Belgesel : 3. Bölüm

III. BÖLÜM

“Millete hizmet etmek istiyorsan, elinden gelen işle başla.”

Rusya İmparatorluğu, XX. yüzyıla sayısız sosyal ve siyâsî problemini tâvizsiz bir baskı rejimiyle örtme çabası içinde girdi. Halk arasında hoşnutsuzluklar giderek artmaktaydı. Böyle bir ortamda, Japonya, Rusya’nın da göz koyduğu kuzey Çin coğrafyasında varlığını hissettirmekteydi. Bu durum, bazı Rus devlet adamlarınca Rusya’nın aradığı fırsat olarak görüldü. Onlara göre, güçlü Rusya Japonlara “küçük ve muzafferâne bir savaş” ile hadlerini bildirmekle kalmayacak, Rus halkı da böylece her kritik anda olduğu gibi “Çar Baba”nın etrafında sadakatle birleşecekti. Ancak, evdeki hesap çarşıya uymadı. 1904’de başlayan savaşta, Rusya orduları modernleşme sürecinin başlangıcındaki Japon imparatorluk kuvvetleri tarafından tarihlerinin en büyük mağlubiyetlerinden birine uğratıldılar. Mağlubiyet ve küçük düşmenin yanısıra, savaşın askerî ve siyasî yöneticilerce çok kötü yönetilmesi ve yolsuzluklara konu olması Rusya için çok yıkıcı oldu..

22 Ocak 1905’te dertlerini “Çar Baba”larına anlatmak üzere ellerinde II. Nikolay’ın resimleri ve ikonalarla on binlerce Rus işçi ve köylüsü Saint Petersburg’daki saraya barışçı bir şekilde yürüyüşe geçtiler. Ne var ki, onları saray muhafızlarının kurşunları karşıladı. Karlar üzerinde kanlar içinde yatan cesetler ve parçalanmış Çar resimleri , Çar’ın ve Çarlığın Rus halkı nezdinde yıkılan imajını temsil ediyordu. “Kanlı Pazar” diye bilinen bu katliamdan sonra Rusya’da ihtilâl oku yaydan çıktı. Her yer grevler, gösteriler, ayaklanmalarla sarsılmaya başladı. Çarlık istibdadı alışılmış baskı metotlarıyla duruma hâkim olmaya çalıştıysa da, sınırlı bir temsilî meclis mahiyetindeki Devlet Duması’nın açılışına kadar varacak bir dizi tâvizleri vermeye mecbur kaldı. Çöken merkezî otorite ile birlikte her yerde kontrol dışı toplantılar ve yayınlar yapılmaya başlanmıştı. Rejim, fikir, vicdan, toplantı ve basın-yayın hürriyetlerini ilân etmek  zorunda kaldı

Bu yeni imkânlardan Müslümanların da yararlanması ve fırsatın kaçırılmaması gerektiğini, olan bitenlere pek de bir mânâ veremeyen Rusya Türklerine anlatmaya çalışanların başında elbette ki İsmail Bey Gaspıralı geliyordu.

Rusya Türklerinin en önemli aksiyon adamlarından Sibiryalı Tatar Abdürreşid İbrahim, İdil boyu Tatarlarından Yusuf Akçura, Azerbaycanlı Ali Merdan Bey Topçubaşı gibi aydınlarla işbirliği içinde, Gaspıralı, yeni ortamdan istifade ederek Müslümanları gerek ayrı ayrı yaşadıkları bölgelerde, gerekse birleşik olarak teşkilatlandırmak ve taleplerini ortaya koymak üzere yoğun bir çalışmaya girişti.

Kırım’da Gaspıralı’nın başını çektiği ve genç Kırım Tatar aydınlarının da aktif olarak katıldığı çalışmalar ve toplantılar sonucunda Nisan 1905’de Kırım Müslümanları adına Rusya Hükûmeti’ne bir müracaat metni hazırlandı. Gaspıralı’nın fikirlerini yansıtan bu müracaatnamede Müslümanlara Ruslarla eşit haklar ve hürriyetler verilmesi, Kırım Müftüsü’nün Kırım Müslümanları tarafından seçimle belirlenmesi, Kırım’daki vakıf topraklarının idaresinin Müslümanlara bırakılması, topraksız Kırım Tatar köylülerine toprak verilmesi gibi talepler yer alıyordu. Müracaatname Ağustos ayında Gaspıralı’nın başkanlığında bir Kırım heyeti tarafından Saint Petersburg’a götürülerek hükûmet yetkililerine verildi.

Diğer taraftan, bütün Rusya Müslümanlarının temsilcilerinin bir araya getirileceği bir kongre çalışmaları da sürdürülmekteydi. İdil-Ural, Kafkasya ve Kırım’dan  temsilciler 28 Ağustos 1905’de Nijniy Novgorod’da toplandılar. Resmî izin alınamaması üzerine Oka nehri üzerinde bir vapur gezintisi görüntüsü altında “Birinci Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi”ni yaptılar. Gaspıralı’nın başkanlığa seçildiği bu Kongre, Rusya Müslümanlarının özellikle siyasî ve kültürel sahalarda teşkilatlı olarak işbirliği içinde hareket etmeleri kararını aldı. Bu ilk kongre Gaspıralı’nın daima savunduğu Rusya Türklerinin birliğinin ilk somut tezahürü olarak tarihe geçecek ve arkası gelecekti.

Çar II. Nikolay’ın 30 Ekim 1905’de seçilmiş milletvekillerinden oluşan bir Devlet Duması açılacağını ve söz, vicdan, toplantı  ve basın hürriyetlerinin tanındığını ilân eden manifestosu, hem Kırım’daki hem de Rusya Müslümanları arasındaki siyasî ve sosyal faaliyetleri hızlandırdı. Gaspıralı’nın ve taraftarlarının gayretleriyle 3 Aralık 1905’de Akmescit’de “Bütün-Kırım Müslümanları Kongresi” toplandı. Gaspıralı bu Kongre’de de başkan seçildi. Kırım’daki Kongre’nin, mahallî mesele ve taleplerin gündeme getirildiği bir platform olmanın yanısıra, “Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi”nin bir alt organı olması öngörülmüştü.

“İkinci Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi” ise 1906 Ocak ayının sonlarında St. Petersburg’da yine resmî izin alınamadığından dağınık oturumlar şeklinde toplandı. Gaspıralı’nın her zamanki gibi ön plânda olduğu bu Kongre’de, Duma’ya girecek birleşik Müslüman partisi İttifak–ı Müslîmîn’in tutacağı yol ele alındı. Kararların Kırım Tatarları arasında da görüşülebilmesi için 7 Mart 1906’da Akmescit’de “Bütün-Kırım Müslümanları Kongresi” tekrar toplandı.

Devlet Duması 10 Mayıs 1906’da açıldı. 497 milletvekilinden 25’i Müslümandı.Rusya İmparatorluğu’ndaki Müslümanların toplam nüfus oranına göre bu sayı çok düşüktü. Rus olmayanların Duma’ya girmelerini âzâmî ölçüde sınırlamaya yönelik çeşitli kanunî engellerle oluşan ilk Duma uzun ömürlü olmadı ve iki aydan kısa bir süre içinde Çar tarafından dağıtıldı.

“Üçüncü Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi” Birinci Duma’nın dağıtılmasından sonra, 29 Ağustos – 3 Eylül 1906 tarihleri arasında Nijniy Novgorod’da toplandı. Rusya İmparatorluğu’nun bütün Müslüman bölgelerinden 800 kadar delegenin iştirak ettiği bu Kongre o ana kadar imparatorluk dahilinde yapılan en kalabalık Müslüman kongresiydi. Duma’da teşekkül edecek Müslüman Fraksiyonu’nun (İttifak-ı Müslîmîn) resmen kuruluşunun kabul edildiği bu Kongre’de, özellikle millî maarif ve kültür konularında alınan kararlar büyük önem taşımaktaydı.

Doç.Dr.Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Bu konularda kabul edilen programın, esasen Gaspıralı’nın çeyrek asırdır savunageldiği Usûl-ü Cedîd millî maarif sisteminin Rusya Müslüman Türkleri arasındaki nihaî zaferini ilân ettiği söylenebilir.

Tamamen Gaspıralı’nın fikirleri ve idealleri doğrultusundaki bu programda, Rusya İmparatorluğundaki bütün Müslüman maarif sisteminin birleştirilerek standardize edilmesi, Müslüman kız ve erkek çocuklara  ilk öğretimin mecburî hale getirilmesi, Müslüman muallimlerin tek bir teşkilat bünyesinde birleştirilmesi ve rüşdiyelerin açılması öngörülmekteydi.

Programa göre, ilk mekteplerde öğretim dili mahallî lehçe  yahut mümkünse, Gaspıralı’nın Tercüman‘da kullanageldiği “edebî Türkçe”, olacak, rüşdiyelerde ise yalnız “edebî Türkçe” okutulacaktı.

Prof.Dr.Nadir DEVLET (Yeditepe Üniversitesi)

Yeni bir metodu tanıtmaya çalışan bir pedagog. Herhangi bir pedagoji tahsili almamıştır.Fakat bunu gaye edinmiştir. Çünkü Rusya’daki Müslümanların, Türklerin eğitimsiz olduğunu biliyordu ve onları kısa zamanda onları dünya medeniyetlerinin seviyesine getirmeye çalışıyordu.

Bu, Gaspıralı’nın en büyük ideallerinden biri olan dil birliği yolunda çok önemli bir adımdı. Kongre boyunca Gaspıralı olağanüstü sevgi ve saygı gösterileriyle karşılaştı ve “Milletin Babası” olarak nitelendirildi.

Prof.Dr. Mirkasım OSMANOV (Kazan Devlet Üniversitesi)

19. asrın sonunda 20.asrın başında Türk halklarının hepsinde İsmail Gaspıralı’ya ihtiram, hürmet çok büyüktü. Her yerde de İ.Gaspıralı “İsmail Baba”, “Tercüman Baba” diye yüceltip adlandırırlardı. Onun üstat olduğunu ikrar ederlerdi.

Bütün tarihî önemine rağmen, Bütün-Rusya Müslümanları Kongreleri’nin ve diğer benzer Türk-Müslüman toplantılarının kararlarının büyük çoğunluğu hayata geçirilemedi. Müslüman teşkilatları bunları icra edebilecek imkânlara sahip değildi. 1905 inkılâbının sarsıntılarını atlatıp toparlanmaya başlayan Çarlık idaresi giderek eski reaksiyoner yapısına ve keyfî uygulamalara döndü. İkinci Duma da kanunsuz olarak kapatıldı. İnkılâbın üzerinden  bir kaç yıl geçmeden, tanınan hak ve hürriyetlerin hemen tamamı  geri alındı.

Halbuki, İsmail Gaspıralı 1905’in gelişmelerini çok iyimser bir gözle değerlendirmiş ve Rusya Türklerinin yeni hak ve hürriyetleri meşru zeminlerde en iyi şekilde kullanarak millî uyanışlarını tamamlayabileceklerine dair büyük ümitler beslemişti.

Prof.Dr.Nadir DEVLET (Yeditepe Üniversitesi)

Ilımlı bir siyasetçiydi. Rejimle uzlaşarak kendi halkına, genel olarak bütün Türklere birtakım haklar elde etme gayreti içindeydi. Bir kısmında başarılı da oldu. Ancak onun hayali olan Türk dilbirliği maalesef gerçekleşmedi. Çünkü bu birlik oluşmadı.

İnkılâp ile beraber gazetesi Tercüman‘ın mecburî Rusça kısmının yayınına son vermiş, çok dikkatli seçilmiş sözlerle üstü örtülü olarak ifade ettiği fikirlerini çok daha açık bir tarzda yazmaya başlamıştı.

Doç.Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Ancak, müteakip gelişmelerin “sistem dahilinde” mesafe alabilmenin imkânsızlığını ortaya koyması Gaspıralı’da büyük bir hayal kırıklığı yarattığı gibi, onun karakteristik ihtiyatlı ve meşrûiyetçi çizgisine olan inançları da kaydadeğer ölçüde yıprattı.

1905 sonrasında Rusya İmparatorluğu’nun bütün Müslüman bölgelerinde yüzlerce Türk-Müslüman gazete, dergi ve teşkilatları bir anda meydana çıktı.

Prof.Dr.Nadir DEVLET (Yeditepe Üniversitesi)

Kazan’da, Ufa’da, Orenburg’da, Saint Petersburg’da, Bakü’de, Tiflis’te hatta Taşkent ve civarında da gazeteler çıkmaya başladı. Tabi ki gazete yerel şivelerde, lehçelerde çıkmaya başladı ve böyle bir zaman içinde birkaç yıl sonra artık Gaspıralı’nın dili eskisi gibi yaygın olmamaya başladı.

Yeni yayınların ve teşkilatların büyük çoğunluğu Gaspıralı’nın fikirlerinin ve sisteminin mahsulleri olan “Cedidçiler” tarafından kurulmuştu. Ancak, “Cedidçiler” olarak adlandırılan bu Müslüman aydınların içinde de birbirinden çok farklı görüş ve eğilimler mevcuttu. Özellikle sol çizgideki radikal gruplar Gaspıralı’yı aşırı muhafazakâr olmakla itham ediyor ve bazen çok şiddetle eleştiriyorlardı. Bu Gaspıralı’nın vatanı olan Kırım’da dahi böyleydi. Rusya Müslümanlarına yaptığı büyük ve uzun süreli hizmetlerin hatırasıyla Gaspıralı yine öncü ve fikir babası olarak anılıyor, en büyük saygıyı görmeye devam ediyordu.

Prof.Dr. Kamil Veli NARİMANOĞLU

(Bakü Avrasya Araştırma Merkezi Başkanı)

İsmail Gaspıralı yalnız Kırım Tatarlarının, Kırım Türklerinin değil, bütün Türk dünyasının övünç, şeref kaynağıdır. Özellikle Azerbaycan’da, tüm Kafkaslar’da İsmail Gaspıralı’yı çok severler. Bu sevgi ve yakınlık 19.yüzyılın ortalarından başlamış ve bugüne kadar devam etmektedir. İsmail Gaspıralı’nın hem şahsi hayatı, hem içtimai, felsefi, edebi faaliyeti, matbu faaliyeti Azerbaycan’da, Kafkaslar’da kırılmaz şekilde bağlı olmuştur.

Doç.Dr. İbrahim MARAŞ (Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi)

İsmail Gaspıralı Tatar uyanış hareketinin, hatta bütün Rusya Müslümanlarının, Rusya Türklerinin uyanış hareketinin başrolünde oynayan kişiydi. Fakat onun karşısında, bu uyanış hareketinin karşısında çok ciddi bir engel vardı. Bu engelde o dönemin özellikle İdil-Ural bölgesindeki kadimcileriydi. Elbette Kırım’da da vardı bu kadimciler ama herkes tarafından da gerçekten seviliyordu.

1905 sonrası dönemde o artık Rusya Türk-Müslüman hareketinin yegâne lideri değildi. Bunlara rağmen, onun fikirleri ve çizgisi Rusya Türkleri arasında hâlâ büyük ölçüde ağırlığını koruyordu. 1905-1925 arasında Rusya İmparatorluğu’nda yayınlanan Türk lehçelerindeki pek çok gazete ve derginin “Tercüman Türkçesi”ni yahut ona çok yakın bir dili kullanmaları ve bunun ancak Sovyet döneminde mecburî olarak son bulması, Gaspıralı’nın ortak edebî dil konusundaki bir ömür boyu süren gayretlerinin hiç de boşa gitmediğinin delilidir. 1911’den itibaren Tercüman‘ın başlığının altında yer alan meşhur “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” ibaresi ise günümüze kadar Türk dünyasındaki en yaygın sloganlardan biri haline dönüşmüştür.

1905 İnkılâbı’nı takibeden yıllarda Gaspıralı’nın nisbî serbestlikten faydalanarak faaliyetlerinin çapını genişlettiği görülür. Bahçesaray’da 1905 sonlarında yayın hayatına giren Âlem-i Nisvân sadece Kırım Tatarlarının değil, bütün Rusya Türklerinin tarihlerindeki ilk kadın dergisidir. Âlem-i Nisvân Gaspıralı’nın sâhipliğinde ve onun kızı Şefika Gaspıralı’nın idaresinde yayınlanmaktaydı. Âlem-i Nisvân‘ın yayın hayatı bir yıl kadar devam etti. Rusya İmparatorluğu’ndaki Türkler arasındaki ilk çocuk ve mizah dergileri de yine Gaspıralı tarafından bu dönemde Bahçesaray’da neşredildi. Çocuk dergisi olan Âlem-i Sıbyân ilk olarak Mart 1906’da Tercüman‘a ek olarak okuyucuya sunulmaya başlandı. Derginin yayını düzensiz aralıklarla 1915’e kadar sürdü. Birinci nüshası Nisan 1906’da yayınlanan mizah dergisi Ha Ha Ha ise ilginç muhtevasına rağmen uzun ömürlü olamadı.

Prof. Dr. İsmail KERİM (Kırım Pedagoji ve Mühendislik Fakültesi)

Tercüman matbaasında özel bir matbuat olarak, şahsi bir matbuat olarak yüzlerce kitap çıkargandır şu matbaada. Dünyevi kitaplar, şiirler toplammı, hikayeler toplammı, coğrafya, tarih bilmem hatta riyaziyat kitapları çıkargan idi ki özünün da metodokinen bağlı, yani talebelerini okutmaknan bağlı rehber muallim degen kitap çıkardı. Hoca-ı Sübyan degen kitaplar çıkardı ve o kitapların cetvelini göstergen bir bibliyoğrafya kitaplarını da çıkargandır. Gaspirinski’nin faaliyeti, bu matbaacılık faaliyeti yalnız gazete değil ve onun matbaacılık faaliyeti bayağı mühim. Kırım için aslında çok mühimdir.

Bütün bu diğer yayın teşebbüslerinin yanında, 1905 sonrasında Tercüman‘da da önemli gelişmeler görüldü. Tercüman‘ın tirajı ve sayfa sayısı giderek arttırıldığı gibi, 1912’den itibaren günlük hale geldi. II. Osmanlı Meşrutiyet İnkılâbı’nı müteakiben Osmanlı İmparatorluğu’nda basın hürriyetinin getirilmesi ile o zamana kadar ancak yabancı postahaneler kanalıyla Türkiye’ye giren Tercüman‘ın çok daha yayılması mümkün oldu.

Gaspıralı 1905 sonrasında  bir çok sosyal teşebbüslere girişti. Halk üzerinde en fazla tesirli olan ve reformların halka taşınmasında en büyük rolü oynayan Müslüman din adamlarının ve muallimlerin teşkilatlanması için projeler hazırladı. İsmail Bey, umum Rusya Müslümanları ölçeğinde düşündüğü bu büyük projenin ilk adımının bütün teşebbüslerinde olduğu gibi bizzat kendisi tarafından Kırım’da atılmasını planlamaktaydı. Ne var ki, dönemin şartlarında Kırım Tatar toplumunun veya tek başına diğer Türk halklarının gücünün bu çapta bir teşebbüsü üstlenmeye elvermemesi sonucunda Gaspıralı’nın projesi gerçekleşemedi.

İsmail Bey yine çok önemli bir sosyal fonksiyonu icra eden ve özellikle halk arasında millî maarifin yayılmasında büyük rol oynayacak olan “cemiyet-i hayriyeler”in kurulmasını bütün gücüyle destekledi. Esasen, o hayatı boyunca Müslüman Türklerin her türlü sosyal teşkilatlanmalarını teşvik etmiş ve bunların mahallî çapta birbirine merkezî bir sistemle bağlanmış bir ağ oluşturmalarını, bunun da umum Rusya ölçeğindeki diğer mahallî Müslüman teşkilatlarıyla aynı şekilde daha geniş bir birliğe dönüşmesini zarurî telâkkî etmiştir.

1905’den itibaren Kırım’ın bir çok şehir ve kasabasında “Müslüman cemiyet-i hayriyeleri” açıldı. Hemen hepsi “Cedidçi” millî-reformist çizgideki bu cemiyetler o ana kadar Kırım Tatarları arasındaki tabandan teşekkül etmiş yegâne kanunî sosyal teşkilatı teşkil etmekteydi. Bu sosyal yardım cemiyetleri Usûl-ü Cedîd ibtidâî mekteplerinin Kırım’da büsbütün yaygınlaşmasını sağladılar ve Kırım’da ilk defa orta dereceli Müslüman mekteplerini, yani rüşdiyeleri açtılar.

Gaspıralı’nın maarif anlayışında çok önemli bir yer tutan rüşdiyeler tamamen millî ruhta bir programa sahipti. Fen ve din bilgilerinin yanısıra, İslâm, Türk, Osmanlı ve Kırım tarihleri de rüşdiyelerin müfredatında yer alıyordu. Muallimler ise Türkiye’den davet edilmekteydi (bunlar çoğunlukla önceki asırda Türkiye’ye göç etmiş Kırım Tatar muhacir ailelerinin çocuklarıydı). Kırım Tatarları arasında hiç şüphesiz bir millî eğitim inkılâbı niteliğinde olan rüşdiyeler, özellikle Türkiye’den muallim getirtilmesinden ciddî endişe duyan Rusya hükûmet çevrelerinde tepkiler doğurmakta gecikmedi. Hükûmetten başka grupların saf dinî mahiyette olmayan okullar açmaya yetkisi olmadığı gerekçesiyle rüşdiyelerin kapatılması emredildi. 1910 yılına kadar Gaspıralı ve aydın Kırım Tatarları söz konusu emrin iptali için direndilerse de, bu tarihten itibaren yarımadadaki rüşdiyelerin tamamına kilit vuruldu.

Bir taraftan 1907’den itibaren Rusya’da hürriyet havasının kaybolarak yapılabilecek işlerin sınırlanması ve istibdadın gitgide ortama hâkim olması , diğer taraftan da 1908 II. Osmanlı Meşrutiyet İnkılâbı ile Türkiye’de doğan serbestliğin yepyeni ufuklar açması Gaspıralı’yı faaliyetlerinin çapını Rusya sınırları dışına taşırmaya sevketti.

Doç.Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Aslında, Gaspıralı öteden beri Rusya Müslümanlarının (veya Türklerinin) karşı karşıya bulundukları problemlerin ve dertlerin hemen hepsinin şu yahut bu şekilde umum Türk ve İslâm âlemlerinin diğer halkları için de vârid olduğunu düşünmekteydi

Her konuda değişmez parolası “birlik” olan Gaspıralı, bu anlayışının kapsamını sadece Rusya sınırlarındaki dindaş ve soydaşlarıyla sınırlamıyordu.

Doç.Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Nitekim, yayınlarıyla Rusya Türklerinin  geniş Türk ve İslâm dünyalarına mensubiyetlerini dikkatli bir dille de olsa daima hatırlatmaktan geri kalmamış ve bu âlemlerdeki gelişmeleri düzenli olarak Rusya’daki Türklere izletmeyi millî programının hayatî bir cüzü olarak telâkkî etmişti.

1905’i izleyen yıllarda Gaspıralı’nın Rusya Türkleri için idealinde yatan herşey daha gerçekleşememiş olsa da, onun sisteminin yetiştirdiği aydınların sahiplenmesiyle millî uyanış hareketi artık gereken ivmeyi kazanmış ve geriye dönülemez bir noktaya gelinmişti. Bütün bu gelişmeler Gaspıralı’ya çok daha geniş çaplı projelerini uygulama cesareti verecekti.

“Millete Hizmet etmek istiyorsan elinden gelen işle başla.”

Belgesel : 2. Bölüm

2.Bl(1930)

“Millete hizmet etmek istiyorsan elinden gelen işle başla”

İsmail Bey Gaspıralı fikirlerini ortaya koyabileceği Türkçe bir yayın organına ihtiyaç duymaktaydı. Resmî müracaatlarının sonuçsuz kalması üzerine, Tiflis’de Tonguç, Şafak, gibi değişik adlarla bir kaç sayfadan ibaret dizi yayınlar bastırdı. Bu “bir seferlik” gazeteler arka arkaya yayınlandıkları için fiilen süreli yayın olmakla birlikte, resmî izin gerektirmediğinden teoride münferit yayınlar şeklinde basılmıştı.

Çarlık rejiminden Türkçe süreli bir yayın izni alabilmek için uzun ve bıktırıcı teşebbüslerini sürdürdü. Diğer yandan Saint Petersburg, Moskova ve İdil-Ural bölgesine seyahatlar yaparak destek ve Arap harfleri ile baskı yapabilecek matbaa malzemelerini arıyordu.

Gaspıralı, en sonunda uzun süredir beklediği izni almayı başardı. Ancak, gazete iki dilde,Tatarca ve Rusça yayınlanabilecekti. Gazetesinin ilk sayısını, Bahçesaray’da kurduğu matbaasında 22 Nisan 1883’de bastı. Tercüman Kırım’da neşredilen ilk Tatar gazetesiydi ve Rusya İmparatorluğu’ndaki Müslümanlar arasında yayınlanmış ve yayınlanacak gazeteler arasında da en uzun ömürlüsü ve hiç şüphesiz en tesirlisi olacaktı. Başlangıçta Tercüman‘ın tirajı yalnızca 300 olup, haftada bir kere yayımlanmaktaydı. Ekim 1903’den itibaren haftada iki gün çıkmaya başlayan Tercüman, 1912’den sonra günlük oldu. Ancak, Tercüman‘ın gerçek önemi ve etkisi tirajının çok ötesindeydi. Bir kere, Tercüman Kırım’da yayınlanan ilk Türkçe gazete olduğu gibi, bütün Rusya Müslümanları arasında Türk dilindeki ancak üçüncü gazeteydi. (Taşkent’de yayınlanan resmî Türkistan Vilâyeti’niñ Gazeti hariç tutulursa) diğerlerinin kısa sürede kapanmalarıyla uzun süre Tercüman Rusya İmparatorluğu dahilindeki tek Türk ve Müslüman gazetesi olarak kalacaktı.

Tercüman 34 yıllık yayın hayatında inanılmaz bir okunma yaygınlığına ve prestije ulaştı. XX. yüzyılın başlarına gelindiğinde, Kazan’dan İstanbul’a, Kahire’ye ve Tahran’a, Rusçuk’dan Kaşgar’a kadar muazzam bir arazideki Türk dilli halkların aydınları Tercüman’ı okuyacaklardı. Kendi ifadesiyle, “Dersaadet’in hamal ve kayıkçılarına, Çin dahilinde bulunan Türk devecilerine ve çobanlarına gazeteyi tanıtmıştır. Kazan’da, Sibirya’da olduğu gibi Tebriz’de ve Horasan’da da Bahçesaray dilini öğrenmeye meyil doğurmuştur”. Yayın hayatının son yirmi yılında Türk dünyasının her hangi bir noktasında Tercüman’ı takip etmeyen ve onun fikirlerinden habersiz bir aydın düşünmek mümkün değildi.

Doç. Dr. İsmail TÜRKOĞLU (Marmara Üniversitesi)

İstanbul’da yoğun bir okuyucu kitlesi tarafından tercih ediliyor. Hatta eğer bu sayıda bir mübalağa yoksa, bir dönem 15.000, 16.000 müşterisi olduğu, İstanbul’da biliniyor. Bu  15.000, 16.000 sayısı İ.Gaspıralı’nın da hazır bulunduğu bir toplantıda ifade ediliyor ve İ.Gaspıralı’da bu sayıya bir itirazda bulunmuyor. O dönemde İstanbul’da eğitim görmekte olan Kazan Tatar aydınlarından Fatih Kerimi İstanbul’da Tercüman’ın çok iyi takip edildiğini, hangi kahvehaneye gitse masa başına toplanmış halkın tercüman okuduğunu, sokak başlarındaki gazete satıcılarının Tercüman geldi diye bağırdığını yazmaktadır.

Tercüman’ın son derece kısıtlı teknik imkânlarla ulaştığı bu etkiye, günümüzün imkanlarına rağmen Türkiye’den ve bir başka Türk ülkesinden hiç bir medya organıbugüne kadar ulaşabilmiş değildir.

Gaspıralı gazetesini ve bütün diğer yayınlarını Türk dilinin konuşulduğu dünyanın her yerindeki Türklere hitaben çıkarmıştır. Bundan maksadı, ortaya atacağı reformları ve millî uyanış fikirlerini başta Rusya İmparatorluğundakiler olmak üzere bir bütün olarak Türk dünyasına sunmaktı.

Rafael HAKİMOV(Tataristan Cumhuriyeti Tarih Enstitüsü Müdürü)

Onun fikri Türk halklarını birleştirmek ve Tercüman Gazetesi’ni çıkarmaktı.O bu yol için ortak Türk dilini takdim etmişti. O dönemde Tercüman bütün Türk dünyasının tanıdığı, bütün aydınlarının okuduğu bir gazete idi.Ortak bir Türk dilinde yayınlanıyordu.

Prof.Dr. Bekali KASIMOV (Taşkent Üniversitesi)

Tercüman Gazetesini okumayan adam yok. Rusya Müslümanları kitabını okumayan adam yok bu yerlerde. O’nun ders kitabı Hoca-yı Sübyan her okulda okutuluyordu. Tüm öğretmenlerin elindeydi.

Tercüman‘ın bizzat kendisi de bir reformdu. Zira, Tercüman’da kullandığı dil, onun Türk dünyasının ortak edebî dil olarak benimsemesini istediği şiveydi

Fatma KÜÇÜKKIZI (Kırım)

Üç tanecik kaldık. Üç taneden kopayıp, gelip hep adımız Türk üre. Şu dedemizin namında. Ahırbeti kartlıkta şu Türk namı bizi bir daha kıynadı.

Arzu TİRYAKİ (Karaim-Kırım)

1924 senesinde mında oturaydım, bir yaka gitmedim. Erkeğim mında öldü. (Z.K: Siz kımsınız, kayısı dinden sınız?) Ben Karaim’ım

Elvide ÇETİNKAYA (Ayancık-Türkiye)

Sona ne olacak. Millet gurbete gitti. Öküz-inek bırakmadılar, sattılar. Yalnız insan ne yapabilir, ben şimdi ne yapabilirim, bir tek garı.

Gülnar SEYİTOVA (Taşkent-Özbekistan)

İzmir, Ankara, Bursa, Muğla hamda İstanbul’da bulunduk. İstanbul’dai maşinalarda bizi … alıp, varıştı.

Cemile ŞABANOVA (Karasubazar-Kırım)

Anamların evinde elime bir tonum süt satmaga vardım Yalta’ga. Sığırımız vardı. Balama anam bakardı. Men süt alıp gittim Yalta’ga satmaga.

Esasta aynı farklı şive ve lehçelerde konuşan Türk halkları, en azından yazı dilinde yani edebî dilde birleşmeliydiler ki Tercüman’da kullanılan ve en gelişmiş Türk dili kabul edilen İstanbul şivesine dayanan lisan, bu edebî dilin örneğini teşkil edecekti.

Doç.Dr. Zuhal YÜKSEL (Kırım Mühendislik ve Pedagoji Üniversitesi)

Sadece kullandığı dil İstanbul Türkçesiydi. 1905 yılından sonra İsmail Gaspıralı’nın Tercüman Gazetesinde hem “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” şiarını koyar hemde daha açık bir şekilde İstanbul Türkçesinin ortak bir Türk dili olması gerektiğini açıklar.

Bununla birlikte, Gaspıralı, Osmanlı Türkçesinin gramerine daima büyük bir kararlılıkla bağlı kalır ve sürekli olarak başka yazarları da buna teşvik ederdi.

İsmail Bey, Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaları ile yüklü olan Osmanlı edebî dilinin aşırılıklarını sık sık eleştiriyor ve hicvediyordu. Onun Türkçesi konuşulan dil üzerine inşa edilmişti. Bu dile zaman zaman Kırım Tatar sözleri katmasının bir sebebi bunun Gaspıralı’nın ana dili yani en iyi bildiği şive olmasıydı. Kırım Tatar Türkçesinin katılması Gaspıralı’nın Türkçesinin daha geniş kitleler tarafından anlaşılabilirliğini arttırmaktaydı. Zira Kırım Tatar şiveleri, Türk dillerinin iki esas grubu olan Kıpçak ve Oğuz unsurlarını bir arada barındırdıklarından Türk dünyasında özel bir yere sahipti. Bu yüzden, gerek Kıpçak, gerekse Oğuz grubu Türkçelerini konuşan halklar için Kırım Tatarcasını anlamak öbür farklı gruba mensup şiveleri anlamaktan çok daha kolaydı.

Gaspıralı kendi halkı olan Kırım Tatarları da dahil bütün Rusya Türklerinin dertlerinin çözümünde en önemli adımın her açıdan çok sınırlı olan güçlerin birleştirilmesiyle, benzer problemlere çözümler aranmasının olduğunu düşünüyordu.

Doç.Dr.Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Aslında bütün Türk, İslâm, hattâ Şark dünyası için geçerliliğine inandığı bu düsturu, pragmatik ve ölçülü karakteriyle öncelikle Rusya İmparatorluğu dahilinde işlerliğe kavuşturmak istiyordu. Onun için, tek bir ortak edebî dilin tesisi bütün Türkler arasındaki her türlü ilerici değişikliğin başlangıç noktası ve vazgeçilmez şartı idi.

Gaspıralı’nın millet tarifinin temeli dil birliği üzerine inşa edilmişti. Zihnindeki Türk milletini 1905’deki bir makalesinde şöyle tanımlıyordu:

“Til, lisan itibarıyla Şarkî Sibirya’nın Yakutları, Sibirya Türkleri, Baraba, Kazak, Kırgız, Karakalpak, Başkurt, Nogay, Kazanlı, Kırımlı, Kumuk, Uygur, Özbek, Tarançı, Sart, Azerbaycan ve Osmanlı namları ile maruf taifeler, uruğlar hep Türk tili ile söyleşirler, hep Türktürler”

Dil birliğinin zarurî olduğunu da şu sözlerle vurguluyordu:

“Elli milyonluk Türk kavminin vilayet vilayet şiveleri telaffuzda  tefavütleri var ise de hasıl lisanları birdir, binaenaleyh bu kavm-i necîbenin umumî lisan-ı edebiyyeye hakkı olduğundan maadâ dünyada yaşamak istiyor ise herşeyden ziyade ve herşeyden evvel ittihad-ı lisâna çalışmalıdır.” Gaspıralı’daki Türk milleti kavramının ayrılmaz bir unsuru İslâm’dı. Bu şaşırtıcı değildir, Çünkü Rusya İmparatorluğu’ndaki “Türk-Tatar halkların” tanımlanmasında ve ayırdedilmesinde İslâm kesinlikle bütün diğer unsurlardan daha belirleyici bir role sahipti. Gaspıralı’nın halkın İslâmî mensubiyet ve bağlılığını tamamen farklı başka bir kavramla değiştirmeye kalkışması halinde en ufak bir başarı şansı olmadığı gibi, zaten onun da hiç bir şekilde böyle bir niyeti yoktu.

Doç.Dr.Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

İsmail Bey Gaspıralı geleneksel dinî hüviyeti modern millî hüviyet ile uzlaştırmak ve kaynaştırmak gayreti içinde olmuştur. İ.Gaspıralı’nın vurguladığı İslâmiyet fıkıh sahasına veya şahsî ibadet meselelerine münhasır değildi. O, bilhassa çağdaş ihtiyaçlara cevap vermek üzere İslâm’ın kültürel, sosyal ve (elbette ki üstü kapalı olarak) siyasî dayanışma ve birliğine büyük ilgi göstermekteydi.

Bu noktada, XIX. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan ve genel olarak hepsi de bir İslamî uyanış arayışında olan tanınmış bazı Müslüman aydınların Gaspıralı’nınkine paralel çizgileri gözden kaçmaz. Osmanlı vatanseveri Namık Kemal, İslâm dünyasının uyanışı mücadelesi veren Cemaleddin el-Afgânî ve Muhammed Abduh, Arap fikir adamı Abdurrahman el-Kevakibî gibi pek çok aydınların yer aldığı bu aydınlar Müslüman toplumlarının geri kalmışlıklarından kurtarılmaları ve Batı sömürgeciliğine karşı mücadele edebilmeleri için çareler aramaktaydılar. Bunlar ne fundamentalistler ne de gelenekçilerdi. Farklı şekillerde olmakla birlikte hepsi de İslâmî açıdan izah ettikleri dayanışma, birlik ve vatanseverlik kavramlarına başvurmak suretiyle ve sosyal reform yoluyla Müslüman toplumlarını emperyalizme karşı birleştirmek emelindeydiler. Genel olarak bütün bu aydınlar İslâm aleminin selâmeti için, seçerek almak kaydıyla, Batı’nın teknolojisini, bilimini hattâ bazı siyasî müesseselerini uyarlamak veya benimsemek fikrini savunmaktaydılar. Gaspıralı eğitim sahasındaki geri kalmışlığın Türk-Müslüman topluluğunun karşı karşıya bulunduğu bütün diğer meselelerin kökünü teşkil ettiğine inanmaktaydı. Bundan dolayı, ona göre, toplumun modernleşme yoluna koyulabilmesi ancak bir maarif reformu ile mümkündü.

Doç.Dr.Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Gaspıralı’nın millî meseledeki tasavvur ve programları ancak tesirli  dünyevî bir maarif sistemi vasıtasıyla halka ulaşabilir ve onlar tarafından kabul edilebilirdi.

Gaspıralı’nın yeni bir eğitim sistemini, sıfırdan başlayarak inşa etmesi gerekmekteydi.

Prof. Dr. Mirkasım OSMANOV (Kazan Devlet Üniversitesi)

Kırım’da İsmail Gaspıralı Türk halkları için yeni talim terbiye, Usul-ü Cedid, Usul-ü Savtiye gerektiğini anlamış ve fikir ile dünyaya müracaat etmiş. İlk önce Dilde, Fikirde, İşte Birlik, ondan sonra Türk halkları için yeni eğitim sistemi lazım ve o Usul-ü Cedid talimatını, fikrini söylemiş oldu. İlk önce halkta doğmuş olan ihtiyaç bu yeni fikirle kuvvetlenmiş ve 80.-90. Senelerde Tercüman Gazetesi çıkmaya başladığı zaman bu  fikir Türk halkları arasında çok hızlı bir şekilde yayılmıştı,

Eğitim, öğretim reformunun ilk tecrübesini 1884’de Bahçesaray’ın Kaytaz Ağa mahallesinde açtığı mekteple yaptı. Mâlî kaynağın bulunması, öğretmenin yetiştirilmesi, programın hazırlanması, araç ve gereçlerin temini ve derste okutulacak malzemenin basılması gibi konuları bizzat Gaspıralı üstlendi. Onun bu teşebbüsünü Bahçesaray halkı başlangıçta şüphe ile karşıladı. Halka yeni mektebi benimsetebilmek için burada “kırk günde Türkçe okuma-yazma ögretileceği” iddiasında bulundu.Tam kırk gün sonrada eşrafın ve halkın hazır bulunduğu açık bir sınavla talebelerin bunu başardığını gösterdi.

İleride daha da geliştireceği bu sistem gerçek bir inkılâptı. Onun Rusya Müslümanları arasında ortaya attığı bu yeni eğitim sistemi, kendi kullandığı tabirle “Usûl-ü Cedîd” olarak çok yaygın bir kullanıma erişmiş ve bir devre damgasını vurmuştur. Bu tabirden yola çıkarak, 1917’ye kadarki dönemde Rusya İmparatorluğu’nda bu sistemden yetişen millî-reformist kadrolar da genel olarak “Cedidçiler” olarak adlandırılacaklardır.

Gaspıralı’ya göre, eğitim sistemi, ana dil Türkçenin öğretimine hizmet etmeli ve dinî bilgilerin yanısıra dünyevî bilgileri de mutlaka kapsamalıydı. Usûl-ü Cedîd’de öğretim zamanları ve talebe sayıları kesin olarak sınırlanmıştı. İlk dereceli mekteplerde öğretim süresi iki yılı geçmeyecek, bir muallim 30 veya 40’dan fazla talebeye aynı anda ders vermeyecekti. Haftada altıgün ve bir ders gününde süresi 45’er dakikayı aşmayan en fazla beş ders okutulacaktı. Talebenin yorulup bıkmaması için ders aralarına teneffüsler konulmuş ve değişik derslerin birbirini takip etmesi öngörülmüştü. Bedenî cezalar da kaldırılmaktaydı. Eski sistemin aksine, Usûl-ü Cedîd her hafta ve dönem sonlarında bütün derslerden sınavlar yapma ve mezuniyeti bu sınavlarda başarılı olunması şartına bağlamaktaydı. Dershanelerin havasının temizliğine ve ferahlığına özel bir önem veriliyor, o zamana kadar sadece Rus okullarında görülen sıralar, karatahta, kitaplık ve diğer öğretim araçları mekteplere sokuluyordu.

Müfredatta da büyük değişiklikler vardı. İlk basamakta Türkçe okuma-yazma, temel aritmetik, hat, Kur’an okuma ve İslâm’ın esaslarını öğretmeye yönelik dersler yer almakta, buna bir üst basamakta genel coğrafya ve tarih, İslâm ve memleket tarihi hakkında giriş bilgileri ve tabiat bilgisi dersleri de ilâve edilmişti. Büyük çoğunluğu ilk defa verilen bu dersler için  ders kitabı da olmadığından, Usûl-ü Cedîd mekteplerinde kullanılacak temel ders kitabını da 1884 yılında Hocâ-i Sıbyân adıyla bizzat Gaspıralı kaleme alarak kendi matbaasında bastı.

Usûl-ü Cedîd’in kabul görmesi ve yerleşmesi büyük engellerle karşılaştı. Öncelikle bunun halk tarafından benimsenmesi ve talep konusu olması gerekiyordu.

Doç.Dr.Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Halbuki daha ilk baştan eskiusûle bağlı olan mollalar ve mutaassıp çevreler şiddetle buna karşı koydular ve Usûl-ü Cedîd’i halk arasında savunmak cesaret isteyen bir iş haline geldi.

Bir hayli masraf gerektiren yeni mekteplerin açılabilmesi ya mahallî halkın daimî maddî katkısına ya da Müslüman zenginlerin desteğine bağlıydı. Halbuki, XIX. asrın sonlarında Kırım Tatarlarının ve Rusya Müslümanlarının ekonomik ve sosyal yapıları göz önüne alındığında, bunun için iyimser olabilmek kolay değildi.

Usûl-ü Cedîd’e göre hazırlanmış öğretmenler olmadığı gibi, böyle öğremenleri yetiştirecek bir muallim mektebi de söz konusu değildi. Bu probleme karşı Gaspıralı’nın bulduğu çare, ilgilenen muallim adaylarını Bahçesaray’a çağırarak onları ücretsiz olarak uygulamalı bir şekilde eğitmek ve onlardan memleketlerine döndüklerinde en az üç kişiyi öğretmen olarak yetiştirmeleri sözünü almaktı.

Usûl-ü Cedîd’in yerleşebilmesi yolunda Gaspıralı 1880’ler boyunca büyük güçlüklere katlanmak ve sabırla gayret göstermek zorunda kaldı. Bu arada, Rusya İmparatorluğu dahilinde Müslümanların toplu olarak yaşadıkları yerlere sık sık ziyaretlerde bulunarak Usûl-ü Cedîd’i tanıtmaya ve benimsetmeye çalıştı.

Doç.Dr. İsmail TÜRKOĞLU (Marmara Üniversitesi)

Gaspıralı Orta Asya’ya gidiyor ve Orta Asya’da ona yardımcı olan bir Tatar zengini ve orada bir okul açıyor. Daha sonra bu okul “maşinalı mektep” Özbekler öyle isim takıyorlar. Çünkü okulda çok kısa zamanda Gaspıralı’nın görevlendirdiği bir öğretmen üç ay gibi kısa bir zamanda okuma,yazma öğretiyor çocuklara ve Özbekler bundan hayrete düşüyorlar. Okulun ismini “Maşinalı Mektep” koyuyorlar.

Pekçok Türk bölgesinde okunmaya başlanan Tercüman ise onun önemli propaganda araçlarından birisiydi.

İlk Usûl-ü Cedîd mektebinin açılışının üzerinden on yıl geçmeden Gaspıralı’nın çeşitli Türk bölgelerinde kaydadeğer sayıda destekçileri ortaya çıktı. Gaspıralı’nın ortaya attığı reformların en büyük destekçileri, onları büyük ölçüde geliştirenler ve yayanlar hiç şüphesiz bütün Rusya Türkleri arasında kültürel ve ekonomik yönden en büyük gelişmeyi göstermiş olan İdil-Ural yahut Kazan Tatarlarıydı. Yetiştirdikleri sayısız aydın ve dava adamıyla Kazan Tatarları, Rusya Türkleri arasında Cedidçiliğin daha doğrusu uzantıları modern Türkiye Devleti’ne kadar ulaşacak olan millî Türk uyanışının öncüleri oldular. Önce Kazan Tatarları ve ardından da Azerbaycan Türkleri arasından çıkan aydın fikirli mollalar, muallimler, esnaf ve belki de en önemlisi Müslüman zenginler Usûl-ü Cedid hareketinin baş destekçileri arasında yer almaktaydı. Özellikle Hüseyinovlar, Apanaylar, Akçuralar ve diğerleri gibi İdilboyu Tatarlarından zengin tüccarların ve Zeynelâbidin Tağızâde gibi Kafkasyalı Müslüman petrol milyonerlerinin kazanılması Usûl-ü Cedîd mekteplerinin hızla yayılmasında büyük rol oynadı.

Doç.Dr. İsmail TÜRKOĞLU (Marmara Üniversitesi)

İdil-Ural zenginleri Usul-ü Cedid hareketini desteklemeselerdi belkide bu eğitim sistemi hiçbir zaman başarıya ulaşamayacaktı.

Bunların açtığı ve finanse ettiği mekteplerle Usûl-ü Cedîd özellikle İdilboyu’nda, Kafkasya’da ve Kırım’da köylere kadar yayıldı Çok daha muhafazakâr yapıdaki Türkistan’da Usûl-ü Cedîd’in benimsenebilmesi için ise çeyrek asır geçmesi gerekti. 1895’de bütün Rusya İmparatorluğu dahilindeki Usûl-ü Cedîd mekteplerinin sayısı yüzü geçerken, 1914 yılında bu sayı yaklaşık 5.000’i bulacaktı.

Gaspıralı Müslüman Türk kızlarının eğitiminde de öncülük yaptı. İlk Usûl-ü Cedîd kız mektebini ablası Pembe Hanım Bolatukova’ya 1893’de Bahçesaray’da açtırttı. Bu örnek diğer bölgelerde de kısa süre içinde uygulandı. Gaspıralı’nın Usûl-ü Cedid reformu Rusya Türkleri arasında kadın hareketinin de en önemli başlangıç noktası olmuştur.

İsmail Bey Gaspıralı, Eğitim ve basın-yayın alanında  büyük yeniliklerini hayata geçirirken sadece sayısız yetersizliklerle ve imkânsızlıkla boğuşmak zorunda kalmıyordu. Fikir ve icraatlarından rahatsızlık duyan çevrelerin gayretlerinin tamamını boşa çıkarabilecek karşı çıkmalarını hafifletmekle de uğraşmak zorundaydı.

Her türlü mutaassıp çevrelerin Usûl-ü Cedîd’in Müslümanları Ruslaştırmak için bir araç olduğu yönündeki ve halk arasında tesirli olabilen propagandalarına karşı, Gaspıralı fikir ve icraatının değil İslâm’a karşı olmak bizzat onun emri ve faydasına olduğunu anlatmak zorundaydı.

Doç.Dr.Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Aynı zamanda da, gayri-Rusların ve şu cümleden Rusya Müslümanlarının arasındaki her türlü uyanış hareketinin altında Rusya Devleti’ne yönelik kökü dışarıda bölücü ve yıkıcı bir teşebbüs arayan, “Pan-İslâmizm” ve “Pan-Türkizm” fobileri ile yaşayan Çarlık idarecilerinin de teskin edilmeleri zarûrîydi. Gaspıralı reformlarının altında gizli Rus düşmanlığının yatmadığını, tam tersine Türk Müslüman halkların durumunun iyileşmesinin bizzat Rusya’nın da yararına olacağını bıkıp usanmadan Rus hükümetine, Rus hükümet çevrelerine anlatmaya çalışıyordu.

İsmail Beyin bir özelliği de faaliyetlerinin tamamını kanunî çerçeve içinde gerçekleştirmeye büyük bir özen göstermesidir. Son derece nazik ve baskıcı siyâsî dönemlerde faaliyet göstermesine rağmen, 34 yıl boyunca Tercüman’ın bir kere bile kapatılmaması, hattâ tek bir yazısının dahi sansürlenmemesi onun muazzam titizliğini göstermektedir.

“Millete hizmet etmek istiyorsan elinden gelen işle başla”

Belgesel : Kamera Arkası

Mustafa Kırımoğlu ile çekim ekibi ve genç Gaspıralı İsmail Mamadaliyev Tercüman Gazetesi binası önünde

Zafer Karatay, Neşe Karatay, Bekir Yıldızcı Ahmet Akbal ve Kırım TV Kırım Tatar Yayınları Müdürü Seyit İslam Keşfi, Akyar’da

Belgesel : 1. Bölüm.

1.BÖLÜM.

XIX. yüzyılda âdetâ dünyayı paylaşan Avrupalı “Büyük Devletler”in biri de Rusya İmparatorluğu’ydu. Deniz aşırı bir yayılmadan çok karadan ilerleyen Rusya, milyonlarca insanın yaşadığı muazzam arazileri hakimiyeti altına almıştı. XIX. yüzyılın sonunda, Rusya, dünyanın en geniş toprakları olan imparatorluğuydu.

Bu dev imparatorluk, pek çok tarihî devletin ortadan kaldırılması ve buna direnen halklara boyun eğdirilmesi sonucunda büyümüştü. İşgal edilen bir çok Türk ve Müslüman ülkesi de imparatorluğun içinde kalmıştı. Rusya daha 1552’de, kendisini yüzyıllarca hakimiyeti altında bulundurmuş Altın Orda’nın vârislerinden Kazan Hanlığı’nı  yıkıp topraklarını ele geçirerek bir imparatorluk olma yönünde ilk adımı atmıştı. Rusya’nın Türk/Müslüman toprakları üzerindeki ilerleyişi bir kaç yıl içinde bütün İdil yani Volga boyunu ele geçirmesiyle devam etmiş, XVI. yüzyılın ilk yarısı dolmadan dev Sibirya arazisini de işgal etmişti.  XVIII. yüz yıl içinde Kazak bozkırlarını da topraklarına kattı.

Güneye doğru büyümesini yıllarca engelleyen Kırım Hanlığı’nı ise 1783’de ortadan kaldırdı ve Kırım’ı ilhak etti. Artık Rusya, Karadeniz’e hakim olmak yönünde en önemli mevziye sahip olmuştu. Yüz yıla yaklaşan son derece kanlı savaşlardan sonra Kafkasya da Rusya’nın eline geçti. XIX. yüzyılın sonuna varılmadan Türkistan’ın batısı bilfiil Rus egemenliği içine girmiş,  İmparatorluk Hindistan kapılarına dayanmıştı.

Bu yayılmacılık  ekonomik sahadaki gelişim sayesinde, onun gereği ve tamamlayıcısı olarak gerçekleşmişti.  Tarıma dayalı yapısıyla, Rus sanayii 18. yüzyıl başlarından itibaren istikrarlı bir yükseliş içine girmiş ve 19. yüzyılın ikinci yarısında büyük ivme kazanmıştı.

Rusya, askerî güç, sanayi,bilim ve genel devlet yapısıyla gerçek bir Büyük Avrupa Devleti niteliğindeydi.  Buna karşılık  19. yüzyılın ikinci yarısında bu dev bünye, sayısız müzmin problemlere sahipti. Köylülerin toprak meselesinin çözümsüzlüğünden, sanayileşme dönemi sancılarından, sosyal adaletsizlikten ve hantal bürokrasiden kaynaklanan çok şiddetli sosyal ve ekonomik memnuniyetsizlikler yaşıyordu. İdare sistemini ne pahasına olursa olsun muhafaza etme inancı, mutlakiyetçi Rus Ortodoks görüşü dışında hiç bir eğilime hayat hakkı tanımayan çok katı bir istibdad sistemine yol açmıştı. Bu dahi, Rusya’nın XIX. yüzyıl ortalarından itibaren sayısız ihtilâlci ve inkılâpçı hareketin beşiği olmasını önleyememişti.

Rusya’nın milyonlarla ifade edilen Türk/Müslüman halkları ise bütün bu gelişmelerin kıyısında kalmışlardı. İmparatorluktaki ekonomik ve sosyal adaletsizlikten paylarını fazlasıyla almışlardı.

Doç Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Ayrıca etnik ve dinî kimliklerinden dolayı da bazen fevkalade ağır olabilen baskıları göğüslemek durumunda  kalıyorlardı. Bu insanlar sadece fiilen değil aynı zamanda resmen de Rusya İmparatorluğu’nun ikinci sınıf tebası durumundaydılar.

Rusya Türkleri sadece istiklâllerini kaybetmekle kalmamış, sosyal ve ekonomik yönden de Ruslarla ve diğer Avrupalılarla arasında çok büyük uçurum olmuştu.

Cehalet, ezilmişlik ve geri kalmışlık, dev bir imparatorluğun içinde silik paryalar gibi kalmış olan Rusya Türklerinin kaderi gibi gözüküyordu.

Kırım bu tablonun karakteristik bir örneğini teşkil ediyordu. Karadeniz’in kuzeyindeki bir tabiat cenneti olan bu yarımadanın Türk ve Müslüman yerli halkı olan Kırım Tatarları her bakımdan tam bir çöküş içindeydi. Bir zamanlar Doğu Avrupa’nın  en güçlü devletlerinden biri ve Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan Kırım Hanlığı’nın mirasçılarıydı. Ne var ki, Rusya’nın Kırım’ı ele geçirmesinden sonraki bir asırlık süre içinde Kırım Tatarları öz vatanlarında silinme noktasına geldiler. Dayanılmaz ekonomik, sosyal ve siyâsî baskılar onları onbinlerce kişilik dalgalar halinde kendilerine en yakın hissettikleri Osmanlı Türkiyesi’ne Anadolu ve Rumeliye perişan halde göç etmeye mecbur etmekteydi. 1500 yıllık Türk ülkesi, bir zamanların  önde gelen İslâm merkezlerinden biri olan Kırım, büyük bir hızla öz evlâtlarından ayrılıyor, onlardan boşalan yerleri yabancılar dolduruyordu.

Prof.Dr. Kemal KARPAT (Wisconsin Üniversitesi)

Bu durum karşısında hayatlarını kurtarmak ve bekasını idame ettirebilmek için Kırım’dan büyük göç başladı.

Fakat bu göçlerin neticesinde Kırım Müslüman halkı orayı terketti ve sayıları gittikçe azalarak bir zaman bütün Kırım’a hakim olan bu kitle bir azınlık durumuna düştü ve göçler devam ediyordu. Bütün Ruslarda bu göçleri destekliyordu.Çünkü Kırım’dan Kırım halkı gittikçe orada eski sahiplerinin ismini, adını ve haklarını duyuracak kimse kalmayacaktı, maksat buydu. Gitsin diyordu.

Kırım’da kalanlar da ümitsizlik içinde âdetâ muhaceret sıralarını bekliyorlardı. Onları bir halk olarak ayakta tutacak bütün müesseseleri ya çoktan yok olmuştu yahut da her geçen gün daha da çürümekteydi.

Doç Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Bir zamanların bilim yuvası olan, nâmı İslâm dünyasına yayılmış Kırım’ın medreselerinde ve mekteplerinde okuyan çocuklar değil ilmi öğrenmek, ana dillerinde doğru dürüst okuma yazma bile öğrenemiyorlardı. Ne kendi tarihlerinden, ne de başkalarının geçmişlerinden ve takdirlerinden haberdar değillerdi.

Koca bir toplum âdetâ bir topraksız köylüler ordusuna dönmüştü. Kırım Tatar şivesinde tek bir kitap dahi yayınlanmıyor, Türkçe bir gazete çıkarmak tasavvurlara bile sığmıyordu. Toplumun dertlerini dile getirecek onları bir gaye etrafında toplayacak dernekler yahut başka teşkilatlar işitilmemişti bile.

Doç Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Bir zamanların şanlı halkının,  artık hayatın hiç bir safhasında liderliği yoktu. Çarlık rejiminin güvenini kazanarak onun lütuflarına mazhar olan küçük bir grup Kırım Tatar asilzâdeleri ise halkın liderleri durumunda değillerdi.

Kırım ve Rusya imparatorluğu içinde yaşayan Türkler işte böyle bir manzara içindeyken, Mustafa Mirza Gasprinskiy ile karısı Fadme Hanım, Bahçesaray’a bağlı olan ve Sovyet döneminde ortadan kaldırılan Kırım Tatar köyü Avcıköy’de 20 Mart 1851 yılında oğulları İsmail’in doğum sevincini yaşadılar.

Devrinin her Kırım Tatar çocuğu gibi İsmail de ilk önce mahallî Müslüman mektebinde okudu.  İyi bir eğitim alması için babası onu Kırım’ın idarî merkezi olan Akmescit’deki Rus Erkek Gimnazyumu’na yani Lisesi’ne gönderdi. Böylece Rus dünyasıyla tanışan ve Rusçasını da ilerleten genç İsmail’in subay olmasını isteyen babası Mustafa Mirza, oğlunu Voronej şehrindeki Harbokulu’na yolladı. Daha sonra, Moskova’daki Milyutin Askerî Lisesi’ne geçti.

Büyük bir kültürel merkez olan Moskova, İsmail’in, hayata ve dünyaya bakışını değiştirdi. O günlerin Rusyasında okuyan genç nesiller arasında nihilist ve sosyalist fikirler hızla yaygınlaşıyordu. Halbuki, Moskova her zaman Rus muhafazakâr düşüncesinin merkezi kabul edilirdi. Rus fikir ve siyaset hayatında büyük yeri olan Slavofil ve Pan-Slavist düşüncelerin beşiği de bu tarihî şehirdi.

O yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopma mücadelesi veren Sırplar ve diğer Slav halklara yönelik büyük bir sempati uyanmış ve onlara destek için Rus halkı arasında büyük kampanyalar düzenlenmekteydi. Çevresiyle çok ilgili bir genç olan İsmail de döneminin sürekli gündemde olan bu fikir hareketlerini ve altın çağını yaşayan Rus edebiyatını ilgiyle takip etmekteydi

Moskova yılları genç İsmail’in edebî ve fikrî gelişmesine büyük katkıda bulunmasının yanısıra, bir çok hususu da sorgulama imkânı vermişti. Moskova’nın popüler atmosferi “Kâfir Türklere karşı Slav ve Ortodoks kardeşlerin desteklenmesi” sloganlarıyla örülmüştü . Bir Rus subay namzeti olsa da bütün bu sloganlar İsmail’e göre değildi.

Doç Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Madem ki Ortodoks Slavlar yahut Ruslar, Müslüman Türklere karşı kendi soydaş ve dindaşlarının yanında olma gereğini hissediyorlardı, o halde genç İsmail’de Ortodoks isyancılara karşı kendi soydaşlarının yahut dindaşlarının yanında saf tutmalıydı diye düşündü. Kısaca söyleyecek olursak, Pan-Slavist rüzgarların estiği Moskova genç İsmail’de tam tersi yönde etki yapmıştı.

İsmail Harbokulu’nda okuyup da onunla benzer duyguları paylaşan Müslüman  arkadaşı Litvanya Tatarlarından Mustafa Mirza Davidoviç ile bir plan yaptı. Gizlice Osmanlı İmparatorluğu’na kaçacak ve Osmanlı ordusuna gönüllü yazılarak Girit’deki Rum isyancılara karşı savaşacaklardı. Karadeniz kıyısındaki Odesa’dan Türkiye’ye geçmeye teşebbüs ettilerse de yakalandılar ve evlerine gönderildiler.

1868 yılında 17 yaşında Bahçesaray’daki meşhur Zincirli Medrese’de Rusça muallimi olarak çalışmaya başladı. Bir taraftan da kendini yoğun bir şekilde Rus fikir, felsefe ve edebiyat eserlerini okumaya verdi. Devrine göre modern bir tahsil görmüş olan İsmail Gasprinskiy’nin yahut soyadının Türkçe haliyle Gaspıralı’nın, tarihî ünü çok büyük olsa da artık taassubun kalesi olmuş olan Zincirli Medrese’de çalışaması uzun sürmedi.

İçindeki dünyayı tanıma  arzusuyla 1872’de Kırım’dan ayrıldı. İstanbul, Viyana, Münih ve Stuttgart üzerinden uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra Paris’e gitti. Paris, bir kültür ve sanat merkezi olmanın yanısıra, Rusya’nın istibdat havasından kaçan muhalif fikirli yahut bohem Rusların da sığındığı bir yerdi. Rusçadan Fransızcaya mütercimlik yaparak geçindi ve  bir süre de  meşhur Rus yazarı İvan Turgenyev’in asistanı olarak çalıştı.

Gaspıralı’nın içindeki Osmanlı subayı olma özlemi sönmemişti. 1874’de Paris’den İstanbul’a gelerek Osmanlı ordusuna girmek için teşebbüste bulundu. Bir yıl kadar uğraşmasına rağmen bu isteği gerçekleşmeyince vatanı Kırım’a döndü.

Gaspıralı artık kendi köyünün ötesinden haberi olmayan vatandaşlarından çok farklı bir dünya görüşüne sahip olmuştu. Onun hem Batı, hem Doğu dünyasını, hem Hristiyan, hem Müslüman kültürünü, hem Türk, hem Rus hayat tarzını tanıması halkının problemlerini çok daha geniş bir açıdan değerlendirebilmesine  imkân veriyordu.

İsmail Bey Gaspıralı genç yaşında edindiği  büyük tecrübelerini milletinin hizmetinde kullanmak ateşiyle yanıyordu. Sömürgeleşmiş, geri kalmış, yok olmanın eşiğine gelmiş halkına anlatacağı çok şey olduğuna inanıyordu. Ama bu iş hiç de onun umduğu kadar kolay değildi. O kadar ki, vatanına dönüşte üzerindeki Avrupaî kıyafetlerden ötürü kendisini “gâvurlaşmış” olarak gören Müslüman arabacılardan bir çoğu onu arabalarına bile bindirmek istemeyecekti. Müslüman halkı uyandırma niyetinin baskıcı Çarlık çevrelerinde meydana getireceği rahatsızlığı ise yakında tanıyacaktı.

Bir zamanlar Kırım Hanlığı’nın pâyitahtı olmuş Bahçesaray’ın yeni kurulan belediyesinde görev almaya ve içindeki hizmet aşkını fiile dökmeye soyundu.

1878’de önce Başkan Yardımcılığı’na, ertesi yıl da Belediye Başkanlığı’na seçildi. Bu görevleri Gaspıralı’ya idârî tecrübe kazandırsa da, onu tatmin etmedi.

Gaspıralı, halkının dertlerinin esasında Rusya İmparatorluğundaki bütün Türk yahut Müslüman halklarla, hattâ Avrupa tarafından sömürgeleştirilmiş bütün Doğu halklarıyla ortak olduğunu görebiliyordu. Batılı büyük devletler Doğu halkları karşısında teknik, ekonomik ve askerî güçlerini ortaya koyarak ezici bir üstünlük sağlamışlardı.

Doç Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

İsmail Bey Gaspıralı herşeyin temelinde, toplumun kendini tanımasının, tanımlamasının ve geleceğe yönelik nesillerini hazırlamasının aslî aracı olan maarifi görüyordu. Halbuki tarihte çok ileri seviyelerdeki bilim ve öğretim kurumlarının sahipleri Türk halkları yahut daha geniş bir zeminde Müslüman toplumlarının elinde, özellikle de sömürgeleşme şartlarında, âdetâ bütünüyle fonksiyonlarını kaybetmiş ve

çağın hiç bir ihtiyacına cevap vermeyen eğitim müesseleri kalıntıları kalmıştı.

Bir zamanların iftihar edilen mektep ve medreseleri anadilinde okuma-yazma öğretebilmek, Müslümanlığın sosyal gereklerini bile gösterebilmekten âciz bir haldeydiler.

Doç Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Diğer taraftan, her hangi bir konuda harekete geçebilmenin ön şartı olarak insanların bizzat kendi toplumlarından, yakınlarından ve dış dünyadan haberdar olmaları, kendileri için dünyanın daha ileri toplumları seviyesinde şartlar talep edebilmeleri için de öncelikle birbirleri arasındaki modern iletişimi gerçekleştirmeleri şarttı.

Ne var ki, değil Kırım Tatarları , bütün Rusya Türkleri arasında bile herkese hitap eden Türkçe bir gazete yoktu. Bütün bu problemleri yakından gözleyen Gaspıralı, yabancı hakimiyeti altında yaşayan soydaş ve dindaşlarını uyandırmak, onların sesini duyurmak için yayın yoluyla faaliyete geçmek istedi. İlk teşebbüs olarak, Akmescit’de Rusça çıkan Tavrida gazetesinde “Rus İslâmı” başlıklı bir dizi yazı yazdı. Rusya ile onun Müslüman tebası arasındaki ilişkilere değinerek, bu kadar çok sayıda Müslümanı içinde bulunduran Rusya’nın bir Ortodoks Hristiyan devleti olduğu kadar bir Müslüman devleti sayılmasının da doğru olacağını savundu. Ona göre, imparatorluğun bu iki ana unsuru birbirini daha iyi tanımalı ve Ruslar, çağdaş bir eğitim sisteminden ve bilimden mahrum bulunan Müslümanların buna kavuşmasına engel olmamalıydı.

Gaspıralı ilk eserini özellikle Rus hükûmetine ve çevrelerine hitaben yazmıştı. Resmî devlet ideolojisi dışındaki her türlü fikir ve harekete büyük bir şüphe ile bakan Çarlık Rusyası’nın muhtemel tedirginliğini ve Müslüman tebası arasındaki reform teşebbüslerine en baştan karşı çıkmasını önlemeyi amaçlamıştı.

O, Kırım’dakiler de dahil bütün Rusya Müslümanlarının, millî bir uyanışa geçmedikleri takdirde eriyip gitme tehlikesine maruz bulunduğunu ve bunun ancak Rusya hükûmeti karşıya alınmadığı takdirde gerçekleşebileceğini düşünüyordu.

Doç Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Zamansız ve maceracı hareketlerin felâketle sonuçlanabileceği fikrindeydi. Rusya dahilindeki milyonlarca Müslüman, öncelikle cehalet ve ekonomik çöküşten kurtulmalı, tecrid olunmuş cemaatlerden, birleşmiş, modern bir millet haline dönüşmeliydiler. Hepsi Müslüman oldukları için İslâm’ın özünde mevcut olan temel dinî uhuvvet olgusu bunları birleşmeye sevk ettiği gibi, büyük çoğunluğu itibarıyla  (az-çok farklı lehçelerde de olsa) aynı dili yani Türk dilini konuşan halklar olduklarından etno-dinî esaslarda yekpare bir millet halinde bütünleşmeleri gerekliydi.

Müslüman-Türk halkları, birleşip bütünleştikleri takdirde büyük bir potansiyel meydana getirebilirlerdi. Bütün bunların ön şartı ise, geri kalmışlık ve cehalet zincirlerini kırmalarını sağlayacak ve birbirlerine yakınlaşıp bütünleşmelerini mümkün kılacak tarzda çağın ihtiyaçlarına uygun bir eğitim sisteminin uygulanmasıydı. Bu sistem Türkçe eğitim vermeli ve Gaspıralı’nın tasavvurundaki millî bütünleşmenin altyapısını hazırlayacak ortak Türk edebî dilinin teşekkülüne aracı  olmalıydı.

Prof.Dr.Turan YAZGAN (Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı)

Gaspıralı’nın fikirlerinden sadece dil birliğiönemli ölçüde hayata geçirildi. Yani Gaspıralı’nın çıkardığı gazete Türk dünyasının her yerinde okundu ve Türkçe’nin tek bir dil olduğu Türk münevverlerince ister istemez kabul gördü ve tabi bu aynı zamanda Türk münevverleri arasında bir de fikir birliği yarattı. Zaten onunda istediği şey dil birliği ve fikir birliğiydi. Gaspıralı bu ikisini birden tek başına, kendi başına ve insanüstü bir gayretle, görülmemiş bir fedakarlıkla gerçekleştirdi. Onun için Türk tarihi içinde Gaspıralı’yı abidevi bir şahsiyet olarak daima anmak gerekir.

Prof.Dr. Yavuz AKPINAR (Ege Üniversitesi)

Aynı zamanda bir eylem adamı Gaspıralı. Fikirlerini hayata geçirmek için elinden gelen çabayı gösteren bir eylem adamı ve işin dikkati çeken bir tarafı da en kötü durumlarda dahi umutsuz değil.

Rusya Müslümanlarının en büyük probleminin eğitim eksikliği olduğunu görüyor, en büyük problemin cehalet olduğunu görüyor. Cehaleti ortadan kaldırmak içinde yeni ders kitapları yazması gerekiyordu.

Oluşacak millî bir Türk basını da bu toplumların birbirlerinden haberdar olmalarında ve kaynaşmalarında hayatî bir rol oynayacaktı.

Ancak, bütün bu safhalarda Rus hükûmetinin gazabını celbedecek tavırlardan uzak durmalı, Batı bilimini Ruslar vasıtasıyla alabilmek için gayret sarfedilmeli ve umum Rusya gelişmelerinden uzak kalınmamalıydı.

Prof.Dr. Kemal KARPAT (Wisconsin Üniversitesi)

Gaspıralı bugün birinci derecede önemli olan bir konuyu ele alıyor. İki ayrı kültür nasıl bir arada yaşar, nasıl birbiriyle bağdaşır ve nasıl bir bir müslüman ve Türk  hem Türk ve müslüman kalır ve aynı zamanda modernleşir, medeni olur temasını işliyor.Yani böylece, bu bakımdan da bugün sosyologların, tarihçilerin, siyaset bilimcilerin uğraştığı bir konuyu yani medeniyetler uzlaşımı veyahut da çatışması nasıl isterseniz, ele almak isterseniz, konusunu ele alarak fiilen Molla Abbas’ın Fransa’da nasıl bu iki kültürü birleştirerek yaşayabildiğini anlatmaktadır. Modernleşme tarihi bakımından Gaspıralıdaimiliğini, tazeleğini daima muhafaza edecek bir konuyu işlemiş oluyor.

Gaspıralı bütün hayatı boyunca üstün bir taktik kabiliyeti ile tanınmakla birlikte, onun bu yöndeki tutumunu samimiyetten uzak, şartların gereği mecburî bir taktik olarak anlamak doğru olmayacaktır.

Onun son derece inanmış bir milliyetçi olmakla birlikte, Ruslar dahil hiç bir halk yahut millete körü körüne husumet peşinde koşmadığı, aksine bütün halkların genel olarak yakınlaşması özellikle de tarih ve coğrafyada büyük ortaklıkları olan Slav ve Türk halklarının birbirlerine yakınlaşması gereğine yürekten inandığı bilinmektedir.

Dr. Yuriy GANKEVİÇ ( Kırım Pedagoji ve mühendislik Fakültesi)

İsmail Gaspıralının slav ve Türk, hristiyan ve müslüman halkların kaynaşmasında gerçekten de büyük ve önemli bir katkısı oldu

Gaspıralı yalnız Rus ve Rusya Türkleri kültürleri arasında değil, aynı zamanda Rusya Türkleri ve dünyanın umum türk ve müslüman kardeşleri arasında bir köprü olmuştur

Doç Dr. Hakan KIRIMLI (Bilkent Üniversitesi)

Zâten Gaspıralı tarzı bir milliyetçiliğin onun dönemindeki, hattâ günümüze kadar devam eden bencil ve içine kapanık milliyetçiliklerden temel farklılıklarından biri de budur.Ona göre, bir milleti kaynaştırmanın harcı olarak şu yahut bu halka düşmanlığın kullanılması sağlıklı bir millî oluşum meydana getiremezdi.

İsmail Gaspıralı’nın Fikirleri


Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN

İsmail Gaspıralı’nın fikirlerinin tam bir tasnif ve tahlilini yapabilmek için onun Tercüman’da ve Tonguç, Şafak, Kamer, Ay, Yıldız, Güneş gibi küçük gazetelerde çıkan yazılarını toplayıp neşretmek lâzımdır. Aynı şekilde mühim kitaplarının da neşrine ihtiyaç vardır. Ancak bundan sonra Gaspıralı’nın bütün fikirlerine erişebilmemiz mümkün olur. Türk âlemine bu kadar büyük tesiri olmuş bir insanın, doğumundan 140 sene, ölümünden 77 sene geçtiği halde makale ve eserlerine sahip olamayışımız, teessüf edilecek bir haldir. Gaspıralı hakkında, G. Burbiel tarafından 1950’de Almanya’da; E.J. Lazzerini tarafından 1973’te Amerika Birleşik Devletlerinde yapılmış doktora tezleri de yayımlanmış değildir. Tercüman ve Gaspıralı İsmail Bey’in neşrettiği diğer mecmua ve kitapları da tam koleksiyon halinde Türkiye kütüphanelerinde bulmak mümkün değildir. O halde Gaspıralı’nın fikirlerini tetkik için şimdilik elimizde, kütüphanelerimizde mevcut çok az sayıdaki Tercüman nüshaları ile onun hakkında yazılmış makaleler ve birkaç kitap kalıyor. Bu kitaplar içinde ilk ve önemli olanı Cafer Seydahmet Kırımer’in 1934’te İstanbul’da neşrettiği Gaspıralı İsmail Bey adındaki eserdir.

İki ilim adamımızın son yıllarda neşrettiği iki eser, bu sahadaki boşluğu dolduracak kıymetli kitaplardır.

Bunlardan birincisi 1987’de Ankara’da Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından neşredilen, Prof. Dr. Mehmet Saray’ın hazırladığı Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey adlı eserdir.

İkincisi, Doç. Dr. Nâdir Devlet tarafından hazırlanan ve 1988’de Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nca neşredilen İsmail Bey (Gaspıralı) isimli eserdir.

Bu son iki eser, Amerikalı ilim adamı Lazzerini’nin İsmail Bey Gaspırinski and Müslim Modernism in Russia 1878-1914 adlı doktora tezinden de geniş ölçüde istifade etmişlerdir.

İşte biz de Gaspıralı’nın fikirlerini incelerken onun ulaşabildiğimiz makalelerine ve yukarda adlarını saydığımız eserlere müracaat edeceğiz. Gaspıralı’nın fikirlerini üç esas maddede toplamak mümkündür:

1- Batının yeni ve faydalı fikirlerini öğrenip müslüman dünyasında yaymak,

2- Maarifi yeni usule göre ıslah eylemek,

3- Osmanlı Türkçesini, bütün Türk dünyasının anlayacağı müşterek bir edebî dil haline getirmek.

Bunlara sıra ile göz atalım.

l- Batının yeni ve faydalı fikirlerini öğrenip müslüman dünyasında yaymak. Gaspıralı bu konuda yalnız makaleler yazmakla kalmamış; Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvâzene (1885), Kolera Vebası ve Onun Deva ve Dârûsu (1887), Beden-i İnsan (1901), Mir’ât-ı Cedid (1901) gibi eserler de yazarak neşretmiş, çeşitli sohbet ve konferanslarıyla da halkı ve müslüman dünyasını aydınlatmağa çalışmıştır.

İsmail Gaspıralı’ya göre kalkınma ve ilerleme, her milletin ve coğrafyanın hususî şartlarına göre olur. O, “maârifin usûl-i intişârının her bir iklim ve kavmin ahvâl-i husûsiyesine muvafık bulunması kaide ve kanun halindedir” der. İçtimaî hadiselerde ve hatta edebiyatta ırk ve muhitin önemli rolü olduğu, 19. asrın sonlarında Avrupa’da çok yaygın ve hakim bir fikirdir. Gaspıralı hep Japonya’yı örnek gösterenlere de aynı görüşle itiraz eder ve şöyle der: “Zamanımızda Japonya pek modadır. Japonya’nın sınaî terakkisi numune gösterilip misal olabileceği söylenmektedir. Biz böyle zannetmiyoruz. Japonya’nın ahvâl-i içtimâiyesi memâlik-i islâmiyeden başkacadır. Japonlar ve Çinliler, kadimden beri ehl-i san’attırlar Ne bizim Türkler ve ne de İranîler bunlarla kıyas edilemez.”

İslâm dünyasında zanaat ve ticaretin yaygın olmadığını, müslümanların buna alışık olmadığını düşünen Gaspıralı, kalkınmaya ziraattan başlanmasını istemektedir. Önce ziraat geliştirilmeli, ziraî mahsuller iyi pazarlanıp satılmalı; sermaye birikiminden sonra sanayie geçilmeli. Gaspıralı’nın bu fikirleri tabiata uygundur. Her ülke elindeki imkânla işe başlamak zorundadır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti de öyle yapmış, önce ziraati geliştirmiş, sonra sanayie geçmiştir.

Bu düşünce tarzı dolayısıyle Gaspıralı, yabancı sermayeye de itiraz eder. Osmanlı ülkesindeki kapitülâsyonların zararlı olduğunu söyler.

Batının yaşayış tarzında ve ilerlemesinde kadının rolü de önemlidir. Gaspıralı müslüman kadının da cemiyette ve iş hayatında aktif rol almasını ister; Tercüman’da sık sık başarılı Türk kadınlarının faaliyetlerinden bahsederek onları över(3). İsmail Bey, kadın mevzuuna o kadar ehemmiyet verir ki 1906 yılında hususî bir kadın dergisi neşrettirir. Bu dergi, kızı Şefika Hanım’ın idaresinde çıkan Âlem-i Nisvan, yani “Kadınlar Dünyası”dır. Gaspıralı, çocuğun terbiyesinde, birinci derecede kadının rolü olduğuna inandığı için kadının kültürlü ve bilgili olmasına önem verir.

Gaspıralı, Tercüman’daki “Bizim Hal ve Maişet” adlı makalesinde yeni fikirlerle eski fikirleri, şu alâka çekici cümlelerle anlatır:

“… Umumiyet ve ekseriyet üzere görenek esiri muhafazakâr (konservatör) olan ahâliden terakki ve ıslahat muhibleri (liberaller) ayrılıp, eşya ve ahvâle bakış ve dünyadan istek ve matlab cihetlerinde birbirlerinden tefrik oldular.”

“Bunlardan terakki ve ıslahat isteyenlere “yeni fikirli” istemeyenlere “eski fikirli” namı verip bahsedeceğiz”(4).

İsmail Gaspıralı, eskiden toy, bayram, ziyafet ve meclislerde, havadan sudan bahsedilir, masal ve rüyalar anlatılırken, şimdi maariften, mektepten bahsedildiğini anlatır. “Yeni fikirlilerin matlabı millî mekteblerde tedrisi ıslah, talebe ahvâlini nizamlamak, Rus dilini ve fünûn ve bilük tahsil etmek edebî ve yeni tertip risaleler ve fen kitapları okumak, cem’iyet-i hayriyeler ve umumi kütüb ve kıraathaneler tesis etmek gibi işlerden ibârettir. . . Eski ve güzel âdetlere ve hallere rağbet ederler, lâkin her gördüklerini, her işittiklerini mîzân-ı akla çekip ibret ve tenkîdâta hevestirler, Eski fikirlilerin matlab ve efkârı pek sâdedir. ‘Duralım, ileri gitmeyelim’den ibarettir. Gün gelir, gün gider bunlar berkarar kalmalı. Kuşlar yazın gelir, kışın gider-Bunlar taş gibi hareketsiz durmalı. . . başlarında bulunan kalpak kıyamettir, giydikleri rubanın endâmı-ilme hürriyettir; gömleklerinde olan kir ve ter güya eser-i keramettir, her ne işe göz atsalar âhır-ı nedâmettir”(5).

2- Batının ilerlemesinde maarifin birinci derecede rolü olduğuna inanan Gaspıralı kalkınmanın hangi sıra ile gerçekleşeceğini gayet iyi tesbit etmiştir: “Terakki meselesi maârifin terakkisine, maârifin terakkisi de ulemâ ilerlemesine tevakkuf etmektedir” (6). Yani önce âlimler çoğalacak, ilerleyecek; onlar maârifi ilerletecekler ve maârif bütün memleketi kalkındıracak. Bugün de geçerli olan bu düstur, İsmail Gaspıralı’nın başlıca gayesi hâline gelmiş ve ömrünün uzun senelerini o, bu işe vakfetmiştir.

Gaspıralı, eski öğretim usûlüne karşı, usûl-i savtiye adını verdiği ve okuma yazmayı çok çabuk öğreten yeni bir metot geliştirmiş, bu metodu önce hocalara öğretmiş, usûl-i cedid mektepleri denilen yeni okullar açmış ve açtırmıştır. 1884’te Bahçesaray’ın Kaytmaz Ağa mahallesinde Gaspıralı’-nın bizzat açtığı “birinci mekteb-i cedid” Rusya Türkleri arasında hızla yayılmış, 1914’te yani 30 yıl sonra sayıları 5000’e ulaşmıştır(7).

İstanbul’da çıkan Türk Yurdu dergisine 1911’de yazdığı “Türk Yurducularına” adlı uzunca makalesinde Gaspıralı “Usûl-i Cedid nasıl başlatıp yaydığını tatlı bir üslûpla anlatır(8).

3- 13. asırdan önce bütün Türklerin edebî dilleri tek ve müşterek idi. Çeşitli Türk boylarının ayrı ayrı ağız ve şiveleri vardı; fakat bunu sadece konuşmada kullanırlardı; yazıda kullandıkları edebî dil ortaktı. Bilge Kağan, Köl Tigin, Tonyukuk âbideleri; Altun Yaruk, Sekiz Yükmek, Irk Bitig gibi Uygur devri eserleri; Kutadgu Bilig, Atabetü’l-Hakayık gibi Karahanlı eserleri bu müşterek edebî dille yazılmıştı. 11. asırda Kaşgarlı Mahmud bu edebî dile “Hâkaniye” adını vermişti.

11. asırdan itibaren Oğuz Türklerinin Azerbaycan ve Anadolu’ya gelmesiyle ortaya çıkan coğrafî, siyasî, kültürel ve. lengüistik durum; Oğuz ağzının yeni bir yazı dili hâline gelmesine sebep oldu. Böylece 13. asırdan 19. asrın sonlarına kadar Türkler, iki edebî dil kullandılar. Bunlardan birincisi; Türkistan, Harezm, Kuzey-Kafkasya ve İdil-Ural’da, hattâ birkaç asır Mısırda kullanılan ve Hâkaniye Türkçesinin devamı olan Kuzey-doğu Türkçesi idi. Araştırıcılar buna “Müşterek Orta Asya Türkçesi”, “Çağatayca” gibi isimler de verirler. İkinci edebî dil; Azerbaycan, Anadolu, Kuzey Irak ve Suriye ile Balkanlarda, hattâ birkaç asır Kuzey Afrika’da kullanılan Batı Türkçesidir. Buna “Osmanlıca” da denmiştir. Ancak Türklerin kendileri, Kuzeyde olsun, Doğuda veya Batıda olsun kullandıkları dile “Türk dili” veya “Türkî” diyorlardı. Azeri Türkçesi Osmanlı’dan pek farklı olmadığı için onu ayrı bir edebî dil saymıyoruz. Fuzulî, hem Azerbaycanlıların, hem de Osmanlıların şâiri idi. Kırım Türkleri de 1475′-ten sonra Osmanlı edebî dilini kullandılar Gazi Giray Han gibi, Âşık Ömer gibi divan ve halk şairleri yetiştirdiler.

19. asırda Türk dilinin ortaklığını Zeki Velidi Togan şu satırlarla anlatır:

“19. asrın ortalarına kadar Türkistanın her tarafında Batı ve Doğu Türkistan’da Kazak ve Kazan ülkelerinin hepsinde umumî Çağatay dili kullanılıyordu. 19’uncu asırda Kaşgarda Khocalar’ın ve Yakub Beğin târihine ait yazılan eserlerle, Khıyvada (Hîve’de) Munis ve Âgehî gibi müelliflerin ve Kazakistanda Anılay ve Bükey Ordasında Cihangir Hanın yazılarında kullanılan dil aynı dildir” (9).

19. asrın ikinci yarısında Rusların Türkistan’ı almasından sonra Türk edebî dilinde dalgalanmalar başladı.

Rusya’daki Türkleri Ruslaştırmak ve hristiyanlaştırmak için büyük gayret sarfeden ve İsmail Gaspıralı gibi aydınları bu yolda büyük engel kabul eden Nikolay İlminskiy, 25 Mayıs 1876’da “çeşitli işaretlerle hareketlenmiş Rus alfabesinin müslüman Türklerin kullandığı ayrı lehçelere uygulanmasını teklif etti. Bununla da yetinmeyen İlminskiy, müşterek bir Türk-Tatar dili yerine, her bir boy için boy şivesinin ana dil olarak kabul ettirilmesini” ileri sürdü”(10). İlminskiy, Tatar ve Kazak aydınlarına tesir ederek onlara da kendi boy dillerinde gramerler, alfabeler ve eserler yazdırttı”(l1). Bir yandan da Türkistan’da Mikola Ostroumov “Türkistan Vilâyetinin Gazeti”ni çıkarıyor ve 1883’ten 1917’ye kadar bu gazetede şehir ağzına dayanan Özbekçeyi yazı dili hâline getirmeye çalışıyordu(12).

İşte Gaspıralı’nın çıkışı da tam bu yıllara rastlar. Daha ilk çıkardığı Tonguç gazetesinde “Türk-Tatarların lisanda birliği meselesini ortaya atar ve fiilen her tarafta anlaşılabilecek bir Türk dili ile yazar”(l3). bu gazetenin mukaddimesinde şöyle der: “Milletimizin eseri olan lisanımız edebiyatça işlenmemiş ise de eğitime ve kaidelere gelecek lisandır. Gayet nâzik Tatar türkülerinden, Nogay cönklerinden, Kırgız ve Türkmen cırlarından anlaşılır ki eğer lisânımız usta bulup, kelime alınıp işlenirse, şimdikine göre çok dereceler parlak ve kullanışlı olur”(l4).

İkinci olarak çıkardığı Şafak’ta “malum bir türkünün Kazan’da ve Kırım’da nasıl söylendiğini yazar ve bu iki lehçenin yakınlığını müşahhas misâllerle gösterir”(l5).

İsmail Gaspıralı ömrü boyunca Osmanlı Türkçesini bütün Türklerin umumî edebî dili hâline getirmeye çalıştı. Fakat onun istediği yabancı unsur ve kaidelerle dolu bir Osmanlıca değil, halk tarafından anlaşılmayan yabancı unsurlardan temizlenmiş sade bir Osmanlı Türkçesi idi. Kendisi de ömrü boyunca Tercüman’da ve bütün eserlerinde böyle sade bir Osmanlı Türkçesi kullanmıştır. Büyük Türk şairi Mehmet Emin Yurdakul’un Türkçe Şiirler kitabına teşekkür için şairimize yazdığı mektupta şöyle der:

“… Âsâr-ı edebiyye ve şi’riyye arasına böyle meslekli bir eser aralaştırmak Türk âlemine büyük bir hizmettir ki denmen tebrik ediyorum. Türk âlemine dediğim mübalâğa zannolunmasın; mübalâğayı ne severini ve ne ederim; doğrusudur, çünkü şiirlerinizi Edirne, Bursa, Konya, Ankara, Erzurum Türkleri anlayıp, lezzetlenip okuyacakları gibi, Tiflis, Tebriz, Şirvan, Horasan, Türkistan, Kâşgar, Deşt-i Kıpçak, Sibirya, Kazan ve Kırım Türkleri de okuyacaktır ki, bu şerefe Fuzulî ve Nâbî nail olamadılar. Kırk elli milyonluk ve otuz asırlık bu âleme iptida bir kaşık oğul balını yediren siz oldunuz ki size şerefti, bize saadettir. . . Tebrik ediyorum… Tercüman’ın da çabaladığı bu yolda hizmettir. Sade ve kaba lisandır ki, Dersaadetin hamal ve kayıkçılarına,’ Çin dahilinde bulunan Türk devecilerine gazeteyi tanıtmışın; Kazan’da, Sibirya’da olduğu gibi. Tebriz’de ve Horasan’da da Bahçesaray dilini öğrenmeğe meyil doğurmuştur”(l6).

Gaspıralı İsmail Bey, yukarıdaki satırlarda müdafaa ettiği ve yazılarında bizzat tatbik ettiği müşterek Türk edebî dili gayesini, nihayet 1905 senesinde bir şair haline getirmiş ve meşhur “dilde, fikirde, işte birlik” şiarını “Tercüman” adının başına ilâve etmiştir”(l7).

Gaspıralı’nın dilde birlik gayesini İlminskiy de fark etmiş ve savcı Pobedobçev’e yazdığı mektuplarda Gaspıralı İsmail Bey’in “kendi yayın organlarıyla Osmanlıcayı Türk soyundan gelen bütün müslümanların ortak dili yapmak” istediğini ifade etmiştir(18). “Duyduğuma göre” diyor İlminskiy, “Kazan’da Türkçe gazetelerin ve ayrıca ders kitaplarının sayısı her geçen yıl artmaktadır. Kitapların muhteviyatı Avrupaî, dili Osmanlıcadır”(19).

Gaspıralı’nın başlattığı ve İlminskiy’nin de kendisine göre tehlikeli bir gidiş olarak müşahede ettiği bu proses, Kazan’da olduğu gibi Azerbaycan’da da tesirini gösteriyordu. 20. asrın başlarında Azerbaycan edebî dilinin alacağı şekil hakkında epeyi tartışmalar olmuş; Osmanlı Türk edebî dilini kullananlarla, Azerbaycan’da diyalektik hususiyetlere dayanan yeni bir edebî dil yaratmak isteyenler şiddetli münakaşalara tutuşmuşlardı. Daha 1876’da Azerbaycan’da Hasan Bey Zerdabî, Ekinci gazetesinde (sayı: 14) “Türkçenin umumileştirilmesi teklifinde bulunmuştur” (20). Osmanlı Türk edebî dilini müdafaa edenler 1900’lü yıllarda Hüseyinzade Ali Bey’in “Füyuzat” mecmuasında, 1910’lu yıllarda, “Şelâle” ve “Dinrilik” dergilerinde toplanmışlardı(21). 1920’li yıllarda Türkiye edebî dili Azerbaycan’da artık öğretim dili olmuştu Bu durumun 1930’lu yılların ortalarına kadar devam ettiğini Azerbaycan’lı dilci Tevfik Hacıyev, ders ve gramer kitaplarından, resmî yazılardan, edebî ve ilmî eserlerden Örnekler vererek anlatır(22).

Hüseyin Cavid, Mehmed Hadi gibi büyük şairler tamamen Osmanlı Türkçesini kullanıyorlardı, İsmail Gaspıralı’nın gayesi, 1920’li yıllarda Azerbaycan’da tamamen muvaffak olmuştur.

Ancak 1920’lerden sonra durum tekrar değişti. Yeni idareciler İlminskiy’nin sistemini benimsediler ve her boyun şivesine dayalı yeni edebî diller yarattılar. Şayet Türkler kendi kararlarını kendileri verebilseydiler Gaspıralı İsmail Bey’in başlattığı ve büyük mesafe kateden proses devam edecek ve bugün belki de müşterek bir edebî dile kavuşmuş olacaktık. Yeni sistem her boyun edebî dilini birbirinden ayırıp yerli diyalektlere bağladığı gibi, 1929 yılında Kırım’da da, İsmail Gaspıralı’nın kullandığı dil yerine, Orta Yolaklı şiveyi esas kabul eden edebî dilin kullanılmasını kararlaştırmıştır(23).

Türk dünyası şimdi Perestroyka siyaseti ile yeni bir proses içine girmiştir. Muhtemeldir ki Türk aydınları, kullandıkları edebî diller üzerinde yeniden düşüneceklerdir. Bu yeni durumda ve doğumunun 140. senesinde İsmail Gaspıralı’yı ve onun fikirlerini hatırlamamak mümkün değildir. Son olarak “Usûl-i Cedid”de edebî dil meselesine temas ederek konuyu bağlamak istiyorum.

İsmail Gaspıralı’nın “tavsiye ettiği programa nazaran Usûl-i Cedid yani Avrupa tarzında tanzim etmiş ibtidaî mekteplerde ilk öğretim mahallî lehçelerle olacaktı; fakat üç sene kadar ibtidaiyede okuyanlar, mutlaka edebî lisan dediği Umumî Türk dilini öğrenecekler ve dördüncü seneden itibaren öğretim artık umumî Türk diliyle yapılacaktı” (24).


* Akmescit, Mart 1991

(1)  Cafer Seydahmet Kırımer, Gaspıralı İsmail Bey. İstanbul,  1934, s.  166.
(2)   a.e., s.   158.

(3) Doç. Dr. Nâdir Devlet, İsmail Bey (Gaspıralı), Ankara.  1988, s.  33.

(4) “Bizim Hal ve Maişet”. Tercüman, 16 April  1895, s. 29-31.

(5)   a. mak.

(6)   Kırımer, a.e., s, 168.

(7)   Doç. Dr. Mehmet Saray, Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey ,Ankara, 1987, s. 58.

(8)   Türk Yurdu’nun 7. ve 8. sayılarında yer alan bu makale, M. Saray’ın eserinde de (s. 81-96) bulunmaktadır.

(9) Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, İstanbul, 1981, s. 486.

(10)   Mehmet Saray, a.e., s. 28.

(11)  Z.V.  Togan, a.e., s. 490.

(12)  a.e., s. 501-503.

(13)   Prof. Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri 1928 Yılı Yazıları, Ankara,  1981 s. 64.

(14)  a.e., s. 70-71.

(15)   a.e., s. 71.

(16)  Doç. Dr. Mehmet Saray, a.e., s. 75, 76.

(17) Prof Dr. Yusuf Akçura  a.e., s. 73.

(18) Doç. Dr. Nâdir Devlet, a.e., s. 47.

(19) a.y.

(20) a.e., s. 56.

(21) T.İ Hacıyev, Azerbaycan Edebî Dili Tarihi-2 Bakı, 1987, s. 184-188.

(22) a.e., s. 275 vd.  Ancak Hacıyev,  bunun aleyhindedir.

(23) A.N.  Garkavets, Ana Tili 7.

(24) Prof. Yusuf Akçura, a.e., s. 74.

İsmail Gaspıralı Bey’in Edebî Tenkitleri: 1*


Prof. Dr. YAVUZ AKPINAR

Fikir tarihimizdeki yeri ve önemi sebebiyle Gaspıralı İsmail Bey’in siyasî görüşlerinden, ideallerinden sık sık söz edilir. Hakkında yapılan az sayıdaki ciddî araştırmada da genellikle onun bu tarafları ele alınmıştır. Şimdiye kadar İsmail Bey’in edebî eserleri üzerinde dikkate değer bir araştırma yapılmamış bu konuda hangi eserlerinin bulunduğu dahi tam olarak tesbit edilememiştir. Dolayısıyla İsmail Bey’in edebî tenkit konusundaki seri yazıları bulunduğu da şimdiye kadar kimsenin dikkatini çekmemiştir. Sadece onun Darü’r-rahat Yaki Acaib-i Diyar-ı İslam, Gündoğdu, Gülcemal Bikeç, Bağdad Hatun, Arslan Kız gibi roman ve hikâyeleri bulunduğu hakkında çok kısa bilgiler verilmiştir.

Aslında İsmail Bey’in edebî faaliyetinin de diğer faaliyetlerinin de gereği gibi tesbit edilebilmesi için Türkiye’de tam bir koleksiyonu bulunmayan-ölümüne kadar neşredilmiş- 31 yıllık Tercüman gazetesinin dikkatli bir şekilde taranması gerekmektedir.

Biz bir müddetten beri İsmail Gaspıralı’ya ait eserleri, yazıları derleyip yayına hazırlamakla meşgulüz. Bunun için Türkiye’nin çeşitli kütüphanelerindeki Tercüman gazetesi koleksiyonlarını tarıyoruz. Erzurum’da Atatürk Üniversitesi’ndeki Seyfettin Özege Kütüphanesi’nde bulunan 1895-1897 yıllarına ait -bazı sayıları eksik- Tercüman gazetesini incelerken İsmail Bey’in 17 Sentyabr 1895[1] [20 Eylül 1895] tarihinden itibaren düzenli denilebilecek bir şekilde tenkit konusunda seri yazılar yayınlamış olduğunu gördük.

Bu yazılar dikkatli bir şekilde gözden geçirildiğinde, İsmail Bey’in daha önce edebî tenkid hakkında nazarî görüşlerini konu alan yazılar yazmadığı düşünülebilir. Çünkü o, hemen hemen bütün yazılarında eğer daha önce aynı konuda bir yazı yazmışsa, yazısının başında bunu ısrarla belirmekte, hatta bazen daha önce yazdıklarını kısaca özetlemektedir. Böylece okuyucunun o konuyu daha rahat takip etmesine imkân verme alışkanlığına sahiptir. Tercüman‘da bunun örneği çoktur. Buna dayanarak 1895’ten önce büyük bir ihtimalle edebî tenkit konusundaki düşüncelerini yazıya dökmediğini tahmin edebiliriz, ama 1897’den sonra bu konuda yazmağa devam edip etmediği hakkında şimdilik bir şey söylenemez, Tercüman‘ın taranması gerekmektedir.

Bu yazılar o dönemde haftalık olarak çıkan Tercüman gazetesinin tek varaktan -iki sahifeden- ibaret “İlâve” adlı ve daha çok kültürel içerikli yazıların yer aldığı ekinde yayınlanmıştır. Gazetenin bazı sayılarında “İlâve” üzerinde sayı ve sahife kaydı var, üstelik bazı ilâvelerde bu sahife kaydı düzenli olarak birbirini takip ediyor. Ne yazık ki, bazı sayılarında bunun tam tersi olarak sayı ve sahife kaydına rastlanmıyor. Dolayısıyla gazete ciltlenirken, dikkatsizlik sebebiyle bazı “İlâve”ler rastgele bir sayı içerisine yerleştirilmişse bu durumda o “İlâve”lerin hangi tarihte çıktığı ve hangi sayılara ait oldukları tam olarak tesbit edilemiyor.

“İlâve”lerde dikkati çeken bir husus da Gaspıralı İsmail Bey’in özellikle hikâye tarzında yazdığı eserlerde “Abbas Fransevî” veya “Molla Abbas Fransevî” imzasını düzenli olarak kullanmış olmasıdır. Hâlbuki Nadir Devlet hariç diğer araştırmacıların hiçbiri bu imzanın Gaspıralı tarafından kullanıldığını belirtmiyorlar.[2] Nitekim bütün güvenilir kaynaklarda Gaspıralı’ya ait olduğu açıkça belirtilen Arslan Kız ve Darü’r-rahat, “İlâve”de bu takma adla yayınlanmıştır. Bu durumda -ileride genişçe açıklayacağımız gibi- “Molla Abbas Fransevî” imzasının Gaspıralı’ya ait olduğu kesinlik kazanıyor. 1895-1897 yılına ait sayılarda onun “Molla Abbas Fransevî” takma adıyla daha başka hikâye ve yazılarının da yer aldığını tesbit etmiş bulunuyoruz.

Yazımızın ikinci kısmında şimdi sadece metinlerini yayınladığımız tenkit konulu yazılarının edebiyat tarihimizdeki yerinden bahsedeceğiz.

Yazılar, kronolojik bir sıra dahilinde tarafımızdan numaralanarak sunulmuştur. İsmail Bey, yazılarının birbiriyle ilgilerini belirtmek için bazı yazılarının baş kısmına bir yıldız işareti koyarak, sahife altında o yazının ilk kısmının hangi “İlâvede” basıldığını belirtmiştir. Biz bu kayıtları da ait oldukları başlıkların hemen altında aynen verdik. Yine yazı başlıklarının altında, köşeli parantez içerisinde, tesbit edebildiğimiz kadarıyla bu yazıların hangi tarihte, “ilâve”nin hangi sayısında çıktığı, varsa sahife numaraları gösterilmiştir.

İsmail Bey, bu yazılarının bazılarını bir birleriyle alakalı, bazılarını da müstakil yazılar olarak kaleme almıştır. Bazı yazılarda açıkça “İsmail” imzası vardır, bazı yazıları ise imzasız olarak yayınlanmıştır.

Sade bir Osmanlı Türkçesi’yle yazıldıkları için metinleri transkripsiyona ihtiyaç duymadan olduğu gibi alfabemize aktardık. Gerekli görülen yerlerde ayın ve hemzeleri (‘) kesme işaretiyle; uzun vokalleri ve nisbet î’sini de düzeltme işareti dediğimiz (^) ile gösterdik. Bazı kelimeler -herhalde dizgi sırasında- yanlış yazılmışlardı, metinde bunları doğru kabul ettiğimiz şekilleriyle verip dipnotta asıl yazılışlarını göstermeği tercih ettik. Aynı şekilde çok az sayıda da olsa Kırım veya İdil-Ural [Kazan] Türkçesi’ne ait bizde anlaşılmayan kelimelerin anlamlarını dipnotlarda açıkladık.

Metinde Avrupa dillerine ait bazı kelimeler, bu dillere ait bazı şahıs isimleri Fransız veya Rus telaffuzuna uygun olarak yazılmışlardı. Biz bu yazılım şeklini de olduğu gibi koruyarak hemen yanına köşeli parantez içinde o kelimelerin aslî imlâlarını yazdık. Ayrıca metne tarafımızdan ilâve edilen her şey köşeli parantez içinde yazıldı. Asıl metinde yer yer ardarda bir çok noktalar kullanılmıştı. Biz bunların hepsini (…) üç nokta olarak göstermeği tercih ettik.

İsmail Bey, yazılarının birbiriyle ilgilerini belirtmek için bazı yazılarının baş kısmına bir yıldız işareti koyarak sahife altında o yazının ilk kısmının hangi “İlâve”de basıldığını belirtmiştir, fakat kimi yazılarında da bu tarz uyarılar yoktur. Onun bu yazılarının bir kısmını birbiriyle alâkalı, bir kısmını da müstakil yazılar olarak kaleme aldığı yazıların içeriğinden de anlaşılmaktadır. Bazı yazılarda açıkça “İsmail” imzası var, bazıları ise imzasızdır.

Gaspıralı İsmail Bey’in edebî tenkitle alâkalı bu yazılarını sadece metin olarak okuyucularımızın dikkatine sunarken, gelecek yazımızda edebî tenkit konulu bu yazılarının tahlilini ele alacağımızı belirtmek istiyoruz.


* Yayınlandığı Yer: Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, IX, İzmir, 1998 s. 87-115 (Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Yayınları)

[1] Çarlık devrinde Rusya’da kullanılan Miladî takvim 13 gün geridir. Biz bibliyografya kayıtlarında herhangi bir yanlış anlaşılmaya imkân vermemek için bundan sonra yazıların tarihlerini olduğu gibi bıraktık. Doğru tarihi bulmak için bunlara 13 gün eklemek gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.

[2] Nadir Devlet, İsmail Bey Gaspıralı (Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1988), adlı eserinin 34. sahifesinde Darü’r-rahat’ın “Abbas Molla”, 35. sahifesinde ise “Molla Abbas Fransevî” imzasıyla yayınlandığını bildiriliyor, ama bu imzanın başka eserlerde de kullanıldığından söz edilmiyor. Hâlbuki Tercüman’daki Darü’r-rahat tefrikasının üzerinde ise sadece “Abbas Fransevî” kaydı vardır. Ayrıca N. Devlet’in belirttiği gibi Darü’r-rahat 1897’de değil 5 Mart 1895 – 17 Sentyabr 1895 tarihleri arasında 9-35. sayılarda tefrika edilmiştir.

İsmail Bey Gaspıralı’ya Dair Seçilmiş Yayınlar


Hazırlayan: Inci Bowman *.

Allworth, Edward A., Ed. The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, 2nd. Ed., Revised and Expanded. Durham: Duke University Press, 1998.

Battal-Taymas, A. “Ben onu gördüm; İsmail Gaspıralı hakkında notlar,” Türk Yurdu 6(69): 648-52, 1968.

Bennigsen, Alexandre A. Ismail Bey Gasprinski (Gaspraly) and Origins of the Jadid Movement in Russia. Oxford: The Society for Central Asian Studies, 1985. (Reprint Series no. 6; Gaspıralı’nın Russkoe musul’manstvo [Rusya Müslümanları], 1881, Rusça metni ile)

Bennigsen, Alexandre ve C. Lemercier-Quelquejay. La presse et le mouvement national chez les musulmans de Russie avant 1920. Paris: Mouton, 1964.

Burbiel, G. “Die Sprache Ismail Bey Gaspyralys.” Doktora tezi, Hamburg Üniversitesi, 1950.

Devlet, Nadir. İsmail Bey Gaspıralı (1851-1914). Ankara: Başbakanlık Basımevi, 1988.

———. Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi, 1905-1917. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1985.

Ekinci, Yusuf. Gaspıralı İsmail. Ankara: Ocak Yayınları, 1997.

Fahreddin, Rizaeddin. “Ismail Bey Gasprinski, 1851-1914,” Şura, Nos. 21-24 (1 Kasım-15 Aralık 1914). İnglizce terc., Alan W. Fisher. Allworth, Edward A., Ed. The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, 2. Ed., Revised and Expanded. Durham: Duke University Press, 1998, s. 127-52.

Fisher, Alan W. “A Model Leader for Asia, Ismail Gaspirali.” The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, ed. E.A. Allworth. Durham: Duke University Press, 1998, s. 29-47.

Hablemitoğlu, Şengül ve Necip Hablemitoğlu. Şefika Gaspıralı ve Rusya’da Türk Kadın Hareketi (1893-1920). Ankara: Ajans-Türk Matbaacılık, 1998.

Kerim, İsmail Asanoğlu. Gasprinskiynin ‘Canlı’ Tarihi, 1883-1914 Akmescit: Tarpan, 1999.

Kırımer, Cafer Seydahmet. Gaspıralı İsmail Bey. Istanbul, 1934.
Yeni baskı: Avrasya Bir Vakfı Yayınları, No. 2 (Istanbul, 1996).

Kırımal, Edige. “İsmail Bey Gaspıralı,” Dergi 16(62): 60-64, 1970.

Kırımlı, Hakan. National Movements and National Identity among the Crimean Tatars (1905-1916). Leiden: E. J. Brill, 1996.

——–. Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916). Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1996.

Kuttner, Thomas. “Russian Jadidism and the Islamic World; Ismail Gasprinskii in Cairo, 1908” Cahiers du monde russe et sovietique 16 (3-4): 383-424, 1975.

Lazzerini, Edward James. “Ismail Bey Gasprinskii and Muslim Modernism in Russia, 1878-1914.” Yayınlanmamış doktora tezi. Seattle: Washington Üniversitesi, 1973.

——–. “Gadidism at the Turn of the Twentieth Century: a View from within,” Cahiers du monde russe et sovietique 16 (2): 245-277, 1975.

——–. “From Bakhchisarai to Bukhara in 1893: Ismail Bey Gasprinskii’s Journey to Central Asia,” Central Asian Survey 3(4): 77-88, 1984.

——–. “Crimean Tatar: The Fate of a Severed Toungue.” In: Sociolinguistic Perspectives on Soviet National Languages: Their Past, Present and Future, Ed. Isabella T. Kreindler. Berlin: Mouton de Gruyter, 1985, s. 109-23.

——–. “Ismail Bey Gasprinskii’s Perevodchick/Tercüman: A Clarion of Modernism.” In: Central Asian Monuments, Ed. H.B. Paksoy. ıstanbul: İsis Press, 1992, s. 143-156.

——–. “Ismail Bey Gasprinskii (Gaspirali): The Discourse of Modernism and the Russians.” The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, Ed. E.A. Allworth. Durham: Duke University Press, 1998, s 48-70.

Mahmud Khoja [Behbudiy]. “İsmail by hazratları ila sohbat” Ayina No. 49 (27 Eylü 1914): 1162-64. İngilizce terc. Edward Allworth, Obeidullah Noorata ile. Allworth, Edward A., Ed. The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, 2nd. Ed., Revised and Expanded. Durham: Duke University Press, 1998, s. 125-27.

Saray, Mehmet. Gaspıralı İsmail Bey’den Atatürk’e: Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği. İstanbul: Nesil Matbbacılık, 1993.

——–. Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey, 1851-1914. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1987.

Türk Kültürü 29 (337-338), 1991. (Özel Gaspıralı sayısı)

Ülküsal, Müstecip. “Gaspıralı İsmail Bey,” Emel, No. 24: 2-7, 1964.


*Hazırlayan: Inci Bowman. Ayrıca, A. Bennigsen, N. Devlet, H. Kırımlı and E. Lazzerini’nin eserlerindeki bibliyografyalarda Gaspıralı ve zamanına ait diğer kaynaklar bulunmaktadır. Gaspıralı’nın kendi yayınları için bk. İsmail Bey Gaspıralı’nın Seçilmiş Yayınları. Yine bk.: Türkiye ve Dünyada Kırım ile İlgili Bilimsel ve Aktüel Çalişmalar by Giray Saynur Altuğ, özellikle, Biyografiler kısmı.

Alternatif Bir “Dilde, fikirde, işte birlik” Çözümlemesi Denemesi


Volkan Ekiz

Kayıp bir yirmi yılın ertesinde, yeni bir bin yılın eşiğinde kendisine bir yol çizme arifesine giren Türkçülük, çizilecek yeni yolun istikamete varmasından ziyade hangi yolu takip etmesi gerektiği sorusuna cevap aramaktadır zannımca. Sembolik bir anlamdan daha fazlasını ifade eden Kızıl Elma ülküsüne varış rotasını içinde bulunduğu dönem şartları içerisinde sürekli değiştirebilme ve yenileyebilme yeteneğini gösteren Türkçülük bu vasfı ile emsalleri arasında en çağdaş olma özelliğine vakıf olmaktadır. Türk tarihini ve Türk ülküsünü bütüncül bir değerlendirmeye tabi tutan 1789 devrimi sonrası dönem Türkçülüğü klasik dönemin bitişi ve modernitenin ayak seslerinin duyulması ile işareti algılamış ve kendisine ilmi bir yön verebilmiştir. Dilde, fikirde, işte birlik vecizesi bu dönemin tahlili açısından çok uygun bir deney malzemesi olabilir.

Birlik fikrini hareket noktası olarak alan milliyetçi görüş, insanlığın medeniyet tarihi içerisinde ve tahminen sonuna kadar, insanlar arasında popülerliğini korumuş ve koruyacak bir fikirdir. Türk budununa bir olmasını ve bu birliğin tesisinde en güçlü öğe olan töreye sıkı sıkıya bağlanmalarını tavsiye eden kaganlar, birlik kelimesi ile sembolleştirebileceğimiz duygunun tarih boyunca varlığını ispatlayabilecek bir delildir.

İnsan sosyal bir varlıktır, sosyalliğini en basit anlamda tanımlamaya kalktığımızda kullanacağımız kelime şüphesiz birlikte olmak olacaktır. İnsan diğer insanlarla birlikte olma güdüsü taşır, insan grupları değişik paydalar vasıtası ile topluluklar oluştururlar. Bu grupların oluşum paydaları tarih boyunca değişim gösterir; filhakika sosyoloji denen ilim bu paydaları ve bu grupların davranış profillerini araştıran bir ilim olarak ortaya çıkmamış mıdır?

Kan bağının payda olduğu toplumsal gruplar tarihin kadim çağlarından bu yana varlıklarını sürdürmektedirler ve sürdüreceklerdir de. Peki tarihin insana ve topluma zaman kavramı görüntüsü adı altında yaşattığı sirkülasyondan bir çok payda zarar görmüş, yok olmuş veya yerini yenisine bırakmışken, kan bağına dayalı birliktelik güdüsü insanoğlunun neden vazgeçemediği bir olgu olarak karşımızda durmaktadır? Hiç şüphesiz bunun cevabını insanın kendi varlığında ya da yaradılışında aramak gerekir; özelde birlik genelde milliyetçilik güdüsü için bu bağlamda psikolojik bir özelliktir tanımlamasını yapabileceğimiz kanısını taşıyorum. Doymak, barınmak, korunmak güdüsünü ilk insandan bu yana genler vasıtası ile aktarmış ve insani vasıflar olarak adlandırılmasını sağlamış insanoğlu hiç kuşkusuz birlikte olmayı da insani bir vasıf olarak bir sonraki nesle aktarmıştır. Buradan hareketle genele milliyetçilik adı altında yayılmada farklılıklar gösterse de özelde sosyal bir varlık olarak insan birlikte olma vasfını taşıyan canlıdır.

Gaspıralı İsmail Bey yaptığı mükemmel sembolleştirmesinde dilde, fikirde ve işte bir arada olma arzusunu ve hedefini işaretlerken, üç yeni öğeyi birlikte olma güdüsüne enfes şekilde yerleştirmiştir. Dil, fikir ve iş kavramlarını ele almada değişik bir yol takip edip Gaspıralı’nın ve genelde Türkçülüğün modernite denen yeni “hal”e Türkçülüğü nasıl adapte edip nasıl çağdaşlaştırdığını çözümleyebiliriz.

Dilde birlik

Dil 89 Fransız devrimi sonrasında ortaya çıkan ulus devletlerin hareket merkezini sembolleştiriyor diyebiliriz. Değişik ulus tanımları içerisinde hiç kuskusuz değişmeyen bir etken varsa o da dildir. Ana dili bireyin mensup olduğu ulusa aidiyetinin bir nevi mucurudur. Bunun yanında şecere tutma geleneğinin soylu ailelerin tekelinde olması hasletiyle millete mensubiyet için aranan dil ile ikrar şartının da yerine getirmenin yegane yoludur. Soya ya da kültüre dayalı milliyetçilik anlayışlarının üzerinde mutlak mutabakat sağladıkları en önemli verilerden belki de birincisi de dildir. Dil bu bağlamda ulusların kendi devletlerine sahip olması ve imparatorlukların emperyal yapılarına duyulan tepkinin iyice yoğunlaştığı modern dönemin yeni hal’ini simgelemektedir. Farklı dillerin konuşulduğu imparatorlukların çağı klasik dönemden, genelde tek dilin konuşulduğu ve anayasada resmi dil olarak belirtilip, devletin resmi müfredat için kullandığı yegâne bir dilin olduğu ulus devletlerden oluşan modern çağa geçiş. Ulus devletlerin kendi varlıklarını devam ettirmek için ihtiyaç duyduğu vatandaşı yetiştirme noktasında elindeki en güçlü silah da gene müfredat ve dolayısıyla resmi dildir. Dildeki birlik ulus devletin geleceğinin teminatı vatandaşın ve sonraki aşamada bireyin oluşum harcıdır bir nevi.

Fikirde birlik

89 ihtilalinden sonraki çağa aynı zamanda ideolojiler çağı demek de mümkündür. Özellikle 2 enternasyonelde, özelde her biri farklı olarak nitelendirilebilecek, ama genelde sosyalizm çatısı altında toplanan her birini müstakil bir ideoloji olarak adlandırabileceğimiz yüzlerce ideoloji, Mussolini’nin faşizmi, Hitler’in nasyonal-sosyalizmi, Arap coğrafyasındaki Baasçı hareketler, Afrika ve Uzakdoğu ülkelerindeki sosyalist yorumu temelli ideolojiler insanlığın kurtuluşunu tek bir kitaba indirgeyen anlayışlar modern çağı bir ideolojiler çağı olarak adlandırma hakkını bize tanır. Türkiye özelinde azgelişmişlik sorunsalını çözme kabilinde Alparslan Türkeş�in 9 ışık, Necip Fazıl’ın Ideolocya Örgüsünü bu çağın tipik ideoloji reflekslerine örnek gösterebiliriz.Gaspıralı modern çağın ideolojiler çağı olduğunu kavramış ve Türk milletine fikirde birlik olma hedefini göstermiştir. Bu hedeften sapılmasının Türkiye�ye zararı 1980 ihtilali öncesinde yaşanan kanlı olaylar ve kaybedilen binlerce can olmuştur. İdeolojilerle bölünmüş insanlık tarihinin en karanlık çağlarından birini yaşamış ve ideoloji kaynaklı savaşlarda 10 milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir.

İnsanlık geldiği noktada bir devletin , devletin veya top yekûn insanlığın kurtuluşunun bir tek kitapla sağlanamayacağını çok acı tecrübelerle öğrenmiştir. Modernitenin bir çok alanda oluşturduğu kaotik ortam bireyin kapitalistleşme ile maruz kaldığı yabancılaşmaya eklemlenince sürekli kurtuluş ve çıkış arayan bir insanoğlu nesli oluştu. Belli bir hedefte bir fikirde birlik olmuş toplum esnek bir yapı ile her sorun karsısında , soruna göre çözüm üretilmesi gerekliliğini fark edecektir. Bu öngörüyü de ıskalayan toplum ne yazık ki kati çözüm yollarıyla, komplike haldeki modern dönemin sorunlarını çözememiştir.

İşte birlik

İlk iki tanımda içtimaiyat ve siyaseti çözümleyen Gaspıralı iş ile ekonomik değişimi ve modern dönemde ortaya çıkan yeni ekonomik hali analiz etmektedir. Buharın makinede kullanımı ile birlikte el emeğinin yanında makine de bir üretim aracı olarak ortaya çıkmıştır.Marx’ın ekonomik yasa dediği, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki uygunluk zedelenmiş ve üretim ilişkilerindeki gelişme sonucu üretici güçler bu paralelde değişim göstermek zorunda kalmışlardır. Yani pratik anlamda feodal dönemden kapitalist döneme geçilmiştir. Kapitalizmin özü metadır ve yeni dönemle birlikte tabiimi hersek meta halini almaya başlamıştır. Meta üretiminin birincil gerekliliği bilindiği gibi toplumsal işbölümüdür. Değişik katmanlardan müteşekkil toplum meta üretiminin değişik aşamalarında üretimi gerçekleştirirler ve bir bütünün parçalarını oluştururlar. Birbirine bağımlı üyeler bir çeşit büyük üretci ortaklığı kurmuşlardır. Bu bir nevi “birlik”dır. Klasik dönemde birey ya tek başına ya da aile fertleri ile bir metanın üretimini top yekun gerçekleştirmek suretiyle üretim ilişkilerine dahil olurken, modern dönem, bireylerin işbölümü sayesinde metanın üretim aşamasının belli bir katmanında uzmanlaşmasını ve bireyin üretim ilişkilerine kendi alanında uzman sıfatı ile dahil olmasını sağlamıştır.

Gaspıralı bu dönemin tahlilini müthiş bir şekilde dile getirmiş ve Türk�e işte birlik hedefini göstermiştir. İşte birlik olma hedefinden varılabilecek bir başka çıkarım ise modern dönem üretim ilişkileri içerisinde ortaya çıkan proletarya sınıfı ile üretim araçlarını elinde tutan burjuva sınıfı arasında sonu çatışmaya gidecek şekilde artan gerilime işaret ettiğidir. Sınıfların varlığı tarih boyunca devam eden bir hakikattir ve sınıflar var olmaya devam edeceklerdir. Sınıflar arası geçişin esnekleştirilmesi, sınıflar arasındaki gelir dağılımının dengede tutulması ve sınıflar arası barış işte birlik sembolleştirmesinin gösterdiği hedeflerdir.

Modernliğin çözümlemesinin daha yeni yapılmaya çalışıldığı bir dönemde Gaspıralı İsmail Bey, Türkçülüğün bu yeni döneme adapte olmasını sağlayıcı hedefi başarılı bir şekilde ortaya koymuştur. Türkiye özelinde tarihi süreç içerisinde elit ve kentli bir çizgide yoluna devam eden Türkçülük, modernite dönemi için değişime ayak uydurmayı bilmiş ve Türkçü neslin çağın gerektirdiği vasıflarla donanmış bir şekilde devamını sağlamıştır.

Adına ister post-modern ister bilgi çağı deyin ve ya başka bir tanımlama kullanın ama modernlik sonrası bir dönemin giriş aşamasında olduğumuz ve geçiş dönemini yaşadığımız mutlak. Modernlik dönemine giriş aşamasında İsmail Gaspıralı ile adaptasyonunu sağlayan Türkçülük bu yeni “hal” karsısında stratejisini ve hedefini ortaya koymak zorundadır. Bu yeni dönem belki Gaspıralı’nın yaptığı gibi bir tek sembolleştirmenin yeterli olmayacağı belki tek bir sembolle ifade edilebilecek ama mutlaka yeni bir sembolle ifadesi mutlak dönemdir. Türkçülük modern dönemde çağdaş olduğu gibi modernlik sonrası dönemde de çağdaş kalmalıdır.

2001-Boston


Volkan Ekiz:  1977 İstanbul doğumlu olan Volkan Ekiz, Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunudur (1995-2000) . Halen ABD’de University of Utah’da siyaset bilimi konusunda master yapmaktadır. (2001)

Modern Türk Düşüncesinde ‘Cedidci’ Geleneğin Etkisi


İbrahim DİLMAÇ

Her milletin kendine has bir modernleşme doktrini ve buna bağlı olarak gelişen metodu vardır. Batı toplumları genelde modernleşme süreçlerini ortak bir düzlem üzerinde birbirlerine paralel olarak gerçekleştirmişlerdir. Çünkü Batı dünyasını şekillendiren kültürel-siyasal-felsefi kök antık Roma, Anglosakson ve Alman tarihine yaslanmaktadır. Bati ve Dünya tarihininde en büyük aydınlanma hareketi olan reform-ronesans süreci bu toplumların hepsini birlikte etkilemiş ve yeni toplumsal düzen küçük ayrıntılar dışında bu toplumların hepsinde benzer sonuçlar doğurmuştur. Bati aydınlanması ve modernleşmesinin; felsefi temelleri Almanya’da, siyasal temelleri Fransa’da ve endüstriyel temelleri de İngiltere’de atılmıştır. Batıda bugün ulaşılan toplumsal sistemin temelleri; din devlet ilişkisinin yerli yerine oturtulması, bilimsel gelişmelerin hızla üretim sürecine sokulması ve protestan ahlakının egemen kılınması sonucu ortaya çıkmıştır. Bu süreç günümüzün modern ulus devletlerini inşa etmiştir. Batıdaki modernleşme hareketleri başlangıçta milliyetçi bir doktrine dayanmamaktadır. Daha çok din devlet ekseninde ve sonralarıda sınıf temelinde ekonomik mücadelelere dayanmaktadır. Ancak 19 y.y. Alman İngiliz rekabetinin kızışması ve dünya hammadde kaynaklarının paylaşılması için girişilen amansız mücadele I ve II dünya savaşlarına yol açmıştır. Ve Avrupa’nın başına büyük dertler açan marazi milliyetçilik olan Faşizm-Nazizmin doğmasına yol açmıştır.

Avrupa’yı bu belalardan Atlantik’in ötesinde yeni yükselen medeniyet, ABD kurtarmıştır.

Kısaca esasa itibariyle bugünkü Avrupa medeniyeti ve toplumsal düzeni II dünya savaşı akabinde Avrupa’nın bütünüyle demokratikleşmesi ile kurulmuştur.

Batı bu şekilde bir modernleşme sürecinden geçerken esas konumuz olan Türk halkları arasında da çeşitli modernleşme doktrinleri 19 y.y. ikinci yarısından itibaren ortaya çıkmaya başlamıştır. Batıdan farklı olarak bizdeki modernleşme doktrinleri iç dinamiklerden ziyade dış dinamiklere bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Belki de bu nedenle tam anlamıyla başarılı sonuçlar alınamamıştır. Ya tam anlamıyla bir taklit etme ve Batıya benzeme şeklinde jakoben bir modernleşme doktrini model olarak benimsenmiş ya da yazımızın başlığında yer alan “ceditçilik” gibi dış güvenlik ve bağımsızlık ülküsü çerçevesinde doğan jeostratejik politik durumdan kaynaklanmıştır.

İlkine Jön Türkler iyi bir örnektir. Avrupa modernleşmesinin siyasal başkenti olan Fransa’da eğitim gören bir kısım aydınlar Fransa’nın önemli siyasal akım olan jakobenlerden etkilenmisler ve Türkiye’de jakoben bir modernleşme projesi hayata geçirmeye çalışmışlardır. Cumhuriyetin kuruluşu sırasında bu jakoben gelenek son derece etkili olmuş ve toplumun genelinde rahatsizlik yaratan bazı devrimler bu anlayış sayesinde gerçekleştirilmiştir. Bağımsız Türk Cumhuriyeti Orta ve Kuzey Asya  kökenli Türkçü cedid aydınlanma doktrininden de yararlanmış ve adeta bu iki modernleşme projesinin karmasından şekillenerek kurulmuştur. Ancak cumhuriyetin ilerleyen yıllarında ceditçi gelenekten uzaklaşılarak jakoben jön Türk’çü geleneğe göre şekillendirilen bir toplumsal formasyon görüyoruz. Bu süreçte cedidçi aydınlanma felsefesi resmi ideolojiden bağımsız olarak şekillenen muhalif Türkçü-milliyetçi bir doktrine dönüştüğünü yada bu hareket içinde temsil edildiğini görmekteyiz. 1944’lerden itibaren hızlı bir şekilde resmi ideolojiden ayrı bir Türkçülük ve milliyetçilik hareketi gelişmiştir. Bu bağlamda cedidçi aydınlanma doktrininin ne olduğunu ve Türk milliyetçiliğini nasıl şekillendirdiğini incelememiz gerekiyor.

Cedid Terakkiperverler Tudesi Nizamnamesi” başlığı altında cedidci aydınlanma geleneğinin temel ilkelerinin özetini şöyledir;

-Milli kültüre dayalı bağımsız ve hür bir millet olarak yaşamak hayatın esasıdır. Bu bütün milletlerin idealidir.

-Bizim maksadımız Türkistan’ın müstakil ve hükümetin milli olmasıdır.

-Milliyet, dil, anane, edebiyat ve adat birliğine ihtiyaç vardır.

-Hur Türkistan’da devletin şekil ve idaresi cumhuriyet olup, hakimiyetin kaynağı demokratik usullerce seçilen Millet meclisi, vilayet ve şehirlerde ki meclislerdir.

-Türkistan’daki Türk olmayan unsurlar medeni muhtariyetin hukukundan istifade ederler.

-Memlekette vicdan hürriyeti tam olur. Dini ayinlerin icrası hür bir şekilde devlet himayesinde gerçekleştirilir. Memlekette ecnebi misyonerlerin faaliyetlerine müsaade edilmez.

-Basın ve neşriyat hürriyeti ve şahsi hürriyetler devletin anayasası ile teminat altına alınır.

-Memlekette esas vergi kazançtan alınır. Miras üzerinden de kazanç nispetinde vergi alınır. Türkistan’da eski zamanlardan kalmış ortaçağ vergileri lağvedilir.

-Türkistan’daki en önemli sorun göçmen kabilelerin yerleşik hayata geçirilmesi sorunudur. Bu mesele büyük nehirler etrafında tarım arazileri açmakla hallolunur.

-Türkistan’a Türk ırkından olan kavimlerden ve Müslümanlardan başka muhacir getirilemez.

-Türkistan’da işçi meselesi milli sanayiinin kurulmasıyla çözülür.Amelelerin çalışma şartları, iş saati, küçüklerin ve kadınların çalışması ve hizmetlerin muhafaza edilmesi ve sigorta gibi meseleler ise Avrupalılar gibi modern milletlerin usulleri ile düzenlenir.

-Modern bir hukuk düzeni ile kişilerin din, dil ve ırk ayrımına bakılmaksızın tarafsız ve bağımsız bir yargı sistemi kurulacaktır.

Yukarıda özetlediğimiz ve 19 maddeden oluşan cedid nizamnamesinin son maddesi ise şudur; “Kadım bir medeniyetin ocağı olan Türkistan’da asırlardan beri kerakum edip gelen medeniyet eserlerinin muhafazasına ve bunların da yerli hars ve medeniyetin yükselmesine hizmet edecek bir şekle sokulmasına çalışır.”

Yukarıda özetlediğimiz cedidçi aydınlanma doktrininin temel ilkelerini incelediğimizde ‘modern bir devlet’ ülküsü arayışı karşımıza çıkmaktadır. Cedidci’ler milli-demokratik bir modern devlet kurmak istiyorlardı. Bu devletin omurgasını oluşturmak için burjuvaya sınıfına oluşturmak istiyorlardı. Cedidçiler Orta ve Kuzey Asya Türkleri arasında yaygın olan ruhani ve feodal yapıları tasfiye etmek ve çağdaş bir toplum kurmak istiyorlardı. yarı göçebe bir toplum olan Asya Türklüğünde orta sınıflar yoktur. Bu nedenle bir modernleşme devrimini gerçekleştirecek sosyal altyapı oluşmamıştır. Cedidçiler milli bir burjuvazi yaratarak gelişmiş toplumların temel sosyal yapılarını oluşturan orta sınıfları güçlendirmek istiyorlardı. Bunun için büyük çaba göstermişlerdir.

Türkistan aydınlanma hareketi olan ve maalesef tamamlanamayan “cedid” doktrini modern, demokratik, laik, serbest piyasacı ve Turancı bir düşüncedir. Bu aydınlanma çabaları ile birlikte Bolşevik Rusya’sına karşı silahlı bir direniş başlatan Basmacılar hareketine rağmen Türkistan 70 yıl sürecek SSCB esaretine ve komünist toplum düzenine geçmek zorunda kalmıştır. Bu 70 yıl boyunca demir perde örülerek sosyal yapı dondurulmuştur. SSCB’nin yıkılışından sonra ise donmuş olan feodal gelenekler yeniden yeşermiş ve bunun neticesinde de
komünist-faşist kırması totaliter diktatorlukler egemen olmuştur.

Bolşevik işgalinden önce ve sonra bir çok cedidci ve Türkçü aydın Osmanlı devletine gelerek burada başlayan Türkçülük hareketine hem teorik hem de pratik çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda bu aydınların büyük ölçüde destekleri söz konusudur. Bu aydınların en önemlilerini incelemek yararlı olacaktır.

Modern zamanlarda Türk Milliyetçiliğinin en önemli düşünürü İsmail Gaspıralı, kaynağı da onun çıkardığı ‘Tercüman’ gazetesidir. (1883) Gazete Türklerin kendileri için geliştirdikleri değişik bir Arap alfabesi kullanmaktadır. Gaspırali İsmail öncelikle eğitim alanında olmak üzere çeşitli alanlarda getirdiği yeniliklerle Türk modernleşmesinin önünü açan adamdır. Rusya’da yayınlanan ilk Türkçe ve Türkçü gazete olan Tercüman’ın sloganı “Dilde, fikirde, işte birlik” sözü idi. Bu slogan Türk dünyası için bugün bile anlamını korumakta ve yol gösterici olmaktadır. Bir Kırım tatarı olan Gaspıralı İsmail’den sonra Kazan Tatarlarından olan Yusuf Akçura
modern Türkçülük cereyaninin en önemli ikinci ideologudur. Akçura Tatar burjuvazısının tanınmış ailelerinden olan Akçuralar’dandır.

Akçura Avrupa’da eğitim görmüş Tatarıstan’da öğretmenlik yapmış ve Türkçülüğe daha çok düşünce düzleminde katkılar sağlamış bir şahsiyettir. 19 y.y. Rusya’da kapitalizmin gelişmesiyle Orta Asya ticaretini ele geçiren ve hızla zenginleşen ve bir burjuva sınıfı ortaya çıkaran Tatarıstan cedid hareketine ve genel olaraktan Turancı harekete kaynaklık yapmıştır. Bu tip batı dünyasını yakından tanıyan cedidci ve Türkçü aydınların daha çok kuzey Asya Türklüğünden çıkması Tatar burjuvazısının ve oradaki eğitim düzeyinden kaynaklanmaktadır.
Orta Asya’dan daha çok geleneksel formasyonlara sahip siyasi liderler çıkmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’na göç eden Tatarlar’dan Yusuf Akçura milliyetçilik akımı içerisinde birinci derecede rol oynamış birisidir. Akçura, kültürel nitelik taşıyan Türkçülüğe siyasal boyut getirmiş ve “Pan Türkizmin yaratıcısı” olarak tanımlanmıştır.

Akçura’nın en önemli makalesi “Üç Tarz-ı Siyaset”tir. Bu makalesinde Pan Türkçülüğü önerir. Hostler’e göre bu makale Türk milliyetçi çevrelerinde, 1848 Komünist Manifestosu’nun Marksistler nezdinde oynadığı rolü oynamıştır.

Akçura bu makalesinde Türk birliği konusunda şunları söylemektedir:

“Türk birliği siyasetindeki faydalara gelince; Osmanlı ülkelerindeki Türkler hem dinî, hem ırkî bağlar ile pek sıkı, yalnız dinî olmaktan sıkı birleşecek ve esasen Türk olmadığı halde bir dereceye kadar Türkleşmiş sair Müslim unsurlar daha ziyade Türklüğü benimseyecek ve henüz hiç benimsememiş unsurlarda Türkleştirilebilecekti”,

Bu makalede Akçura, Türkçülük sayesinde Türk toplumlarının en güçlü ve en çağdaşı olan Osmanlı İmparatorluğunun en önemli rolü oynayacağını belirtmektedir, Üç Tarz-ı Siyaset makalesinde dinlerin,
ırkların hizmetine girmesi savunulurken; ırk kavramı Türk milliyetçiliğinin tek temeli olarak gösterilmiştir. Ayrıca bu makale ile Fransız ulus anlayışından uzaklaşılmış ve Alman ya da Slav ulus anlayışına geçiş ifade edilmiştir.

Akçura’nın ifade ettiği Türk birliği (Pan Türkçülük) 20. yüzyılın başlarında yeni bir düşünce ve kavramdır. Bu yıllarda Pan Türkçülük, Tatar burjuvazisi içinde ortaya çıkmıştır. Türkiye’de ise, Tıp Fakültesi’nde öğrenciler arasında yeni yeni belirmeye başlamıştır. Ancak Pan Türkçülüğün sistematik bir biçimde ortaya konması Üç Tarz-ı Siyaset makalesiyle olmuştur.

II. Meşrutiyet’ten sonra Türkiye’ye gelen Yusuf Akçura bütün ısrarlara rağmen İttihat ve Terakki içinde yeralmamış buna karşın Türk Ocakları ve Türk Yurdu dergisinin mümkün olduğu kadar bağımsız bir şekilde Pan Türkçülük çalışmasını sürdürmesi için çaba harcamış, o dönemde Ziya Gökalp’in milliyetçiliği, Osmanlı milliyetçiliği, ve muhafazakar milliyetçilik olduğu için Yusuf Akçura, İttihatçılar arasında onun gördüğü itibarı kazanamamış adeta “unutulan adam” olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise bu durumun aksine radikal modernleşmeci tavrıyla Akçura Ziya Gökalp’ten daha fazla ilgi görmüş ve Atatürk’ün en yakınında yer almıştır. Cumhuriyet döneminde çok kısa bir ömür yaşayan ziya Gökalp ise; hilafetin kaldırılmasına stratejik açıdan karşı çıkmış medreselerin kapatılmasına değil ıslah edilmesine taraftar olmuştur. Yanı Ziya Gökalp bugünkü anlamda bir muhafazakar kültür milliyetçiliği yapmıştır. Bu fikirlerini Türkçülüğün esasları, Türkleşmek İslamlaşmak, Muasırlaşmak adlı eserlerinde ifade etmiştir. Bu esrelerinde dine karşı son derece hoş görülü ve İslam dininin milli kimliğimizin oluşmasındaki katkılarından bolca örnekler vermiştir. Çocuklara dini duyguları sevdirmek için ilahiler yazmış ve güzel mesajlar vermiştir. Ziya Gökalp’in bu dinle bütünleşici yanında Yusuf Akçura çok daha laisist
bir anlayışla dini tamamen millet oluşumuna yardımcı bir unsur olarak görmüştür. Bu sebeple Atatürk Yusuf Akçura’dan cumhuriyetin kurumsallaşması yönünde fazlasıyla yaralanmıştır.

Azerbaycan aydınlarının Türk modernleşmesine ve özgürlükçü Türkçülüğe yaptıkları katkılar ise küçümsenmeyecek derecede önemlidir. Bu Türkçü aydınlardan en önemli ikisi Hüseyinzade Ali Bey ve Ahmet Ağaoğlu’dur. Hüseyinzade Ali Bey İstanbul’a gelerek Ziya Gökalp ve arkadaşlarına Turancılık fikrini aşılayan düşünürdür. Ziya Gökalp’i etkileyen makalesinin adı; “bize hangi ilimler lazımdır” ismini taşımaktadır. Söz konusu makalesinde Türkleşmek, İslamlaşmak ve Avrupalılaşmak düşüncesini ileri sürmüştür. Ali bey İttihat ve Terakki partisinin kuruluşuna katılmış Türk siyasi hayatında çok önemli bir rol oynamıştır. Azerbaycan’li çok önemli bir düşünce adamı olan Ahmet Ağaoğlu ise başlı başına Türkiye’de demokrasi ve özgürlükler konusundaki fikirleri ve mücadelesi ile tarihe geçmiştir.

Ağaoğlu 1905 yılında Bakü’de “Fedaî” isimli bir dernek kurmuş, Ermenilerin Türkler’ e uyguladığı baskıyı durdurmaya çalışmıştır. Ahmet Ağaoğlu 1908’de İstanbul’a gelmiş, İttihat ve Terakki Partisi’nde görev almış ve milletvekili seçilmiştir. Türk Ocakları ve Türk Yurdu dergisinin kurucusudur. Cumhuriyet döneminde de Serbest
Cumhuriyet Fırkası’nda görev almıştır. Ahmet Ağaoğlu, Türk milliyetçiliğinin siyasal niteliğe dönüştüğü 1911-1912 yıllarında Türklerin farklı farklı isimlerle parçalanmasının yanlışlığı ve nedenleri üzerinde durmuştur. Ona göre “mezhepler ihtilâfi” “siyasi infirak ve muhite esaret” ile “millî bilinç yokluğu” bu ayrılıkların ve parçalanmaların sebebidir.

II Meşrutiyet döneminde Ağaoğlu, dağılan Osmanlı imparatorluğu’nda milliyetçilik açısından en geç kalan Türklerin, varlıklarını sürdürebilmek için milli şuur kazanmalarının zorunlu olduğu görüşüne bağlanarak Türkçülük akımı içinde önemli bir yer edindi. Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” biçimindeki
görüşüne Türkçü ve çağdaşlaşmacı bir yaklaşımla destek verdi. Ağaoğlu için Türkçülük siyasal bir ideolojiden çok, ulusun kurtuluşunu sağlayacak birleşmenin temel kültürel harcı idi. İslamla milliyetçiliğin çelişmediği konusunda dönemin İslamcılarıyla tartışmalar yaptı. Serbest Fırka kendini feshedince eski partisi CHP’ye dönmedi. 1933 yılında Akanı gazetesini çıkardı ve CHP’ye muhalefet etti. Ve bu nedenle gazete kapatıldı. Ahmet Ağaoğlu cumhuriyet döneminde CHP içindeki jakobenlerle ve Kadro hareketini temsil eden özellikle Şevket Süreyya Aydemir’le giriştiği tartışmada batılı anlamda bir modern parlamenter sistemi savundu. Toptancı ve
oligarşık yaklaşımlara karşı, batılı anlamda birey özgürlüğünü ve serbest piyasa ekonomisini savundu. Hatta bir ütopya denemesi olan “serbest insanlar ülkesinde” adlı bir eser yazmıştır. Ağaoğlu’nun Türkçülük tarihi ve Türkiye demokrasisi açısından yeterli derecede incelenmemiş olması büyük bir eksikliktir. Türkçülük düşüncesine ve demokratik özgürlükçü rejime yaptığı katkı küçümsenmeyecek boyutlardadır.

Milliyetçilik aydınlanma sonrası Avrupa’sında; birkaç siyasetçinin programı yada birkaç aydının fantezisi olarak değil, sosyolojik gelişme gibi çok güçlü ve önüne geçilmez dinamiklerin eseri olarak ortaya çıkmıştır. Mesela şehirleşme bu dinamiklerin başında gelmektedir. Basın-yayının yaygınlaşması, eğitimin yaygınlaşması,
milli burjuvazının ortaya çıkışı, bu dinamiklerin en önemlileri olarak sayılabilir.

Bizdeki yanlış inanışın aksine milliyetçiliğin ilk önce azınlıklarda başlamasının asıl sebebi milliyetçilikle bu sosyal bağ arasındaki ilişkidir. Çünkü sosyal bakımdan Osmanlı ülkesindeki azınlıklar daha gelişmiştir. Aynı şekilde cedidci Türkçülük akımının ilk önce İdil-Ural ve Tatarıstan bölgesinde ortaya çıkması ve yaygınlaşması bu bölge Türklerinin sosyal bakımdan diğer Türklere oranla daha gelişmiş olduğundan ve kısmen bir burjuva sınıfı oluşturdukları içindir.

Türk milliyetçiliği Batıdaki milliyetçilikler gibi tamamen sosyal dinamiklerle ortaya çıkmış değildir. Türk milliyetçiliğini iç dinamiklerden çok dış dinamikler belirlemiştir. Ama şurası Türk modernleşme tarihi açısından çok önemlidir; “Türk milliyetçiliği medreseden değil mektepten çıkmıştır” . Osmanlıdaki bu mektepli aydınlara Türkistan göçmeni yine mektepli aydınlarda eklenince Türk modernleşme süreci ve Türk milliyetçiliği düşüncesi ülkemizin hali hazırdaki en köklü felsefi temelleri olan düşünce geleneği haline gelmiştir.

Ziya Gökalp’ Mümtaz Turhan başta olmak üzere bütün Türkçü düşünürler, Türk milliyetçiliğinin önündeki en önemli meseleyi, ülkede yüzyıllardır sürüp giden aydın-halk zıtlaşmasının giderilmesi ve hepsini kapsayan bir milli kültür, milli şuur oluşturulması olarak görmüşler, ayrıca bu bütünleşmenin ekonomik boyutunu araştırmışlardır.

Sanayileşmiş bir toplumun iktisatta korumacılık, kültürde millicilik yapması gereğini Türkiye’de ilk fark edenler milliyetçilerdir. Daha sonra dışa açılmanın serbest rekabetin önemini de ilk fark eden yine milliyetçi aydınlar olacaktır. Bu analitik düşünce geleneğinin nedeni Türk milliyetçiliğinin mektepten memlekete gelişmiş olması yanı sıra bilimsel metotlarla ülke sorunlarının irdelenmiş olmasıdır.

Cedid hareketi ve modern Türk milliyetçiliği hareketi yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi esasında Avrupa’nın Reform ve Rönesans hareketlerine benzer bir biçimde Türk aydınlanma hareketidir. Türk modernleşme doktrini olan bu Türkçülük hareketi henüz tamamlanamamıştır. Bu hareketin tamamlanamamasının bir çok iç ve diş
faktörü vardır. Özellikle Atatürk’ten sonra, bu doktrin modernleşme sürecini tamamen bir üst yapı sorunu olarak ele almış ve tepeden inmeci jakoben bir anlayış devlete egemen olmuştur. Oysa Türk modernleşme tarihinde ve Atatürk’ün bu konuda en çok güven duyduğu düşünce adamlarından biri olan Yusuf Akçura modernleşmeyi aslında bir alt yapı sorunu olarak görmektedir. Bunu şöyle anlatıyor; “İktisadi uyanışın asıl en mühim ciheti, sanayi ve ticareti hor gören ve `Osmanlı Türküne layık meşgale ancak askerlikle memurluktur’ diyen hatalı ve zararlı zihniyetin değişmesidir. Osmanlı, yalnız sipahi ve memurdur. Halbuki, zamanımız devletlerinin temeli burjuvazidir.
Muasır büyük devletler, sanayici, tüccar ve bankacı burjuvaziye dayanarak teessüs etmiştir. Türk iktisadi uyanışı, Devlet-i Osmaniye’de Türk burjuvazisinin oluşmasının meydan-ı itibarı olabilir.” Yusuf Akçura burada burjuvaziyi modern orta sınıf anlamında kullanıyor. Burada Yusuf Akçura sosyal dönüşüm olan modernleşmenin aslında bir iktisadi alt yapı sorunu olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. İktisaden geri kalmış üretim biçimini değiştirememiş toplumlarda modernleşme çabalarının güdük kalacağını belirtmeye çalışmaktadır.

Yusuf Akçura ve diğer cedidci ve Türkçü aydınlar, milliyetçiliği sadece hamaset, dil, tarih bilinci olarak değil, bunlardan daha ağırlıklı olarak da bir iktisadi modernleşme, başka milletlerle iktisadi rekabet anlamında algılamaları bu bilince sahip olmaları dikkat çekicidir. Akçura gibi Ziya Gökalp’de bürokratik köylü toplumundan bir orta sınıf toplumuna, pasif köylülükten kurtulmuş aktif, üretken bir Türk toplumuna geçmeyi hedef almışlardı. Ancak cumhuriyet yönetiminin ekseriyeti asker-bürokrat kökenli oldukları için milliyetçiliğin iktisadi niteliğinden ve bu bağlamdaki bir doğal modernleşmeden koparak jakoben modernleşmeciliği benimsediler. Bunun somut göstergesi tek parti iktidarı dönemi incelendiğinde görülür. Baskıcı bir şekilde topluma dayatılan modern yaşam tarzı sosyal yapıyı değiştirememiştir. Sadece küçük bir bürokratik azınlığı toplumun genelinden koparmış ve ‘kültürel sınıflar’ meydana getirmiştir. Sosyal bakımdan fonksiyonel bir orta sınıf olmadığından yapılan devrimler hayata intibak edememiş toplumsal dinamizm sağlanamamıştır. Resmi bir hamasetle yorgun düşen bürokrasi
heyecanını kaybetmiş hantal bir devlet yapısı ortaya çıkmıştır. İdare edilenler ise bezgin ve yoksul köylü kitleleridir. Sonuç şudur; 1927 yılında nüfusumuzun %75,8’i köylüdür. Aradan 23 yıl geçip 1950 yılına
gelindiğinde nüfusumuzun köylü oranı %75’tir!!! Modernleşmeci ve devrimci tek partinin 23 yılda yaptığı sosyal yapı değişikliği konusundaki başarı oranı %0,8 dır. Adeta bütün sosyal kesimler yerinde saymıştır. İşte bu sosyal realiteden bir çok politik ve ideolojik sonuçlar çıkmıştır. Evvela devlet millet kaynaşması, sosyal, hatta kültürel olarak bile sağlanamamıştır. Geleneksel olarak süren aydın halk zıtlaşması devam etmiş bütün halkçılık iddialarına
rağmen halka ne ekonomik dinamizm nede siyasal katılım götürülebilmiştir. Anadolu taşrasında ilkel ve yoksul bir yaşam tarzı sürüp gitmeye devam etmiştir. Bu CHP ülküsü yüceltildikçe metafizikleşmiş, halktan kopmuş ve sosyal bakımdan fonksiyonsuz hale gelmiştir. Nitekim bu yüceltmenin örneğini bütün bir tek parti
edebiyatında görüyoruz. Mesela ünlü jakoben Recep Peker’e göre; “demokrasi yoz bir rejimdir. Bireycilik, egoizmdir. Komünizm, faşizm gerçi inkılâpçıdır; ama yabancıdır. Halbuki, Kemalizm emsalsiz bir rejimdir ve öyle bir rejimdir ki bütün dünya, bu bürokratik tek parti idaresini örnek almalıdır.” Tek parti döneminin bu emsalsizlik
anlayışı yüzünden Türkiye içine kapanmıştır. İçeride halktan kopuk, dışta dünyadaki gelişmelere kayıtsız bir ideoloji gelişmiştir. Bu durum ülkede yapılan devrimlerle övünen, ama dünyada olup biten gelişmelere ilgi duymayan bunları önemsemeyen ve bunlara emperyalizm olarak bakan üçüncü dünyacı bir kuşak yetişmiştir. İşte bugün bile ülkemiz basını ve bürokrasısı bu kuşağın egemenliğindedir.

Türkiye’de modern devletlere özgü orta sınıfların teşekkülü yönündeki köklü sosyal değişiklikler çok partili sistemle birlikte demokrasiye geçildikten sonra oluşmuştur. Tek parti devrinde şehirleşme ancak 0,8 puan arttığı halde 10 yıllık Demokrat parti iktidarında 7 puan birden artmıştır. Oysa modernleşme orta sınıfları güçlü şehirli bir toplum oluşturmakla mümkün olabilirdi. Köylü toplumlarda modernleşmenin gerçekleşmesi mümkün değildir. Üretim biçimini değiştirmeden sadece tüketim alışkanlıkları ve kültür-sanat faaliyetleri ile modernleşilemeyeceği tek parti dönemi uygulamaları ile görülmüştür.

Sonuç olarak Orta Asya bozkırlarında bir milletin uyanışı olarak başlayan cedidci düşünce akımı aynı dönemlerde Anadolu’daki vatanı ve Türklüğü kurtarma arayışlarıyla kucaklaşarak modern Türk milliyetçiliği düşüncesini realize etti. Bu realizenin en somut kanıtı Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Bu devlet Türk
Milliyetçiliğinin eseridir. Ancak devlet yapısı kuruluşundan fazla bir zaman geçmeden hantallaşıp yeni gelişme ve değişmelere ayak uyduramamış ve zaman tünelinde kalmıştır. Dünyadaki hızlı teknolojik, bilimsel ve sosyal gelişmeye paralel bir gelişme sürdürmemiş ve 20 y.y. de toplumsal düzenimizi ve üretim biçimimizi tam olarak
değiştiremeden tamamlamış bulunuyoruz. Ancak genel hatları itibari ile bugünkü Türkiye, şehirli ve modern bir Türkiye’dir. Bölgesinin en güçlü ekonomisine sahiptir. Henüz yetersiz olmasına rağmen, eskisine oranla çok güçlü, dinamik, milli meseleler karşısında duyarlı ve aktif, geçmişteki köylü durgunluğundan sıyrılmış bir orta sınıfa
sahip, demokrasi bilinci de gün geçtikçe artan bir toplum yapısına sahibiz. Yıkılan bir imparatorluktan bağımsız bir cumhuriyet çıkaran cedidci ve Türkçü aydınlar kendi dönemlerinin en ileri fikirlerini savundular. O doneme göre lüks sayılabilecek bir şekilde demokrasiyi ve milletin iradesini savundular. Millet iradesini ve hukuk devletini
her şeyin üzerinde gördüler. En temelde ise bazılarının itirazlarına ve kabul edememelerine rağmen kimliğimizi tescil ettirdiler; “Biz Müslüman Türkleriz. (Türklerin %90dan fazlası İslam dinine inanmaktadır, diğer dinlere inanan Türklerde vardır elbet) bu yönüyle Araplardan da Hıristiyan Avrupa’dan da farklı bir kimliğimiz ve
kültürümüz vardır. Bu kimliğim cihan haritası içerisinde ki siyasi ifadesinin zirvesi, Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Bu devlet Türk Dünyasını tam olarak bağımsız olan devletidir. Turan coğrafyası Türkiye Cumhuriyeti etrafında şekillenecektir.

Ancak rahmetli Dündar Taşer’in sözünü hiç ama hiç akıldan çıkarmamamız gerekmektedir. “Biz çadırımızı sırtlanların yolu üzerine kurduk” evet bizim vatanımız güzel ve alımlı bir kız gibidir. Herkesin onda gözü vardır. Bu nedenle üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyasında küçük bir devlet olarak yaşamamız mümkün değildir. Bu
coğrafyada ya Roma, ya Selçuklu yada Osmanlı gibi büyük olmak zorundayız. Yani bir dünya devleti olmak zorundayız. Bu coğrafyada sürünerek yaşamak Türk milletine yakışmayan bir durum arz etmektedir. Ancak etrafımız tehlikeli düşmanlarla dolu ve içimizde bizi bölmek isteyenler var diye paranoyak olmamıza ve bu nedenle milletimize demokrasi ve bireysel hürriyetleri çok görmemeliyiz. Bu tip komplocu paranoyalar genelde kapalı toplumlarda üretilir ve yaygınlaşır. Bugün ne yazık ki 19 y.y. cedidci ve Türkçü aydınların dünyaya bakışları
şimdiki aydınlarımızdan daha ileridir.

Modern Türk düşüncesinin temeli olan cedid aydınlanmasını doğru yorumlayarak 21 y.y. bir Türk yüzyılı yapmak için mücadele etmeliyiz. Bu fırsatı ne yazık ki 20 y.y. kaçırmış olduk. Modern Türk milliyetçiliğini; din devlet, aydın halk, devlet millet, batı doğu eksenli gerginliklerin çözümü noktasında tarihi misyonuna uygun bir
şekilde yeniden yorumlayıp dizayn etmeliyiz. Bu siyasi ve sosyal meselelerin çözümü ancak modern Türk milliyetçiliği ile mümkün olabilir. Türk milliyetçiliğini köklerindeki sosyal bilim ve analitik düşünce geleneği içinde yeniden değerlendirmeli ve harekete geçirmeliyiz. Emperyal bir milliyetçiliği şiar edinmeli ve ülkemizi Avrasya coğrafyasının en büyük gücü haline getirmeliyiz. Oluşturacağımız demokratik devlet modeliyle Türk dünyası ve diğer Asya toplumlarına örnek teşkil edecek bir değişim gerçekleştirmeliyiz.


İbrahim DİLMAÇ :1970 Rize – Ardeşen doğumlu.  Uludağ Üniversitesi İ.İ.B.F çalışma ekonomisi bölümü mezunudur. Çeşitli yerel dergilerde yazı, makale ve bildiriler yazdı. Halen Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nce yayınlanan Ülkü Ocağı dergisinde yazmaktadır  ve serbest meslek sahibidir.

İsmail Gaspıralı, Eğitim ve Öğretim Problemleri


Prof. Dr. Şükrü ELÇİN

Fikir ve aksiyon adamı merhum İsmail Gaspıralı’nın Eğitim ve Öğretim üzerindeki düşünceleri ile hizmetlerini ele almadan Önce Türklerin 19. asra kadarki kültür hayatlarına kısaca bakmakta fayda vardır.

Birbiriyle ayrılmaz bir “bütün” teşkil eden eğitimle öğretim, insanoğlunun dünyaya geldiği günden itibaren karşılaştığı bir kültür ve bilgi faaliyetidir. Cemiyet içinde tarihî devirlerin şartlarına göre devam eden ve sosyal bünye ile orantılı hayatî fonksiyona sahip bu faaliyette anne başta gelen bir eğitimci ve öğreticidir. O, anneden gelen kültürle yüklendiği mesuliyetin idrâki içinde çocuğunu emzirir, yıkar, giydirir, hastalıklardan korur, dolayısı ile dilini öğrenmesine yardımcı olur. Sonunda çocuk evde ve cemiyette din, sanat, ahlâk, ekonomi gibi değerlerin havasında sosyal bir hüviyet kazanır. Biz bu sosyalleşme işine eğitim, eski tabirle terbiye diyoruz.”

İsmail Gaspıralı’nın 1884’lerde kuracağı modern mekteplerde ileride ana olacak kızların da okutulması fikri bu düşüncelere dayanacaktır.

İşte, insanı çevreleyen dil, din, ahlâk, estetik ve menfaat bağları ile bütün dünyada örneklerine benzer şekilde Türklerin de üç kıtada bir takım devletler kurduğu malûmdur. Bu devletler içinde yaşayan Türklerin hayatında maddî ve manevî bilgiler yeni nesillere sözlü gelenekle aktarılıyordu. Zaman içinde nüfus çoğaldı, hudutlar genişledi. Siyasî münasebetler arttı. Kültürün ve haberin intikali zorlaştı. Her kavimde olduğu gibi okuma-yazma zarureti bundan doğdu. Bu ihtiyacın anahtarı alfabe idi. Türkler bu alfabeyi kendi damgalarından yaptılar. Orhon veya Kök Türk adını alan bu alfabe Türk hançeresinden çıkan bütün sesleri ifadeye elverişli bir karakter taşıyordu. Bu alfabe ile yazılan kitabelerin en mükemmelleri 8. asra aittir. Siyaset, hukuk ve askerlik kavramlarını nesir dili ile söyleyecek bir seviye gösteren  âbideler,  cemiyette okuma-yazma  ananesinin açık bir delilidir.

Uygurların da kendilerine mahsus alfabeleri ile kültür hayatındaki hizmetleri devam ederken Türkler İslâm dini ile karşılaştırılan Bu yeni dinin kitabı Kur’an’dı. Arap harfleri ile kaydedilmişti. Türkler de müslümanlığı kabul etmiş diğer kavimler gibi dinin tesiri ile kendi alfabe sistemlerine uymayan Arap alfabesini kabul ettiler. Türk ülkelerinde de camiler, medreseler kuruldu.

Orta Çağ’da geniş halk kütlelerinin eğitimine fazla eğilmemekle beraber, medreseler, hür düşünceye açık, fanatizmden uzak bir karakter içinde idi. Eski yunan filozoflarının ortaya koyduğu müsbet fikirlerin tartışıldığı bu manevî havada Türk medreselerinde çalışan ilim adamlarının da insanlığa değerli eserler kazandırdıklarını görüyoruz. Matematik’te Hârezmî (ölümü: 850) ile Aristo ve Eflâtun’u yakından inceleyen mantıkta ve siyaset felsefesindeki görüşleriyle Avrupa’da da tanınan Fârâbî (870-950) ilk müjdecilerdir. Sonraları, tıp, fizik, astronomi ve felsefeye dair eserleriyle İbni Sina (980-1037) ve Beyrunî (970-1051) yetişti. Nihayet Uluğ Bey (1384-1449) en büyük astronom olarak şöhrete ulaştı.

Naklî İslâm ilimleri dışında yalnız pozitif ilimler ve felsefe ile uğraşan adlarını zikrettiğimiz bir kaç Türk ilim adamının bile ortaya koyduğu eserler dikkate alındığı takdirde Orta Çağ Türk medreselerinin ulaştığı seviye ortaya çıkar.

Medreseler, maalesef 15. asrın ortalarından itibaren akla dayanan pozitif ilimlerden uzaklaşmağa başladı. Öğretmekte olduğu nakit ilimlerle uğraşırken kendisini kör bir fanatizme, bilgisizliğin, ezberciliğin, şekilciliğin karanlığına bıraktı, ilerlemenin akla, mantığa, tecessüs Ve gözleme dayandığı unutuldu. Medreseliler, eski üstatların bilgilerini tekrardan ileri gidemediler. Buna karşılık Avrupa milletleri, Rönesans’tan itibaren pozitif ilimlerin ışığında yeni tekniğe bağlı bir eğitim ve öğretime geçtiler. Orta Asya Türkleri ve hatta bütün Türkler bu yeni, teknik, eğitim ve öğretimden zamanında nasibini alamadı. Kültür ve medeniyetimize zarar veren bu durum, siyasette dağılmaya ve bilinen problemlerin doğmasına sebep oldu.

İşte bu üç asırlık maddî ve manevî kayıp ve ıztırapların zemininde 19. asrın sonlarında konumuzun kahramanı İsmail Gaspıralı Kırım ufkunda bir ay gibi, bir yıldız gibi, bir güneş gibi doğdu.

Hiçbir mübalağaya kaçmadan vasıflandırdığımız ve Unesco’nun geri kalmış kavim ve milletlere yaygın eğitimde yol gösterici örnek insan olarak tanıtmasını beklediğimiz İsmail Bey’in hizmetlerini tahlil edebilmek için kısaca hayat hikâyesini gözden geçirmekte fayda vardır.

Gaspıralı, orduda subay bir babanın oğlu olarak 1851 yılında Avcıköy’de doğar. Ailece 1854’te Bahçesaray’a yerleşirler. On yaşına kadar ilkokula devam eden küçük İsmail’i Akmescit jimnazına gönderirler. Bu jimnazda iki yıl kalır. Sonra Varonej askerî okuluna devam eder. Oradan da Moskova askerî lisesinin öğrencisi olur. Bu lisede dindaşı Mustafa Mirza ile tanışır. O sırada Osmanlı Devleti sınırları içindeki Girit’te isyan vardır. Okuduğu lisede huzuru yoktur. Türklere karşı Kuşçuluk ve islâvcılık düşmanlığı körükleniyordu. Bu fanatik hava içinde tatilini okulda geçirmek yerine Türk kardeşlerine yardım için Odesa yolu ile İstanbul’a gitmeğe karar verir. Pasaportu olmadığından yakalanır. Artık liseye dönemez. Zincirli medresesine Rusça hocası olur. Bu sırada fikrî faaliyetini geliştirir. Şostov ailesinin kütüphanesinde mevcut Rus edebiyatı ile siyasî ceryanlara dair kitaplar okur. Ekonomi ve sosyal problemleri inceler. Rusya’da tatbik edilen garpçılık ceryanı ile halka doğru gitme yolundaki çalışmaları öğrenir. 1869’da Yalta’daki Dereköy okuluna öğretmen olur. 1871’de Türkiye’ye giderek subay olmak ister. Bu teşebbüsü gerçekleşmez. Paris’e gider. İki yıl kalır. Fransa’da kültür ve pedagoji yayınlarını takip, eder. 1874’te İstanbul’a döner. Yazarlık hayatına başlar. 1875’te Kırım’a döner. 1878’de Bahçesaray Belediye başkanı olur. 1882’de Usul-i Cedid mektebini açar. Kazan’a, Türkistan’a, Kafkasya’ya, Hindistan’a, Çin’e, Mısır’a seyahatler yapar. Nihayet 11 Eylül 1914’te hayata veda eder.

Ana hatları ile çizdiğimiz biyografisinden de anlaşılacağı üzere İsmail Gaspıralı küçük yaşta Türk-İslâm aile, terbiye ve cemiyet kültürü içinde yaşarken kendisine yabancı hayat ve kâinat görüşünü Rus okulunda tanımağa başladı. Bu okullarda Türk düşmanlığına dayalı İslâv-Rus fanatizmi ile akla, tecrübeye ve muhakemeye yer veren Batı usulü bilgilerle karşılaştı. İlkokul öğretmeni Hacı İsmail Efendi’nin ve subay babasının tesiri ile akı kültür ve medeniyetin okullarını mukayeseye başladı. Türk okulları mazide kalmış bilgileri öğretiyordu. Skolastikti, hayattan uzaktı. Pozitif ilmin neticelerinden faydalanan Rus eğitim ve öğretimi akla, mantığa, hayata uygundu. Öğrendiği Fransızca vâsıtasiyle Batı medeniyetinin müsbet -menfî taraflarını öğrendi. Yaygın eğitimin, okuma-yazmanın imkânlarından faydalanan insanların yaşadıkları hayatı gördü. İçinde yaşadığı Türk�İslâm cemiyetinin bu yeni kurtarıcı medeniyette yer almasının, onun nimetlerinden faydalanmasının dâvasını basın tarihinde büyük bir hâdise teşkil eden Tercüman’ın 1906 yılının 9’uncu sayısında Danyal Bey’in ağzından şöyle hülâsa eder:

“Milletin hâline âşinâ olmadıkça, millete hizmet mümkün olmayacağını anlamasiyle Danyal Bey bu cihetten ilim ve marifeti artırmağa karar verüp milletin arasına atıldı. Köy düğünlerinde, derviş ve ulemâ meclislerinde, beyler ve ağalar ziyafetlerinde, medrese hücrelerinde ve şâir içtimalarda bulunup az söyleyüp, çok dinleyüp bir sene kadar amelî dersler aldı. Her sınıfın yahşi taraflarını ve uygunsuz hallerini öğrenüp millî zâfın neden ibaret ve milletin neye muhtaç olduğunu anlamıştı. Ne işlemeli, işi nereden tutmak, sönmüş kalpleri ne ile yandırmalı, basireti kesmiş perdeleri ne ile kötermeli (kaldırmalı), gaflet sahrasında serilüp kalmış koca bir milleti ne ile ayağa kaldırup turguzmalı (kaldırmalı) gibi suallerle hayli zaman uğraşmıştır.”

Yine Terakki adlı bir makalesinde İsmail Bey: “Hakikat ve saadet yolunda yürüyene yardımcı bir şey vardır; bu karanlıkta fenere benzer. Buna maârif, yâni bilük (bilgi) derler.”

Hakikat mecmuasındaki bir şiirinde:

Hünersizlik yakışmaz bizim millete

Bin kılıçka bir kalem dâima galiptir

der.

İsmail Bey kültürde halkçılık program ve beyannâmesi karakterini taşıyan bir fikir muhasebesinden sonra Kırımlıların maddeten ve manen kalkınmasında pragmatik bir görüşle işe alfabeden başlamak lâzım geldiğini anladı.

Daha önce arz ettiğim gibi 10. asırdan beri kullanılan Arap alfabesi Türk mantık, muhakeme ve zevkinden çıkmış bir alfabe değildi. Bu alfabede lüzumundan fazla sessiz harf vardı. Bir kaç harfi tek bir işaretle göstermek gibi yetersizlikler yanında sesli işaretlerinin Türkçe sesli sistemini karşılamadığı açıktı. Ayrıca bu alfabede harflerin başta, ortada ve sonda ayrı şekillere girmeleri işaret kalabalığına yol açıyordu. Bir çok harflerin şekilleri, gövdeleri aynı olduğu halde bunlar noktalarla ayrılıyordu.

İşte bu ve buna benzer hususiyet ve aksaklıklar medrese veya onlara bağlı okullardaki alfabe öğretimini zorlaştırıyor, uzun zaman kaybına sebep oluyordu. 5-6 yıl süren ve yazma alışkanlığı da kazandırmayan bu sistem yüzünden yaygın eğitime ve öğretime gidilememişti.

Gaspıralı, “Kırım’da ilk tedris ve terbiyenin olmadığını gördüm, dinî mekteplerimizin korkunç geriliklerini, somadan Zincirli medresesinde gördüm ve bu esasların islahı lüzumuna iman ettim” der.

O, büyük bir cesaret ve irâde ile Usûl-i Cedid (Yeni usul) adını verdiği mektepte 1884’te usûl-ı savtiye (sesli harfler) esasına dayanan alfabeyi tatbik etti. Fanatik çevrelerin reaksiyonlariyle karşılaştı. Yazılarında ve sohbetlerinde iskolastik usûlü tenkidi medreselilerin hoşuna gitmedi. O, ailenin kadın ye erkeklerden kurulu bir topluluk olduğuna inanıyordu. Bu, aslında Batı zihniyeti mânasına gelen Usûl-i Cedid ocağında kızların da okumalarının şart olduğu kanâatini telkine çalıştı.

Başlangıçta maddî ve manevî zorluklarla karşılaşan İsmail Bey İslâm âlemini bu yoldan, uyandırmak için Kazan’a, Türkistan’a, Kafkasya’ya, Mısır’a, Hindistan’a, Çin’e seyahatler yaptı. Gerileme sebeplerini anlattı. Usûl-i  Cedid’i yaydı.  Türkiye’deki  aydınlarla  temasını sürdüren  İsmail Bey tarihî vazifesini tamamladı.

Büyük fikir adamlarımızdan Yusuf Akçora “Hiçbir kimse dâvasını sebat ve ısrarla onun kadar nazariyatta takip ve fiiliyatta tatbike çalışmamıştır” derken haklı ve isabetli bir gerçeği ortaya koymuştur.

Bütün hayatı boyunca, hususiyle meşhur Tercüman gazetesinde “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” prensipini ortaya koymak suretiyle halkının medenî bir seviyeye ulaşması için 35 yılını, hiçbir mükâfat beklemeden, seve seve harcayan terbiyeci, fikir ve dâva adamı, gazeteci, yazar ve şâir İsmail Gaspıralı yeni nesillerin örnek alacağı bir şahsiyettir.

Doğmuşum Avcıköy’de  1851’de

Mekânımdır Bahçesaray mezarım kim bilir nerde

diyen büyük insana şöyle diyorum: Sen, Türk milletinin kalbindesin.

Akmescit 1991