|
Ana Sayfa - Hayatı - Eserleri - Fikirleri- Tüm Makaleler - Faaliyetler - Fotoğraflar - Bağlantılar - Arama |
||||
|
Dilde, fikirde, işte birlik ! |
||||
![]() |
İsmail Gaspıralı Bey'in Edebî Tenkitleri : Tenkitİsmail Gaspıralı * [9-] TENKİT Ekrem Beyefendinin "Sâime"si [
İlâve-i Tercüman, 25 Şaban 1313 / 28 Yanvar 1896, Sayı: 4 ] Türkçe çıkan gazetelerin en ilerisinde bulunan "İkdâm"
gazetesinin 516'ıncı
numarasından itibaren ilerisinde Recaizade
Ekrem Beyefendi’nin "Sâime" nam, millî hikâyesi dercolunuyor. Bu güzel hikâyenin ancak sekiz nüshada
tab edilmiş kısmını okuyabildik. Şöyle ki aşağıda diyeceklerimiz
yalnız hikâyenin ibtidasına mahsustur. "Güzel hikâye" dedik. Böyle demeye hakkımız vardır, çünkü
"Sâime" bulvar kızının ya ki Kafe Şantan [Café Chantant] bülbülünün
hikâyesi değil, millî bir hikâyedir. Lisanı sadedir ve sadeliği ile
beraber yaraşıklı ve lezzetlidir. Ümit-vârız ki bu hikâyeyi
okuyanlar lisanı ve tasavvuratı cihetlerinden lezzet alıp memnun
olurlar. Hikâyeyi görmeyenlere görmek ve okumak tavsiye ederiz. "Sâime" maişet–i Osmaniyyenin ve daha doğrusu İstanbul
maişetinin bir iki noktasını resm ve nakşediyor. Hikâyenin hulâsası
budur: Saraç ustalarının zenginlerinden İsmail Ağa’nın Saadet isimli
bir kızı varmış. Ağa, okur yazardan değilse de maarife râgıp adam
olduğundan Saadet'i bir miktar okutup, okur yazardan (ketebeden) birine
vermek fikrinde bulunur, binaenaleyh esnaftan kızı isteyenler geri çevirilürler. İsmail
Ağa'nın ikamet ettiği mahallede gümrük kolcularından Fey-zullah Ağa'nın
oğlu Sadık Efendi bulunuyor. Bu Efendi rüştiyede ikmâl–i tahsil
ederek gümrük hizmetine girmiş ve yavaş yavaş ilerleyip ayda bin kuruş
alır kâtiplerin biri olarak babasından kalmış hanede validesi ile
birlikte geçinir. Çiçek meraklısı, kitap ve mütalaa heveslisi olarak
Sadık Efendi, evlenmek fikrinden uzak bir adammış; gelecek kadın,
validesi ile uyuşamaz korkusunu çekiyormuş, fakat günlerden bir gün
komşusu İsmail Ağa, Sadık Efendi’nin hanesine gelip Saadet'i buna vermek fikrinde olduğunu söylemesi üzerine Sadık
Efendi evlenmek fikrine düşer ve validesi Saadet Hanım'ı evvelce görmüş,
bilmiş olduğundan bu iş fi'l–hâl olur biter. Sadık ve Saadet pek
muhabbet ve mesut geçinirler. Koca kadından, valide gelinden ziyadesiyle
razı ve memnun olur. Cenab–ı Hak bunlara bir kız çocuğu ihsan eder.
İsmini Fatma Saime tesmiye ederler. Bu sabiyenin dünyaya gelmesi aileye
bir kat daha mesudiyyet ve ferah verip, Sadık Efendi bahtiyarane ömreder.
Böylece bir kaç seneler geçiyor. Saime altı yedi yaşına geliyor.
Senelerce devam eden rahat ve saadet-i insan bir dakikada berbat olduğu
daim görülmekte olan vak'alardan olduğu gibi Sadık Efendi'nin dahi açık
ve parlak günleri birdenbire kapkara oluyor. Saadet Hanım merdivenden düşüp
başını fena surette yaralayıp vefat eder. Sadık Efendi yangılı ve
Saime yetim kalır. Merhumeye olan muhabbetinden ve yetim kalmış kızcağızın
hâlini düşünmekten biçare Sadık Efendi varacak yer bulamaz. Bu ağır
vakadan biraz sonra aileyi tutan valide Hanım dahi vefat eder. Sadık Efendi’nin hâli daha ziyade
fenalaşıp, hanenin idaresi aşçı bir zenciye eline kalır. Sadık
Efendi kapıda, aşçı kadın aşhanede bulundukları esnada biçare
Saime bütün bütün yalnız kalıp valideciğinin hasretinden ve yalnızlık
sıkıntısından fena hâllere gelir; şefkatli, muhabbetli pederi
Saime'ye refik olmak üzere genç bir cariye alırdı ama buna hâli vakti
müsait değil; evlenip bir kadın alırdı ama Saime'yi üvey ana eline
vermek istemiyor ve merhume Saadet Hanım gibi birinin bulunmayacağını
fikrederek aile içine ecnebi kirgizmek[i]
istemiyor. Ancak yalnızlık da bir taraftan hâlleri müşkil ettiğinden
ne yapacağını bilemeyip kalıyor... Böyle biraz vakit geçiyor; komşu
kulum[ii]
evlenmek tavsiye ediyorlar; bir de hanım buluyorlar. (Hikâyeden
aynen) "Teehhül!.. Ne münasebet?.. Bana bu yaştan sonra tekrar
evlenmek?.. Olacak işlerden değil... Hâlâ çekmekte olduğum bu
mihnetler... Bu ıstıraplar bütün evlenmek yüzünden değil mi?.. Ah mücerredlik
benim neme elvermiyordu?... Bir vakit çiçeklerimle... kitaplarımla ne
kadar mesuttum. Çiçeklerimin biri solarsa diğeri açar... Biri kurursa
diğeri yetişirdi. Kitaplarımın birisi canımı sıkmağa başlarsa diğeri
gönlümü eğlendirir... Birisi bıkkınlık getirirse diğeri hevesimi
arttırırdı!.. Bî-minnet olan bu mesudiyyete kani olmadım da evlendim.
Gerçi o da fena bir âlem değildi. Fakat o âlem saadetin devam etmemek
ihtimalini ben düşünmeliydim! Ah o facia ne müthiş şeydi!.. Bir daha
evlenmek öyle mi?.. Uzak uzak!.. "Saadet
seni unutmadım... Ben o kadar vefasız mıyım?.. Lâkin ah pek yalnız
kaldım!.. Hayalin de bana pek büyük görünmeğe başladı... Çiçeklerimin,
kitaplarımın da hayrı kalmadı... Ah! Gaflet!..Ya Saime nedir? O da bir
çiçek değil mi?.. Hem nasıl çiçek ya?.. Şair olmalıyım ki bu çiçeği
vasfedebileyim!.. Benim bildiğim şu kadar ki bu hem nazenin bir şükûfe...
Hem de ulvî bir kitap! "Yalnızlık
bu biçareyi harap etti diyorlar. Teehhül!.. O ne demek?.. Niçin?
Gelecek kim?.. Bir yabancı kadın... Bundan Saime'ye ne fayda hasıl
olacak? Bir arkadaş!.. Ya o arkadaş kızı sevmiyecek olursa?.. O kolay
geldiği yere gider... Öyle mi?.. Fakat Saadet ne diyecek?.. (Vah yazık
sana!..) diyecek. Afvedersin!.. Bunu ben çıkarmadım... İşte Ferah kadın
da söylüyor... Ne demek?.. Ben bir daha evlenmeğe kendi arzumla karar
versem hasbe'l-beşeriyye mazur olmaz mıyım? Lâkin istemem, başkaları
istiyor... "Gelecek kadın Saime'ye arkadaş değil... Bir ana... Üvey ana!..
Ne fena şey!.. Bana evlen diyenler üvey anayı düşünmüyorlar mı
acaba? Üvey ana olmayacak... Aklı başında bir kadın olacak, çocuğa
bakacakmış... Dedikleri işte bu... Hamiyyetli bir kadın... Yürekli
bir hanım... Mürüvvetli, şefkatli bir nâzenin ki hem bana yâr olacak
hem Saime'ye hamilik... mürebbilik edecek... Olmaz şey değil a... Lâkin
bu tecrübe fena çıkarsa?" Biçare Sadık Efendi'nin bu mülahazalarından vicdan ve edep ve
hamiyyet sahibi bir adam olduğu anlaşılıyor. Başına gelen vakıa dünyanın
en ağır hâllerinden biridir. Sadık Efendi'nin hâl ve hükmetmek
istediği mesele ömrün en güç meselelerindendir. (Hikâyeden aynen): "İbtidaları hazin, sonraları alelade olan bu mülahazat iki saat
kadar Sadık Efendi'yi meşgul etti. Bu müddet içinde beş altı çubuk
tazeledi. Nihayet Saime'den de bir kere istimzac ile muvafakatı hâlinde
teehhülü ihtiyar kararı üzerine Sadık Efendi mumu söndürdü. Yorganı
başına çekti. Saadet Hanım'ı hazin bir çehre, zayıf bir endam ile
daima kendisinden uzaklaşır gösteren otuz beşlik bir hanımı beşuş
bir sima–yı simin, bir vücut ile muttasıl kendisine takarrüp eder gösterdiğinden
işte bu otuz beşlik hanımın tefekküratıyla Sadık Efendi müsterihane
gunûde–i hâb–ı nûşîn oldu. Sabah olur; Sadık Efendi evlendirici Penbe Hanım'ın geldiğini işitip
keyiflenir; fakat vicdan yine baş götürdüğünden Saime’den, bu kızcağızdan
evlenmeye müsade almak niyyetiyle çağırır; söyleşir. Biçare kızcağız
neye razı olduğunu pek de bilmiyorsa da "Öyleyse de razı olurum
baba" der. Sadık Efendi rahat bulur. "Yaşı otuz beş; vücudu
semiz" hanıma, Penbe Hanım ile aşçı kadını gönderir. İş
meydan alır. Nikâh tedariği başlanır. Hikâyenin burasına kadar
okuyabildik. İlerisini son bakarız. Okuyanlara bu hikâye sade bir şey görünmüş ise anlamamışlar;
sade görünen bu hikâyede derin ve mühim mesele-i maişiyye hâlline çalışılıyor.
Kalbi pilav kazanı gibi kaba olan bir adam kadını vefat ettiği ile
"Ben öldürmedim, eceli geldi öldü" tesellisi ile az vakitte
diğer birini alıp yan gelir, fakat ehl–i insaf, ehl–i vicdan indinde
bu mesele at pazarı işleri gibi yüngül yüngül hâllolunamaz... Rağbetlimiz
muharrir–i nâdir Ekrem Bey Efendi derin ve nazik bir meselenin hâlline
çalışıyor. Muhabbetli bir refika hakkında tabiî mevcut olacak vefa;
ciger-paresi olan bir yetime şefkat ve muhabbet–i pederâne hâl–i
dünya ile mücadele ediyor. Hâl–i dünya "Evlen fena olmaz; keyif
ve rahat edersin" diyor; hissiyyat–ı âliyye, nazik ruhaniyyet
buna razı olmuyor. Ekrem Bey Efendi sahib–i vicdan Sadık Efendi'nin ahval–i
kalbiyyesini pek güzel resmetmişler; mücadele–i ruhaniyyeyi pek doğru
olarak göstermişler, fakat vakı'anın nihayeti psikoloji nazarından
pek de muvaffak görülmüyor. Merhumeye vefası, kızcağızına şefkati derkâr olan Sadık Efendi
iki saat ağır mülahaza ba'dunda "yorganı başına çektiği ile
otuz beşlik bir hanımı, beşûş bir sima... simin bir vücut ile
muttasıl kendisine takarrüp ettiğini" görmemeliydi. Eğer Sadık
Efendi, Ekrem Beyefendi'nin tasavvur ettiği ehl–i insaf ise yorganı başına
çektiği ile şu gördüğünü göremeyecektir. Sadık Efendi'nin nazik
kalbi merhume Saadet Hanım'ın hayali ve Saime'nin üvey ana elinde görebileceği
hâller ile uğraşacaktır. Sadık Efendi'nin kalbi sabiyye Saime'nin
"Böyle ise razı olurum baba" gibi masumane müsaadesiyle kani
olamıyacaktır. Hikâyenin bu ciheti biraz daha açılıp ikinci teehhül böyle acele
tasavvur edilmemiş olsa idi hikâye daha ziyade tesirli ve daha ziyade
muhakkak olur idi zannederiz. Bu dediğimiz hürmetli muharrire ağır gelmesin; efkârımız müzakeredir;
cüz'î istifade edilir ise pek memnun oluruz. Yukarıda hikâyenin lisanı sade ve sadeliği ile güzel olduğunu söylemiş
idik. Bu hâlde "Hanımın
tefekküratı ile Sadık Efendi müsterihane gunûde–i hâb-ı nûşîn
oldu" ibaresini hoş göremiyoruz.
Sade değil ve sade olmadığı hâlde güzel de değil. Ekrem Bey Efendi
bu ibarenin açık Türkçesini pek güzel bilir; bildiği hâlde yazması
lâzım idi. Hikâyenin hitâmında daha bir bahsetmek ümidinde olduğumuzdan bu
defa bu kadar ile iktifâ ediyoruz. (İsmail) * Derleyen: Prof. Dr. Yavuz AKPINAR , Yayınlandığı Yer: Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, IX, İzmir, 1998 s. 87-115 (Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Yayınları)
|
|||
|
Ana Sayfa - Hayatı - Eserleri - Fikirleri - Tüm Makaleler - Faaliyetler - Fotoğraflar - Bağlantılar - Arama |
||||