GİRİŞ (DİLDE BİRLİK)

Türk Dünyası�nın yetiştirdiği bu büyük fikir adamı, gazeteci ve eğitimcisi, yaptığı hizmetlere karşılık Türk Dünyası’nda yeterince tanınmamakta ve bilinmemektedir. Genelde hakkında bilinenler �Dilde Fikirde İşte Birlik � şiarı, adı vb yüzeysel bilgilerdir. Hakkında yurtdışında yüzlerce makale ve araştırma olmasına karşılık Türkiye�de hakkında yazılmış aşağıda kaynaklar kısmında belirtilmiş sınırlı sayıda telif eser ve yaptığı işlerin önemi ile kıyaslanmayacak kadar az sayıda makaleler mevcuttur.

Çağımızın en önemli iletişim aracı olan Televizyon ve sinema için hazırlanan film ve belgesel iki tanedir. Birincisi TRT�nin 1993/94 yılında hazırladığı 6 bölümlük Kırım Belgeseli içindeki bir bölüm, ikincisi de Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından büyük fedakarlıklarla hazırlattırılmış olan 35 mm İsmail Bey Belgeselidir.

AMAÇ (FİKİRDE BİRLİK)

Onu doğumunun 150. yılında sadece Mart ayında dar bir çevre tarafından anılması değil, yıl boyunca yapılacak faaliyetlerle, bir Yunus Emre, bir Mevlana, gibi herkesçe bilinen ve tanınan, toplumun her kesimine mal olacak şekilde bir şahsiyet olarak tanıtmak esas amaçtır .

YAPILMASI ÖNERİLEN FAALİYETLER (İŞTE BİRLİK)

  • Öncelikle ilgili kişiler ve kuruluşlara , TİKA, mektup, faks, elektronik mektup, telefon ile başvurularak veya ziyaretlerle İsmail Gaspılalı�nın 150 doğum yıldönümü ve onun önemi hatırlatılarak yıllık faaliyet planları içerisinde ilgili kişiler ve kuruluşların yer almasını, faaliyetlere iştirak ve desteklerinin sağlanması. Radyo ve televizyonlarda özel programlar yapılması,var olan programlarda konunun işlenmesi, gazete ve dergilerde İsmail Gaspıralı ile ilgili yazı ve makalelerin yazılması…  Süre : Yıl boyunca , Yürütücüler : İsmail Gaspıralı�yı seven gönüllü kişi ve kuruluşlar… Hedef :

1. Milli Eğitim , Kültür, Dışişleri, İlgili Devlet Bakanlığı, TİKA, Tanıtma Fonu, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Üniversiteler (Tarih, Türkoloji Bölümleri, Türkiyat Enstitüleri) ve diğer ilgili resmi kuruluşlar

2. Vakıflar, Dernekler, Gazeteciler (Köşe yazarları Kültür ve Sanat Sayfaları), Dergiler

  • Konferanslar, sempozyum, anma toplantıları düzenlemek, düzenlenenlere iştirak etmek, gerektiğinde, yazılı ve görsel malzeme ile desteklemek. Resim sergisi düzenlemek. Serginin diğer şehirlerde de açılmasını temin etmek, desteklemek. Süre : Yıl boyunca. Hedef: Toplumun her kesimi
  • İsmail Gaspıralı�nın hayatı ve Fikirleri konulu yarışmalar düzenlemek, düzenlenmesi için yukarıda anılan ilgili kişi ve kuruluşlara müracaatlar yapmak. Süre: Yıl Boyunca Hedef: Lise ve Üniversite örencileri, Türkiyede okuyan Türk Dünyasından gelen öğrenciler. Bu üç ayrı öğrenci grubu için ayrı ayrı yarışma düzenlenebilir. Katkıyı ve ilgiyi temin etmek için vakıf ve dernekler bunları ortak olarak düzenleyebilir ve ödüle katkıda bulunabilirler.
  • Neşriyatlar yapmak, yapılan neşriyatları tanıtmak, Türkiye içinde ve başka ülkelerde yayınlanmış kitap, makale vb ilmi eserleri tanıtmak.
  • Diğer faaliyetler

Türkçe Basılmış Bazı Kaynak Eserler:

Gaspıralı İsmail Bey – Cafer Seydahmet Kırımer. – Avrasya Bir Vakfı Yayınları 0212 580 08 69 Belgegeçer :0 212 580 0869

Kırım Tatarları Arasında Milli Kimlik ve Milli Hareketler – Hakan Kırımlı, Türk Tarih Kurumu yayınları , Ankara,1997.

İsmail Bey Gaspıralı – Nadir Devlet, Kültür Bakanlığı Yayınları

Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi – Nadir Devlet

İsmail Bey Gaspıralı Albümü – Hasan Sabri Ayvaz tarafından hazırlanan arap harfleriyle basılan albumü Ali İhsan Kolcu hazırlayıp neşretti. Hamle Yayınları, İstanbul, 1999

Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey (1851-1914) – Mehmet Saray, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını

Gaspıralı İsmail Bey’den Atatürke Türk… – Mehmet Saray, Nesil Matbaacılık , İstanbul ,1993

Gaspıralı İsmail – Dr.Yusuf Ekinci , Ocak Yayınları, ankara 1997. (0312) 230 13 69 – 232 15 11

İsmail Gaspıralı. Ölümünün 50. Yılı Münasebetiyle Bir Etüd – Ahmet Caferoğlu

Şefika Gaspıralı ve Rusyada Türk Kadın Hareketi – Şengül-Necip Hablemitoğlu

Türk Kültürü Dergisi Gaspıralı Özel Sayısı – sayı 337-338 Mayıs 1991

Tarih Dergisi (Muhtelif sayılar) “Tercüman’dan Haberler” Hazırlayan: Sabri Arıkan. – Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Tel: (0212) 511 10 06 – 511 18 33

EMEL Dergisi  – www.emelvakfi.org

BELGESEL FİLMLER

Kırım Belgeseli

Yönetmen:  Zafer Karatay 30�x 6 bölüm

Yapımcı Kuruluş: TRT   – www.trt.net.tr

İsmail Bey Gaspıralı Belgesel Filmi

Yönetmen Zaur Muharrem

Yapımcı Kuruluş Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı   –  www.turan.org/yayin.htm

İSMAİL GASPIRALI HAKKINDA TÜRKÇE VE DİĞER DİLLERDEKİ ESERLER VE MAKALELERLE İLGİLİ BİBLİYOGRAFYA HAZIRLANMASI İÇİN KATKIDA BULUNABİLİRSİNİZ.

İsmail Bey Gaspıralı Hakkında Yazılanlardan


Ebulfez Elçibey’in  “Türk dili ve rus imperiya siyaseti” başlıklı makalesinden

Dahi Ismayıl Bey Gaspıralının (1851-1914) zamanın sınagından çıxmış “Dilde, fikirde ve işde birlik!” çagırısının derin ve ölmez menasını bu gün biz Türkler daha yaxından anlamaga baslamışıq. Anlamaga basladıq ki, dilbir olmayan millet tarixde yüksele bilmez, eksine zaman-zaman birliyini itirib dagılar, basqa milletlerin sikarına, sonra da quluna, kölesine çevriler. Rusiya imperiyasının Türke qarsı yüzillerle yeritdiyi barbar ve qanlı siyaseti cikinden bikinedek bilen Ismayıl bey çox gözel basa düsürdü ki, rusiya türk torpaqlarını tike-tike, loxma-loxma udaraq, her tikeye ve o tikede yasayan Türke, onun diline ayrı-ayrı ad qoymus, “ayır-buyur” siyasetini hem barbar, hem de ustacasına yerine yetirmekle imperiyaların en murdar klassik nümunesine çevrilmisdir. Ismayıl bey sanki milletine seslenmisdir: Ey Türk, ayıl, terpen, özüne gel ve bil ki, dilde birliyin olmasa, fikirde birliyin olmayacaq, fikirde birliyin olmasa, isde birliyin olmayacaq ve mehv olacaqsan!

Cafer Seydahmet Kırımer, (Gaspıralı İsmail Bey) ismiyle yazdığı değerli eserinde, şöyle yazmaktadır:

«Tercüman» bu muvaffakiyete, bu tarihi neticeye, muayyen ve sağlam bir millî programı müdafaa etmesiyle varabilmiştir. «Tercüman» yalnız Kırım, Rusya Türkleri ile değil, bütün Türk ve İslâm âlemi ile, candan alâkadar olmuştur. «Tercüman» da sahifelerini alelade haberlerle, veya eğlenceli romanlarla doldursaydı, ne bu kadar geniş bir sahada alâka uyandırabilir, ve ne de bu kadar kuvvetli bir iz bırakabilirdi. «Tercüman» da en baş makaleden en küçük habere, hattâ ilânlara varıncaya kadar, bütün yazılar Türkü, İslâmı alâkadar eden muayyen bir yolu ve kanaati canlandırırdı. «Tercüman»ın muvaffakiyetinde, bu hedef ve ciddiyetten mada, İsmail Beyin kendisine has açık, kısa üslûbunun ve sade dilinin de büyük tesiri vardı. Şunu da kaydetmek zarurîdir ki, İsmail Bey gazetecilikte de müstesna kabiliyete malikti. Türk âleminde fikirlerini halka yaymakta ve benimsetmekte de o eşsizdir.

Prof. Sadri Maksudî Arsal’ın 1914 senesi 202 No. lu (Tercüman) gazetesinde «Emeller Üstadı» başlıklı yazısından :

Lâkin ne söylesem de her söz, her cümle İsmail Beyin nazarımdaki büyüklüğüne, tarihî mevkiinin ulviyetine, kendisine olan nihayetsiz ihtiramatıma kıyasen pek küçük, pek renksiz hattâ hiç kalıyor! Gaspirinski kimdir? O, dünyada ne işledi? İşte eğer söz ile bunu bildirmek, bunu anlatmak mümkün olaydı, ben suallere cevap verirdim. Bu hususta şimdilik yalnız şunu diyebileceğim :- Gaspirinski, hepimizin fikrinde, kalplerimizde en büyük bir mahalli işgal eden bir kişidir. Hepimizin ufku millîsinde en nuranî bir noktadır. Her birimizin tevessülü fikrî tarihinde en malûm bir âlimdir. Bilâihtiyar her birimizin samimî ihtiramlarını celbeden, ismi zikrolundukta hepimizin ağzına «Büyük» kelimesini getiren şey ise onun işleridir.Dikkatle düşününüz ! Asırlandan beri Türk-Tatar kavimleri medeniyetten ırak, maarifsiz, zıyasız, gönülsüz, bir hayat ile yaşadılar. Ormanlarda, çöllerde, sahralarda, Türk – Tatarlar nursuz, şadlıksız, ölmüş bir hayat içinde asırlar geçirdiler… Mazi unutulmuş, hal sevinçsiz, istikbal meçhul idi. Önde bir hedef, sevindirecek bir maksat yoktu. Hülâsa: Rusya Türkleri çok zamanlar ruhsuz, şadlıksız yaşadılar, çünkü emelsiz, idealsiz idiler. İşte Türk – Tatar hayatının şu devrine nihayet verip, yeni bir devre girmesine sebep olan zat İsmail Bey Gaspirinski’dir. Onun minberi talimi olan «Tercüman» mânâsız hayatımıza mâna vermiş, maksatsız yaşayışımıza emeller icat etmiş, sönmüş maişetimize ümitler doğurmuştur…

Çelebi Cihan’ın 1915 senesi 203 No. lu (Tercüman) gazetesindeki «Anlayabilseydik» makalesinden :

Görmek, işitmek anlamak değildir; gökleri yıldızları, güneş ve kameri her gün görüyoruz, har, parlak ve yüksek ziyalarını her gün hissediyoruz da milyonlarca insanlar arasında hemen hemen pek âzımız bunların ne olduklarını anlayabiliyoruz. İsmail Bey de böyle, yüksek bir kâinat idi, onu da hepimiz işittik. Onun da nur ile, irfan ile, feyiz ve fazilet ile hepimiz ziyalandık. Hattâ bir çoklarımız görüştük ve konuştuk bile… Lâkin, bu ölmez şahsiyetin ne olduğunu anlayabildik mi ?…

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in, 1330 senesi 12 sayılı «Türk Yurdu» dergisinde «Ben O’nu Gördüm» başlıklı yazısından :

Kırım topraklarında asırların aşındıramıyacağı yeni bir ehram kuruldu; onun baş ucunda istekten, dilekten, inançtan, karardan dökülmüş manevî koskoca bir ebülhevl var. Nilin kenarında yükselen çölleri ve geçmişleri seyrediyor: Kırım’daki ise kıpçaklara, isteplere dalmış duruyor ve bekliyor. Kosvadaki tarihî mesnedimiz gibi yarınki Türk nesillerini kendine çağıracak pek mübarek bir meşhet daha var ki, Kırım yalılarında Türk âleminin ayak seslerini dinleyerek yatıyor. Bütün ömründe Türkü kurtarmak için yürüyen kahramana, Kırım’ın şimdi her zamandan daha sevgili olan topraklarındaki millî kahramanımıza yarın fakir iken zengin, zayıf iken güçlü, bedbaht iken kutlu olacak Türk nesilleri Türk bayrağını götürüp lahdine serecekler ve onun ve başının üstünde Türk dehasının yaratacağı yeni bir tacımehal yükselecektir.»

Prof. Ağaoğlu Ahmet’in «Türk Yurdu» dergisinin aynı yıl ve sayısında çıkan yazısından:

Dünyada Türk ve Türkçülük kaldıkça İsmail Bey de berhayattır, yani İsmail Bey ebedî ve cavidanidir. İsmail Bey elan da yaşıyor, yetiştirmiş olduğu yüzlerce şakirtlerinde, terbiye etmiş olduğu binlerce ruhlarda yaşıyor.»

Prof. Akçoraoğlu Yusuf’un ayni derginin ayni sayısındaki «Muallime Dair» başlıklı yazısından :

«İsmail Bey iyi bir muallim, mahir bir gazeteci, mümtaz bir muharrir, içtimaî ve siyasî bir mütefekkir ve faal bir cemaat hadimiydi. Lâkin bütün bu sıfatlar İsmail Beyi tanıtamaz. Türk ve İslâm âleminin son yarımasırlık âleminde, saydığımız evsafı haiz olabilecek yirmi – otuz kişi sayılabilir, fakat İsmail Bey tekdir, onun bir eşini daha, değil yalnız geçen elli yılın içinden, hattâ bir kaç asırlık İslâm ve Türk hayatından bulup çıkarmak zordur. Bence İsmail Bey’i hakkile tarif edebilecek bir sıfat vardır ki, o da ulemayı nasaranın hazreti İsa’dan bahsederken kullandıkları «muallim» tâbiridir. İsmail Bey «Muallim» di; o bir kısım beşeriyetin dünyaya ve hayata nazarlarını değiştirmeğe muvaffak oldu: Şimal Türklerinin hayatı fikriye ve içtimaiyelerinde azim bir inkılâbın husulüne fikrî menba, İsmail Gaspirinski’nin dimağı olmuştu. Bu noktayı nazardan İsmail Bey bir «inkılâpçı» ve medeniyeti garbiyenin «reformatör» kelimesine ithal ettiği mefhum murat olunmak üzere” bir «müceddit»tir.

Merhum Ayaz İshaki İdilli’nin, 1914 tarihli ve 40 sayılı «İl» gazetesinde «Büyük Üstad İsmail Bey» başlıklı yazısından :

Evet, İsmail Bey büyüktü, onun işleri de yaptığı hizmetleri de büyüktü. Onun ektiği tohumlardan yetişecek yemişler de ehemmiyetlidir. Onun ektiği güllerinden çıkacak çiçekler de dilberdir, güzeldir. Onun temelini kurduğu bina da sağlamdır. Artık İsmail Bey aramızda yok, o darürrahata gitti, lâkin onun ektiği tohumlar, çiçekler, aşıladığı ağaçlar bütün Rusya boyunca dağıldı. Milyonlarca talebeleri onun başladığı işi alıp götürmeğe, onun kurduğu işleri büyütmeğe koyuldular. Böyle ulu bir babaları olduğuna sevinerek işin sonuna götürülebilineceğine iman ederek işe giriştiler. Bu kahraman babalarını numune ve misâl addederek canlı imandan tecessüm eden babalarının çizdiği yoldan ayrılmamağa azmederek işe tutundular.

Prof. Köprülüzade Fuat Beyefendisinin 7 Mart 1928 tarihli ve 1377 No. lu «Cumhuriyet» gazetesinde çıkan «İsmail Garpirinski» makalesinden :

«Tercüman» yalnız Kırım’da değil, Kazan’da, Kafkasya’da, Türkistan’da, Turkistan-ı Çînî’de, Sibirya’da, Romanya’da, Bulgaristan’da, Osmanlı imparatorluğu dahilinde, hülâsa bütün Türk memleketlerinde büyük bir tesir yaptı Türklerin ve bilhassa Rusya Türklerinin millî intibahında mühim bir âmil oldu, her tarafta İsmail Bey’in bir çok takdirkârları muakkipleri yetişti.» «İsmail Bey Türk – İslâm dünyasında «kadın»ın mevkiini yükseltmek için de çok çalıştı. Maarifi kadınlar arasına yaymak, onları umumî hayata sokma Türk cemiyetini canlandırmak için zarurî bir şeydi. Onun bu hususta yazdığı bir çok yazılar tesirsiz kalmamış, az zamanda büyük neticeler vermiş, Rusya Türkleri arasında kadının içtimaî vaziyeti eskisine nisbetle çok yükselmişti. Onun lisan meselesi hakkındaki noktaî nazarı da çok şayanı dikkatti; Tercüman’ın şiarı «dilde, fikirde, işte birlik» düsturile hülâsa ediliyordu… Osmanlı edebî lehçesinin sadeleştirilmiş bir şeklile gazetesini çıkaran İsmail Bey muhtelif tekellüm şivelerine malik olan, muhtelif Türk şubeleri arasında bir «umumî edebî dil» olmasını, Türklüğün medenî terakkisi için en büyük vasıta addediyordu. O, bu çok doğru fikrini tamamile kabul ettiremedi, lâkin bu fikrin galebesi için elinden geldiği kadar çalıştı.» «Bütün hayatını Türklüğün yükselmesine sarf eden bu büyük adam, Türk halkının ebedî şükranına lâyıktır!…»
Merhum Mehmet Emin Resulzade’nin 15 Nisan 1933 tarihli ve 32 sayılı «İstiklâl» gazetesinde çıkan «Ortaklı Bir yıl Dönümü» yazısından :

Bütün gücünü sadeleştirilmiş türkçenin bütün Türklerce öğrenilmesin veren «Tercüman», yaydığı duyguyu hayatının sonlarına doğru «dilde, fikirde işte birlik» şiarı ile anlatıyordu. Bu şiarda dünya yüzüne yayılmış bütün Türklerin ayni ebedî bir dili konuşan, ayni siyasî gayeyi taşıyan, ayni teşekküller tarafından hedefe doğ götürülen, ayni metot ve taktiklerle çalışan bir camia halinde tasavvur olu düğü mânası saklıdır.

Türkistanlı kardeşlerimizin çıkarmış oldukları (Yaş Türkistan) dergisinin Nisan 1933 tarihli «Gaspıralı İsmail Bey» yazısından :

«Türkistandaki «Cedit mektepleri» İsmail Beyin vefatı münasebetiyle iki gün matem etmişlerdi. Muaalimler, yaş fikirli ulema ve bu mekteplerin yukarı sınıf talebeleri ise çok zaman göğüslerinde matem işaretleri takarak gezdiler.Rus boyunduruğu altında yaşayan bütün Türkler, o cümleden biz Türkistan Türkleri, millî uyanışımızda büyük âmil olan usulü cedit hareketini, Tercüman müessisi Garpıralı İsmail Beye medyunuz.Halka necat yolunu göstermiş ulu muallim ve büyük muharrir İsmail Bey her daim milletin azizleri sırasında yadedilecektir.

Millî Türk Şâiri Mehmet Emin Yurdakul’un «Türk Yurdu» dergi nin 27 Kasım 1330 tarihli nüshasında çıkan şiiri :

İSMAİL GASPİRİNSKİYE

Ey ulu Türk! Sen Kırım’ın kanlarile yoğrulmuş
Vahşilere esir olmuş, zalim tahtlar kurulmuş,
Şerefleri unutulmuş bir toprağı üstünde…
Onun seni kan ağlatan kara bahtı önünde
Felâketli milletine: «Uyan!» diye haykırdın
Bu ilâhi feryadınla onu nura çağırdın

İstedin ki, medeniyet güneşi
Zekâlara çeliğini akıtsın
Milliyetin diriltici ateşi
Vicdanları alevile ısıtsın.
Tâ ki Fatih Cengizlerin evlâdı
İslâvlığın pençesinden kurtulsun
Onun mazlum, sefil olan hayatı
Hür ve mes’ut bir talile can bulsun.

Sen bu aziz, büyük işe tek başına kalkıştın
Buna asil Zühren ile gece, gündüz çalıştın.
Yıllar geçti… Türk azmine ne Sibirin dehşeti,

Ne de ömrün azgın yüzü bir zayıflık vermedi
Sen arzunu kervan göçmez bozkırlara götürdün.
Bu uğurda katlandığın zahmetleri Türklüğün
Ümit dolu ufukları nurlarile okşadı
Resullerin rüyaları sende dahi yaşadı.

Sen kabrinde rahat uyu! Yakında
Bu sonuncu felâket de bitecek
Yarın senin hür bakışlı ırkın da
Altın devri terennümler edecek
Zira senin bıraktığın izlerde
Kadın, erkek bir genç neslin yürüyor

İman ile aşk sunduğun her yerde
İnkılâbın fikri hüküm sürüyor.
Bizden senin pak ruhuna fatihalar, rahmetler,
Unutulmaz hatırana, kalp dolusu hürmetler….


Gaflet devrinde aktedilmiş muahedelerle Türkiye’nin eli ayağı bağlanmış, misafir olarak kabul olunanlar haneye sahiplik hukukunu almışlardı. Avrupa, Memâliki Osmaniyeye «Hasta» namını veriyor. Hayır, hasta değildir, bağlıdır. Bir çözülsün de görün, nasıl güzel yiğit olur.

Gaspıralı İsmail, 24 Kasım 1896

Şu yazdıklarımızdan görülüyor, anlaşılıyor ki, millî maarifin ilerlemesi, intişarı yalnız nezarete mahsus değildir. Bu iş herkesin ve cümlenin hayat borcudur. Nezaret, nezaret eder bakar, teshil eder, muavenet eder, fakat, çalışmak kendisini bilen her Türkün vazifesidir.»

Gaspıralı İsmail,1911

«Ey vatan kardaşı, sen gel gayrete Her hizmete bir hüner muradı haliktır. Al hemen kalemle kitabı gel himmete, Bin hayvana bir insan hünerle galiptir. Çünkü farz olmuştur ilim bu ümmete, Kimge tâbi olmayan kitaba tâbidir. Hünersizlik yakışmaz bizim millete, Bin kılıçka bir kalem daim galiptir.

Gaspıralı İsmail

Ayrıca bakınız: İsmail Bey Gaspıralı’ya Dair Seçilmiş Yayınlar – İnci Bowman