|
Ana Sayfa - Hayatı - Eserleri - Fikirleri- Tüm Makaleler - Faaliyetler - Fotoğraflar - Bağlantılar - Arama |
|||
|
Dilde, fikirde, işte birlik ! |
|||
![]() |
Gaspıralı'nın Türk Dünyasında Verdiği Dil ve Kültür MücadelesiProf. Dr. Mehmet SARAY Gaspıralı İsmail Bey, yetişme yıllarında 1874'de
ilk İstanbul'a gelmişti. Bir sene kadar kaldığı İstanbul'da İsmail
Bey'in dikkatini çeken en önemli meselelerden biri de Türk dili üzerinde
yapılan münakaşalar idi. Tanzimat'la başlayan ve 1860'lı ve 1870'li yıllarda
Osmanlı aydınları arasında uzun tartışmalara sahne olan dil meselesi
Gaspıralı'yı son derece etkilemişti. İşte bu sıralar tanıdığı
"Şemseddin Sami, Ahmed Midhat, Mehmed Emin ve Necib Asım Beyler
gibi Osmanlı aydınları ile dostluğunu daha da geliştirmiş ve ömrünün
sonuna kadar da devam ettirmiştir. Bilâhare pek çok kişinin de katılacağı
bu Türk aydınlarına göre, Türklerin kültür sahasında kalkınabilmesi
için Türkçe'nin millî dil olarak mutlaka geliştirilmesi gerekiyordu. Yukarıda zikredilen fikir adamlarının görüşlerini
bir bir açıklamadan evvel, burada, dil ve milliyetçilik meselesinin
Osmanlı Türkiyesinde nasıl geliştiğini kısaca izah etmekte fayda
vardır: Fransız ihtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik
fikirleri kısa zamanda Osmanlı imparatorluğuna da sıçramıştı. Uzun
zamandır arayış içinde olan Osmanlı aydınları bu fikrin tesirinde
kalırken, bilhassa gayr-i müslim ahali arasında da bu fikirler yayılmaya
başlamıştı. Hatta bazı Avrupa devletleri Osmanlı teb'ası olan
gayr-i müslim milletleri ayrı devletler kurmaya teşvik etmişti.
Dışarıdan yapılan bu baskıları hafifletmek ve bu arada kendini
yenilemek ihtiyacını duyan Osmanlı devleti Tanzimat ve Islahat
Fermanları ile bir serî kararlar alıp ilân etmişti. Alınan bu
kararlarla gayr-i müslim halklara Avrupa devletlerinin yardım yapmaları
serbest bırakılmıştı. Bundan istifade eden Avrupa devletleri Osmanlı
teb'ası olan gayr-ı müslim milletler için okullar açmaya ve kendi
dillerinde eğitim yaptırmaya ve bu arada, bu milletleri Osmanlıya karşı
kışkırtmaya başlamışlardı. Bütün bu gelişmeler, Osmanlı aydınlarını,
devletin esas unsuru olan Türklüğü korumaya yöneltmişti. İşte bu yönelişin
içinde Türk dilini ve milletini düşünmek ve araştırmak ayrı
bir ehemmiyet kazanmıştır. Bu akımın ilk öncüleri olan Şinasi
Efendi ile Ziya Paşa, "Osmanlılık" ve “Osmanlı
Dili"ni, Türkçülük ve Türk Dili karşılığında ele alıp
kullanmıştır. Nitekim bu ikiliden Ziya Paşa, yazdığı "Şiir ve
İnşa" makalesinde "Osmanlı" kelimesini "Türk"
karşılığında kullanarak eski Osmanlı edib şâirlerinin kullandıkları
Arapça ve Farsça ağırlıklı dili tenkîd ederken şöyle diyordu:
"Hayır bunların hiç biri Osmanlı şiiri değildir... Acaba
bizim milletimizin, yâni Türk milletinin bir dili ve şiiri var mıdır?
Ve bunu yenileştirip arındırmak mümkün müdür?"(1) Dilde Türkçülüğü
ortaya atan Ziya Paşa'dan sonra Türk aydınları dil araştırmalarına
ağırlık vermişlerdir. Bunun öncülüğünü yapan ise ünlü devlet
ve fikir adamlarımızdan Ahmed Vefik Paşa olmuştur. Ahmed Vefik Paşa,
hem Osmanlı lehçelerinin ve hem de diğer Türk lehçelerinin öğrenilmesini,
araştırılıp geliştirilmesini savunmuştur. Hazırladığı "Lehçe-i
Osmanî" adlı eserinin önsözünde Ahmed Vefik Paşa şöyle
demektedir: "Türk dillerinden Türkiye'de ilk yayınlanan Oğuz
şubesidir. Tataristan ve Türkistan'ı bir zaman Doğu Denizinden
Macaristan'a kadar kavrayan dile hâlâ "Guz" (Oğuz) dili
deniliyor. Onun yenisi (olan) Türkmen dili İran ve Suriye'yi kaplayıp
Anadolu'ya inmiş, zaman içerisinde Osmanlı lehçesini oluşturmuştur.
Fergana'dan Hindistan'a kadar yayılıp, Halacî Afganistan diline karışmıştır.
Eski bölümlerden Kıpçak dili, Hîve'den başlayarak Sibirya ve Kırgız,
Kuman, Bulgar, Kazan bölgelerini çepeçevre kuşatmıştır. Uygur dili,
Çin yörelerinden Kaşgâr'a kadar yayılıp, oradan 700 yıllarında (H)
Cengizoğulları Türklük ve islâmiyet halkasına katıldıklarında Çağatayca
dili olarak doğmuştur. Bugün Oğuz, Kıpçak ve Çağatay kitapları,
"Mahbub-ül-Kulûb" gibi güzel eserleri ve özellikle 600'den
800'e (H), kadarki yıllardaki Selçuklu Türkmen'i ve Osmanlı kitapları
bolca basılmış ve bunların incelenmesi sonucu, Türk dili lehçeleri
arasındaki farklılıklar ortaya çıkmıştır"(2). Ahmed Vefik Paşa Lehçe-i Osmanî'sinde, kök bakımından
Arapça ve Farsça olmayan Türkçe kelimeleri, Arapça ve Farsça kökten
gelenlerden ayırarak bir bölüm halinde vermiştir. Böylece, Osmanlı
dil denizinde boğulmuş çok değerli Türkçe kelimelerimizin bolluğunu
ve önemini göstermiştir. Türk dilinin, Osmanlı lehçesinden başka
lehçeleri olduğunu meydana koyarak, gerçek bilim meraklılarını o lehçeler
üzerinde inceleme yapmaya sevk etmiştir. Ayrıca, bir tarih kitabı olan
Ebülgâzi Bahadır Han'ın "Şecere-i Türkî" adlı eserini Çağatay
lehçesinden çevirerek dikkatleri Türklerin müşterek tarihine ve kültürüne
de çekmiştir. Ahmed Vefik Paşa'dan sonra gelen Mustafa Celâlettin Paşa
ise, Türk filolojisinden başka, Türklerin etnoloji ve tarihi ile
ilgilenmiştir. İlmîliği üzerinde bâzı kuşkular duyulmasına rağmen
Mustafa Celâlettin, yazdığı "Eski ve Yeni Türkler" adlı
eserinde yalnız Türk filolojisi üzerinde değil aynı zamanda tarihi ve
etnoloji üzerinde de bilgiler vermiştir(3). 1856-1870 arasında Şinasî Efendi ve Ziya Paşa ile başlayan,
Ahmed Vefik Paşa ve Mustafa Celâlettin Paşa ile gelişen Türk dili ve
tarihi çalışmalarının, 1870-1880 yılları arasında yepyeni bir
safhaya girdiğini görmekteyiz. Bu devrin en ünlü Türkçüleri Süleyman
Paşa, Buharalı Özbel Şeyhi Süleyman Efendi, Ahmed Midhat Efendi ve
Ahmed Cevdet Paşa'dır. Sarf-ı Türkî (Türk Dilbilgisi), Kebît-i ilmihal (Büyük
İlmihal) Sagîr-i ilmihal (Küçük İlmihal), Mebâni ü'l-İnşa (Düzyazının
Temeli ve Tarih-i Âlem (Dünya Tarihi) gibi eserleri askerî okullar için
yazan Süleyman Paşa, açık ve sade bir Türkçe kullanarak dilimizin
Arapça ve Farsça nüfuzundan nasıl kurtarılacağını göstermiştir
(4). Buharalı bir Özbek Türk'ü olan ve İstanbul'a yerleşen
Şeyh Süleyman Efendi ise, yazdığı "Lûgat-ı Çağatay"
(Çağatay Sözlüğü) ve "Türk Osmanî" (Osmanlı Türkçesi)
adlı eserleri ile Doğu Türkleri (Türkistan ile Batı Türkleri
(Osmanlı)'nin aynı milletin evlatları ve dillerinin de bir olduğunu
anlatmaya çalışmıştır. Çağatay lehçesini Osmanlı lehçesinin
kaynağı olduğunu söyleyen Şeyh Süleyman Efendi eserinin önsözünde
"Bugün Osmanlı ülkesinde kullanılan Osmanlı dili, Çağatay
dilinden yâni Maveraünnehr ülkesinde şimdi kullanılan (dilin) şubelerindendir
ifadesi ile müşterek Türk diline dikkatleri çekmiştir(5). Yazılarında mümkün olduğu kadar halkın dilini
kullanan, milletin anlamadığı Arapça ve Farsça kelimelerden uzak
duran Ahmed Midhat Efendi,Yusuf Akçuraoğlu'na göre, dikkatleri Türkçülüğe
yönelten ilk Türk aydını idi. "Dilinde, üslûbunda en çok Türkçülük
eden" Ahmed Midhat Efendi, çağdaşlarından farklı
olarak "Avrupa medeniyetinde en önemli yerin milliyet fikri
olduğunu" gören bir müellifti(6), "Kısas-ı Enbiya" adlı eserinde dilde
Türkçülüğe hizmet eden Ahmed Cevdet Paşa "Tarih-i Cevdet"
adlı meşhur tarihi ile de Türklüğe, Türk soyuna en çok önem veren
bir müellif olmuştur. Osmanlı tarihçileri içinde devletin Batı
siyasetini tenkîd ederek "Avrupa fetihleri ile uğraşmaktan Kazan
ve Ejderhan Hanlıklarının alınıp korunması, yüce devletimiz için
daha yararlı olurdu. Çünkü Kafkas, Ejderhan ve Kazan halkı ile yakınlık,
soy birliği ve çoğu ile din ve mezhep birliğimiz bulunuyor. Bu yüzden
onlar Osmanlıya katılırlardı. O durumda onlar da Kırım gibi Osmanlı
eyaletleri arasına girerdi. Ve Ejderhan ve Kazan sayesinde büyük
Tataristan taraflarında dahi Osmanlı devletinin hâkimiyeti yürürlükte
kalırdı" şeklinde dikkatleri Asya Türklüğüne çekmesi Türk Dünyasında
dil ve kültür birliğine olduğu kadar, siyasî birliğe de inandığını
ortaya koymuştur(7). 1880'lerden 1900'lere kadar geçen devrede yetişen ve
öncülüğünü Şernseddin Sami Bey, Necip Asım Bey ve Şair Mehmed
Emin (Yurdakul) Bey'in yaptığı grup ise, bütün Türk dünyasının
dil ve kültür birliği içinde bulunması gerektiğini en açık bir şekilde
ortaya koymuştur. Kamus-ı Fransevî, Kamusu'l-Alâm ve Kamus-ı Türkî
gibi çok faydalı eserlerin müellifi olan Şemseddin Sami Bey, Türk kökenli
olmamakla birlikte Türklüğe gönül vermiş ender kişilerden biri idi.
Kamus-ı Türkî'sinin mukaddimesinde, ".. Dilimiz Türk dilidir. Bu
dile mahsus lûgata başka isim düşünmek yanlıştır" diyerek Türk
dili gerçeğini açıkça ifade etmiştir. Türkçe konuşulan Türk ülkeleri
hakkında geniş bilgi verdikten sonra Şemseddin Sami Bey, mukaddimesine
şöyle devam etmektedir: "Doğu Türkçesiyle Batı Türkçesi arasındaki
fark, sanıldığı gibi, italyanca ile Lâtince veya. İspanyolca ile
Fransızca arasındaki fark gibi değildir. Bu fark iki Türkçeden her
birini, diğerinden büsbütün ayrı ve kendi başına bir dil saydıracak
kadar olmayıp, ancak Kuzey ile Güney Almanya, Toskana İtalyancası ile
Napoli İtalyancası veya Mısır Arapçası ile Fas, Tunus gibi Kuzey
Afrika Arapçaları arasındaki fark derecesindedir ve Doğu Türkçe'siyle
Batı Türkçesi tek bir dildir, ikisi de Türkçedir". Bunun içindir
ki, "Bizlerin ihmal edip unuttuğumuz, Doğu Türkçesinde
kullanılan Türkçe kelimelerin, bilhassa bunlardan değerli ve
gerekli olanlarının alınarak bunların bizim Türkçemize katılması yöntemi
ile canlandırılmaları ve yayılmaları, yâni iki lehçenin birleştirilmesi
amacına hizmet etmek emelindeyim" diyerek Türkler arasındaki dil
birliğinin önemini izah ile bu önemli vazifeyi ifa etmeye çalıştığını
samimiyetle açıklamıştır(8) Osmanlı Türkiyesindeki bu dil birliği tartışmalarını
iyi etüd eden ve heyecanla benimseyen Gaspıralı İsmail Bey, Bahçesaray'a
dönüşünde Kırım Türkçesine de aynı usûlü, yâni sade ve basit
dil kullanma yolunu tatbik etmeye başlamıştır. Kısa zamanda bu
husustaki fikirlerini geliş tiren İsmail Bey, bütün Türklerin
anlayabileceği bir lisan geliştirmenin ne kadar hayatî bir önemi haiz
olduğunu görerek ona göre çalışmalarını başlatmıştır. Gaspıralı'nın
istediği öyle bir dil olmalı ki, konuşulduğu ve yazıldığı zaman
"İstanbul'daki hamal ve kayıkçı ile Şarkî Türkistan'daki deve
sürücüsü ve koyun çobanı da anlayabilmelidir." Türkler için
bu umumî dili gerçekleştirmek maksadiyle Gaspıralı'nın şu esaslara
dikkat ettiğini görüyoruz: a) Yaşayan Türk lehçelerinin
pek kaba olmayan mahallî kelimeleri Osmanlı Türkçesinin en gelişmiş
şekli olan İstanbul şivesine uydurularak kullanılmalı, b) Mümkün mertebe ecnebi
lisan ve kaideleri Türkçe'den çıkarılmalı, c) Okur yazarlar tarafından
anlaşılmayan Arapça ve Farsça tabirlerin tasfiye edilmeli. Gaspıralı, bu prensipleri, Tercüman gazetesi başta
olmak üzere, yazı yazdığı bütün dergi ve gazetelerde titizlikle
uygulamıştır. Nitekim, kendisinden naklen sık sık verdiğimiz konuşmaları
ve makaleleri dikkatle incelenirse bu prensiplere nasıl başarıyla uyduğu
görülecektir. Onun bu gayreti Türk dünyasındaki bütün meslektaşları
tarafından takdirle karşılanmıştır. Nitekim, bir meslektaşı
1910'da yazdığı "Til (dil) Yarışı" adlı eserinde Gaspıralı
İsmail Bey'in bu husustaki çalışmalarını şöyle övmüştür:
"Anadilimizin bugün selâmmet olan en büyük hadimini göstermek lâzım
olsa, şüphe yoktur ki, bu zat, Tercüman muharriri Gaspıralı İsmail
Bey'dir. Her kim anlarlık revişte (tarzda) açık ifadeli ve ruhlu olan
kısa cümleler, güzel ve edebî tabirler usûlünü (kimin ortaya koyduğunu
merak ediyorsa söyleyelim) bu zat meydana koymuştur. O'nun ibarelerinde
garip kelimeler, çıkışsız cümleler, bir mâna için birkaç müteradif
lâfzalar olmaz, İsmail Bey'den sonra yetişmiş muharirlerimizin tahrir
ve telifte tebeleri farklı ise de, her birisi kendisine şakirttir. Türk
dilinin birinci ıslahçısı Ali Şir Nevaî ise, ikincisi, hiç şüphesiz,
İsmail Bey'dir"(9). Gaspıralı İsmail Bey'in, Türkçe'nin bütün Türk dünyasının
kullanabileceği lisan hâline gelmesi için verdiği bu sessiz ve asîl mücadele
son derece başarılı olmuştur. Nitekim Tercüman gazetesinde kullandığı
sade Türkçe, gazetenin ulaştığı her yerde, bilhassa Kazan'da, Şarkî
ve Garbı Türkistan'da, Azerbaycan'da, Balkanlarda ve Osmanlı Türkiyesinde
yaşayan bütün Türkler tarafından anlaşılan bir lisan haline gelmiştir.
Ziya Gökalp, "Türkçülüğün Esasları" adlı eserinde bu
mevzuda şunları söyler: "Tercüman gazetesini Şimal Türkleri
olduğu kadar Şark Türkleri ile Garb Türkleri de anlardı. Bütün Türklerin
aynı lisanda birleşmelerinin kabil olduğuna bu gazetenin vücudu canlı
bir delildir" (10). Gaspıralı İsmail Bey, başlangıç yıllarında, Türk
dünyasında dil birliğini sağlamak için başlattığı bu büyük mücadelede
neler yapmak istediğini, hedefinin neler olduğunu mümkün olduğu kadar
açıkça söylemekten çekinmiştir. Bunun en büyük sebebi, Rusya'da yaşayan
müslüman Türklerin ilerlemeleri için gösterdiği gayretlerden zaten kâfi
derecede tedirgin olmuş olan Rus hükümetinin ve Ilminskiy grubunun
muhalefetini tamamiyle karşısına almamaktı. Rusya'da yaşayan müslüman
Türk topluluklarının mümkün olduğu kadar Osmanlı Türkçesi etrafında
toplanmalarını açıkça yazıp ilân etmesi elbette Rusları kızdıracaktı.
O, bu hedefe mümkün olduğu kadar sessizce varmayı tercih etmiştir.
Nitekim, Tercüman gazetesinde mümkün olduğu kadar bu mevzuda az
yazmaya dikkat etmiştir. O, mümkün olduğu kadar meslektaşlarını
sade dil kullanmaya teşvik etmiştir. Bunun en güzel misalini, kendi açtığı
yolda yürüyerek Rusya'daki Türklerin millî şuurlarını
kuvvetlendirmede oldukça büyük hizmetleri geçecek olan, 1906'dan
itibaren Azerbaycan'da çıkmaya başlayan "Füyuzat" mecmuasının
editörüne bir mektup yazarak sade dilde neşriyat yapmasını rica eden
aşağıdaki yazısı teşkil eder. "Füyuzat'ın birinci sayısını
aldım. Güzel tertip ve tab olunmuş, hayırlı olsun. Lisanını biraz
daha sadeleştirirseniz avam arasında daha ziyade münteşir mucip
olurdu, zannındayım. Yazmaktan usanmıyorum, lâkin lisansızlıktan canım
yandı. Volga, Kazan ve bu aralık çıkardıkları gazeteleri muhtelif ve
kaba dilleri ve "Tatarlıkları" Millet gazetesinin tesisine
beni mecbur etti. Sade Türkçeyi intişara mahsus olacaktır"(11). Tam bu sıralarda Rusya'da başlayan siyasî ve içtimaî
gelişmeler Gaspıralı İsmail Bey ve arkadaşlarını daha açık ve
aktif mücadeleye sevk etmiştir. 1905 Meşrutî hareketiyle kurulan Rusya
Devlet Duması (Mebusan Meclisi)'nda müslüman Türklere de temsil hakkı
verilmişti. Türkler bu hakkı en iyi şekilde kullanıp mümkün olduğu
kadar çok sayıda temsilciyi Duma'ya sokmaya muvaffak olmuşlardır. 1905 Ağustosunda bir araya gelen Gaspıralı İsmail
Bey, Topçubaşı Ali Merdan Bey ve Akçuraoğlu Yusuf Bey, "Rusya Müslümanları
Ittifakı"nı kurarak Türklerin haklarını
"Duma"da nasıl savunmak gerektiği hususunda çalışmalara başladı,
ittifakın savunduğu prensiplerin başında "Vicdan hürriyeti, bütün
Rusya vatandaşları arasında hukukta müsavat, kültür
sahasında millî gelişmeye kanunen müsaade"
edilmesi geliyordu. 1906 yılının Ocağında
Petersburg'da toplanan ikinci kongre "İttifak"ın nizamnamesini
müzakere ve kabul etmiş, -aynı yılın Ağustosunda
Topçubaşı Ali Merdan Bey'in riyasetinde ve Gaspıralı İsmail Bey, Akçuraoğlu
Yusuf Bey, Sadri Maksudî (Arsal) Bey, Fatih Kerimi Bey ve diğerlerinin iştiraki
ile Nijini-Novgorod'da toplanan üçüncü kongre "İttifak"ın
probgramını kabul ve Ali Merdan Bey'in riyasetinde merkez komitesi
tesbit etmişti(12). Bu kongrede Gaspıralı İsmail Bey, dil
birliği hakkında aşağıdaki teklifi yapmış ve bu teklif alkışlarla
ve oybirliği ile kabul edilmiştir: "Umumen Türklerin aslı nesli birdir. Zaman ve mekân
ihtilâfiyle şive ve âdetlerimizde ihtilâf peyda olmuştur. Bu ihtilâf
yekdiğerimizi anlamayacak dereceye gelmiştir. Bundan sonra
mekteplerimizi bir olan lisan-ı edebimize hadim olacak hale getirmek lâzımdır.
Kongrenin mektep ve medrese komisyonu tarafından hazırlanmış lâyihasında
iptidaî mekteblerimiz için dört sene-i tedrisiyye tâyin olunmuştur.
Bunun üç senesinde sade mahallî şive ile tedrisat icra edilip, son
senesinde umumî Türk lisaniyle yazılmış kitaplar okutulmalıdır. Bu
sayede tedricen muhtelif şive ve lehçeler birleşmiş olur"(l3). Programını "kanun dairesinde" tatbik
edebileceğini ümit eden "İttifak”ın bütün Rusya
imparatorluğu ölçüsündeki müşterek organı Gaspıralı İsmail
Bey’in "TERCÜMAN" gazetesi oluyordu. Bugün yetmiş küsur senelik karanlık bir devirden sonra, Sovyetler Birliği"nde yaşayan Türk kardeşlerimizle her türlü kültürel münasebeti kurmuş bulunmaktayız. Gerçekleşmesini çok arzu ettiğimiz dil ve kültür birliği ülküsü için, Gaspıralı'nın ruhunun şad olması için, bütün Türklerin anacağı bir tek iş kalmıştır. O da, Türkiye'nin geçirdiği tecrübelerden faydalanarak Lâtin alfabesi temelinde birer alfabe hazırlamaktır. Türk cumhuriyetlerinin, kendi ihtiyaçlarına göre Türk alfabesinde yapacağı ayarlamalarla benimseyecekleri bir alfabe şekli meseleyi halletmede büyük bir adım olacaktır (l4). 1) Y. Akçuraoğlu, Türkçülük ve Dış Türkler, Token Yay. neşri, İstanbul, 1990, s. 23. 2) A. Vefik Paşa, Lehçe-i Osmanî, İstanbul, 1308 (1890). 3) Akçuraoğlu, aynı eser, s.
28-30. 4) Akçuraoğlu, aynı eser, s.
43-45. 5) Akçuraoğlu, aynı eser, s. 47-50. 7) A hmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, İstanbul, 1301, C. I, s. 24-25, 34, 73. 8) Şemseddin Sami Bey, Kamus-ı Türkî, İstanbul, 1317, s, 2 vd. 9 ) R- Fahrettin, Til Yarışı, Orenburg Vakit Matbaası, 1910'dan naklen veren Kırımer, aynı eser, s. 74. 10 ) Z. Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İstanbul, 1976, s. 5. 11) A. Caferoğlu, İsmail Gaspıralı. Ölümünün
50. Yıldönümü Münasebetiyle Bir Etüt İstanbul, 1964, s.
13. l 12) H. Baykara, Azerbaycan istiklâl Mücadelesi
Tarihi, İstanbul, 1975, s. 143-158.
l 13) M. Bala. "Rusya İhtilâlinde Türkler",
Dergi, Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü,Münih, No. 9 (1957), s.
6. 14) Bu hususta daha geniş tafsilat, yakında çıkacak olan "Gaspıralı'dan Atatürk'e Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği" adlı araştırmamızda verilmiştir. |
||
|
Ana Sayfa - Hayatı - Eserleri - Fikirleri - Tüm Makaleler - Faaliyetler - Fotoğraflar - Bağlantılar - Arama |
|||